halk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
halk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2019 Salı

KAFAMDAKİ CUMHURİYET


Aslında sorun hepimizin kafasında.

İlk gençlik dönemlerinde bunun farkına varamasak da ilerleyen yaşla birlikte Cumhuriyetin ne büyük bir erdem olduğunu, yaşanılası, sevgi ve saygı dolu bir dünya için mutlak bir zorunluluk olduğunu daha net anlıyoruz. Çünkü elimizdekileri kaybetmenin acısını daha çok hissediyoruz o yaşlarda. Yavaş yavaş kayıp giden ömrümüz belki de tedirgin ediyor bizi.

Cumhuriyet milli egemenliğin halka yayılmış yönetim biçimidir. Halkın kendi kendini, seçtiği yöneticiler eliyle, yönetmesidir. Kuralların ve kanunların tek bir kişinin veya zümrenin ihtiras ve hırslarına bırakılmamasıdır.

Bu öğretildi eğitim hayatım boyunca. Okullarda sınıf başkanları seçtik sınıfı temsil etsin diye. Sınıfın işlerini düzenini sağlasın, öğretmene karşı tüm sınıf adına sorumlu olsun diye! Şikayetimiz olursa sınıf başkanının üstünde kontrolü elinde tutan öğretmene gittik şikayet için. Kankasına torpil geçen, konuşanlar listesinde öğretmene adını vermediği için kızdık, sesimizi yükselttik, öğretmene şikayet ettik. Kimi zaman seçim yenilendi yeniden seçim yaptık, daha adil daha düzenli bir yönetim için… Tam da Cumhuriyeti yaşatıyorduk, bir taraftan da öğreniyorduk. Sınıf halkı olarak egemenliğimizin tadını çıkarıyorduk…

Sonra büyüyüp oy vermeye yetkimiz olmaya başlayınca, Cumhuriyete bir katkımız, yönetime bir etkimiz olacak diye sevindik. En değerli hakkımız olan “bir oyumuzu” yönetime aday olanlara verdik… verdik de, yönetim bizim istediğimiz, öğrendiğimiz, anladığımız ve uygulanmasından mutluluk duyacağımız Cumhuriyet değildi. Sınıf başkanın kendini “öğretmenin” de üstünde görüp, hoşuna giden arkadaşlarına “kanka”, hoşuna gitmeyenlere “kaka” dediği, sınıfın da kendi içinde sınıflara ayrıldığı bir topluluk olduğumuzu böylece anlamış olduk.

Yani cumhuriyet bizim kafamızın içinde kaldı. Hala da yaşıyor… yaşatmaya da devam edeceğiz…. Ama...

Bugünün dünyasında söyledikleri ile yaptıkları, “oldukları” ile “göründükleri” farklı olan yönetimdekiler artık kafamızın içini de oymaya çalışıyorlar. O okul sıralarında beynimizin kıvrımlarına yerleşen “cumhuriyeti” olduğu yerde, o beyin kıvrımlarımızın içinde tüketmek için arka arkaya operasyona girişiyorlar. Açık açık beyin ameliyatı…

Okuduklarımız, giydiklerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz hepsi onlar için birer delil. Hepsi, eğer onların istediği gibi değilse, bizi “cumhuriyet” hastası yapıyor. Ve bu günlerde bu hastalığın onlara göre tedavisi yok. “itlaf edilecek” birer hayvan muamelesi görüyoruz. Hatta yetmiyor, fişlenerek gömüldükleri yerler bile kireçleniyor.

Mikroplar çoğalmasın!

Böyle böyle bitiyoruz. Konuşmaya tahammül edemeyenler, halkın egemenliğini ağızlarına sakız ederek, egemenliğimizi çiğneyip çiğneyip yüzümüze tükürüyorlar. Onlar bütün egemenliği kendilerinde toplayarak daha rahat, daha huzurlu yaşarken, egemenliğin asıl sahibi millet, dışlanıyor, öteleniyor, ötekileştiriliyor….

Kafamızın içine yerleştirilen Cumhuriyet ise beyin kıvrımlarımızın en dip, en karanlık yerine doğru büzüldükçe büzülüyor.

Olsun!

Kapkara olmadıktan sonra her şeyimiz mutlaka bir gün ışık vuracak. Ve önüne geçilmez olacak. Kıraç topraklarda yıllar boyunca gömülü kalıp da ilk yağmurlarda suyu gördüğünde fışkıracak rengarenk…

İşte böyle kafamızın içindeki Cumhuriyet ile umudumuz olan cumhuriyet aynı. Ama şundan eminim ki yaşadığımız kesin olarak Cumhuriyet özlemi çekenlerin istediği Cumhuriyet değil… Böyle biliyorum…

17 Temmuz 2016 Pazar

KABUS


37 yaşındayım. Darbeden çok çekmiş biri olarak yazıyorum bugün!

Komik mi geldi? Hesap yapınca son darbe yapıldığında ağzının kenarında süt bulaşığı olan bir bebeydim nihayetinde!

Benim yaşlarımda olanların bütün ömürleri boyunca büyüklerinden dinlediği en favori konu seksen darbesinde bu milletin evlatlarının, yani annelerimizin babalarımızın çektiği sıkıntılardı. Korku filmi hiç bitmemiş! Anlatılan ekmeğin karneye bağlanması, sorgusuz sualsiz hapishaneye atılmalar, işkenceler, köşebaşında  hemen duvarın ardında bekleyen, inmeye hazır dipçik darbeleri çocuk beynimizde dev bütçeli korku filmlerine taş çıkarır düzeyde dönüp durmadı mı yıllarca? Çok çekmedik mi darbe hikayelerinden!

Yaşayan yakınlarımızın anlattığı acılar bir yana, kendi milletine silah doğrultan Mehmetçiğin yaptığı o zaman da, bu zaman da hainlikten başka nedir? Tekrar hortlatılmak istenen el koymalar, işkenceler, kıtlık, yoksulluk, düzenin bozukluğu, kargaşa kabuslarımızın gündüz gözüyle gerçeğe dönüşmesi değil midir? Hep anlatılan korkunç devlerin gelip böğrümüze oturması değil midir? Aynı korkunç hikayeleri bizim de çocuklarımıza anlatacağımız ve onların pembe düşlerini kapkaranlık karabasanlara dönüştüreceğimiz anlamına gelmiyor mu?

İyi ki kalkıştıkları gibi oturdular yerlerine! İyi ki acınmadı hiçbirine! İyi ki başaramadılar millet sayesinde!

“Eyvah” kelimesi haber akışında “TSK Yönetime El Koydu” yazısını görünce boğazıma koca bir düğüm gibi oturdu! Darbeyi henüz çocuk akıllarıyla, benim telaşımdan korkuya kapılan on yaşlarındaki oğlum ve kızıma nasıl anlatacaktım? Onların televizyonda gördükleri “asker abi”lerinin vatanı korumak için değil de, vatanın kalbine hançer saplamak için orada olduklarını nasıl anlatacaktım onlara! Ya ertesi gün her zaman gün güle oynaya şeker, sakız almaya gittikleri bakkalın önünde koca bir tank ve on adımda bir silahlı askeri nasıl açıklayacaktım! İyi ki beceremediler de hala askeri vatan savunmasının yılmaz bekçileri olarak biliyorlar yavrularım…. İyi ki sağduyulu öteki askerlerimiz, polisimiz ve yüce milletimiz sayesinde pembe düşleri bozulmadan kaldı!

Darbenin kim tarafından yapıldığı benim için önemli değil! Eni konu kardeşim de olsa, kalkışmanın cezası mutlaka hemen verilmelidir. Sonuçta devlet otoritesi sadece siyasi iktidarın değil tüm halkın ortak malıdır. Sonuçta milletin yüreğini ağzına getiren böyle habis bir planın hiçbir iyi açıklaması olamaz. Savunulacak hiçbir müspet yönü bulunamaz. Gençlerin hayatını karartmanın, çocukların pembe düşlerini karabasana çevirmenin, düzeni bozmanın cezasız kalacak elle tutulur hiçbir yanı yoktur!

İstihbarati bilgileri biz ancak bize yansıtılan kadar bilebilir ve yorumlayabiliriz. Türkiye büyüklüğünü, birleşmekten güç doğduğunu bir kere daha tüm dünyanın gözünün içine sokmuştur. Hala oyundu, tiyatroydu, iyi planlanmış ama oynayamadılar gibi akıl tutulması sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Bir tek tankın kışla kapısından çıkıp da devleti yıkmak için sokağıma kadar gelmesi bile darbenin ta kendisidir, kaldı ki kastedilen canlar milletin yarısının oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Başkanı, kullanılan silahlar yine bu milletin parasıyla alınmış silahlardır, uçaklardır, tanklardır…

İşin stratejisini, planlarını, ne boyutlarda olduğunu, verilecek cezaları konuşmak benim işim değil! Cezanın büyüklüğünü istemek ya da karşı koymak da benim işim değil! Konuşacak olanlar devletin bekasında birinci elden sorumlu olanlar, siyasi iktidardır, muhalefettir. Yani Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

Bir kere daha bu “iblis kılıklı lanetlilerin” kalkışamadıkları, "darbe" değil ama "arbede" sırasında can veren millet evlatlarını anmamız gerekiyor. Hali hazırda işini gücünü bırakıp meydanları dolduran yediden yetmişe halkımıza, vatana, demokrasiye sahip çıkmanın ne kadar güzel bir duygu olduğunu gösterdikleri için teşekkür etmemiz gerekiyor. Ve İktidarıyla muhalefetiyle, yöneticilerden bir an önce normalleşmenin gerçekleşmesi için acele etmelerini istememiz gerekiyor…

Sağolalım, varolalım …. Hepimiz!...


27 Ekim 2015 Salı

SEN BİLİRSİN


Yönetenlerin seçilmesi paravan arkasında, kapalı zarf ve sandıklarda gizli olarak yapıldığı için seçme hürriyetine karışacak değiliz. Herkesin seçimi özgürdür ve öyle de olmalıdır. Ancak seçim sonuçları açıklandığında bireysel olarak kullandığımız oy genelimizi ilgilendiriyor. Bu açıdan bakıldığında verilecek her oy değerlidir ve aynı partiye oy vermiş veya vermemiş diğer seçmenleri de direk etkiliyor.

Ülke olarak başarısız 7 Haziran seçiminden sonra bir kere daha sandık başına gideceğiz. Başarısız olması öznel bir eleştiridir. Kimine göre başarısızlık olmayabilir. Ancak oy verme oranı, seçime katılma ve söz sahibi olma açısından başarılı da olsa, oy bir kere sandığa düştükten sonra artık başarı veya başarısızlığın mimarları da seçtiğimiz kişiler oluyor. 7 Haziran sandığından kalıcı ve güçlü bir hükümetin çıkamamış olması demokratik zaaf olarak nitelendirilemez. Aksine sandıktan çıkan sonuç yönetimi paylaşma ve “ben de varım” demenin güzel bir örneğiydi. Maalesef siyasi kişiliklerin düştüğü zafiyet ve hırs sonucunda istenilen katılımcı yönetim oluşturulamadı. Artık umutlar 2 Kasım sabahına!

Burada Türkiye seçmeninin iyi okuması ve değerlendirmesi gereken nokta, gelecek olmalıdır. Çünkü henüz bir sene önce, bu olanları zannımca hiç kimse tahmin etmiyordu. Herkes ve her çevrede, siyasi yapılanmalarda ve sivil örgütlerde çatışmasızlık ve akan kanın durması umudu iyice artmış ve artık bu illegal devlet düşmanı yapılanmanın son bulduğu kanaati oluşmuştu. Karşılıklı iyi niyet beyanatları, kol kola yapılan açılışlar, kabuller birer zeytin dalıydı. Ancak umudun tükenmesi kısa sürdü. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ertesinde böylesine bir kavganın tekrar alevlenmesi ve çok sıcak bir yaz geçirmemiz, sizde de barış adına ne varsa yapılan, hepsinin yalan olduğu kanısı uyandırmıyor mu? İmzalanan mutabakatların, durdurulan emniyet birimlerinin, saklanan istihbarat raporlarının aslında bölücü örgüt için bir toparlanma ve stok yapma sürecinden başka bir işe yaramadığını üzülerek görüyoruz. Güneydoğuda cephaneliğe çevrilen evlerin, terörist haline getirilen çocukların hep bu barış yalanın arkasında gizlice planlandığını bilmeyen kalmadı sanırım.

En sonunda egemenliğin tehlikeye düşmesi, uzantı siyasi parti tarafından habire mazlum edebiyatının yapılması ve bu sayede oy avcılığına soyunulması demokrasimizin ne kadar içler acısı durumda olduğunu göstermiyor mu? Mikrofonu her eline alan parti liderinin halkı diğeriyle korkutması hangi miting jargonunda yer alır. Kah bölünmekle, kah savaş alanına çevrilecek il ve ilçelerle, kah fakirlikle ve bozulacak eğitim sistemiyle korkutulan halk acaba tercihini belirlerken hangisini göz önüne alacak? Oysa miting meydanları vaatlerin açıklandığı meydanlar olmalı, yarına dair huzurun, hoşgörünün ve umutların söylendiği meydanlar olmalı. İmam mikrofonu eline aldığında cehennemi anlatmamalı, cennetten bahsetmeli  ki neşeyle koşalım sandıkların başına. Oy verdiğimizde, oyun bize terör, şiddet, fakirlik, yoksulluk olarak geri döneceğine eminsek, kara kaşınıza kara gözünüze mi oy vereceğiz Allasen!

İşte bu, zaten varolan kararsızlık ve “al birini vur ötekine” sahnesinde oy vermeye gideceğiz. Vatan millet aşkına yanıp tutuşurken, birer birer söndürülen vatan millet aşığı hayatların üzüntüsüyle oy vereceğiz. Bölünmez bütünlüğümüzü değil korumak, ağızlarına bile alamasınlar diye oy vereceğiz. Toprağından suyundan faydalanıp da yediği yere pisleyenleri temizlemek için oy vereceğiz. Güvendikleri ağabeylerine “sizin ne haddinize bize karışmak” demek için oy vereceğiz. Bayrak için, vatan için, millet için, Orta Asya’dan gelip de kanıyla canıyla bu toprakları sulamış atalarımızın mirasına sahip çıkıyoruz diyebilmek için oy vereceğiz. Biz biliyoruz kime oy vereceğiz. Gerisini SEN BİLİRSİN, TÜRKİYE!


17 Eylül 2015 Perşembe

ACIDAN BESLENEN ACINASILAR


İnsanoğlunun aciz ve güçsüzlüğünü her seferinde yüzüne vuran semavi dinlerin, yine insanı en çok sakındırdıkları tehlike tul-u emel’dir. Yani hırs, bitmeyen istek, doymayan karın ve bir türlü tatmin edilemeyen azgınlıktır. Doğa ve hayat karşısında bu kadar aciz olan bir varlığın aksine bu kadar gaddar, katilce yaşaması ancak içindeki canavarla açıklanabilir.

Bugünkü habere göre Amerika PYD ile Kuzey Suriye‘de ortak harekat gerçekleştiriyor şeklindeydi. Bir kere Amerika’nın kıtalar mesafesindeki bilinmedik topraklarda askeri operasyona kalkışması, doymak bilmeyen bir azgınlığın göstergesidir. Tüm terör örgütlerini silah yönünden besleyen, en ücra köşelerde bile karışıklık çıkartıp sonra daha çok silah satan, en nihayetinde kukla devlet kurdurup ona da silah pompalayan yine Amerika’dır. Kendi eliyle ortalığı bozan, sonra düzeltmiş gibi yapan sonra daha çok bozan yine Amerika’dır.  Bu sayede kaos ve kargaşadan yararlanıp yer altı ve yerüstü ne kadar kaynak varsa hepsini sömüren, sömürdükçe iştahlanan ve bir türlü azgınlığı bitmeyen, dünyaya habire tüketim çılgınlığı pompalayan ve okyanuslar arasında kendini güvenli ve korunaklı ülke vatandaşı konumunda gören Amerikalıları mutlu azınlık yaptıran güç bu Büyük Şeytan’ın ta kendisidir.

Geçmişte bir bahaneyle saldırdığı Afganistan’ın hala düzelmemiş olması, Afrika’da kabile dönemlerinde görülen savaşların hortlaması ve Ortadoğu’da bitmek bilmeyen güç dengesi değişikliklerinin sebebi, hep Amerika’nın haltlarıdır. Myanmarda Budistler tarafından hint okyanusunda ölüme zorlanan, pala ve satırlarla doğranan Müslümanların,  Afrika’nın bambu çadırlarında açlıktan ölen siyahi bebeklerin, ne sebebi belli, ne sonucu tahmin edilebilen savaşlar yüzünden milyonlarca insanın evinden yurdundan atılmasının, göçebe olarak Ortadoğu’dan yollara düşmesinin sebebi de yine Amerika’dır. Uyuyan ve bütün tepki refleksleri alınmış Arabistan Krallarının, arap ülkelerinin, çiğnenen Mescid-İ Aksa’nın, Mısır’ın, Suriye’nin, Yemen’in tek sebebi bu azgın, doymak bilmez, sonu gelmez açlığı yüzünden hiçbir kutsala saygısı olmayan Büyük Şeytan Amerikadır.

Ancak ne tuhaftır ki her ülkenin, herkesin bilmesine rağmen yine de bu sorun çıkarıcı ülkeyle ortak olma, müttefik olma çabası anlaşılır gibi değil. Güya dost olduğu ülkeyi eninde sonunda kaosun içine atan bu şer odağıyla mücadele etmek yerine sürekli olarak mübadele havasında olmak hiçbir ülkenin, toplumun, örgütün lehine değildir. Dün nasıl ki Saddamı ortaya çıkardıysa ve heykeline bile tahammül edilmez hale getirip darağacına gönderdiyse, Bin Ladin’i besleyip sonra güya terörist ilan edip, Afganistan’ı cehenneme çevirdiyse bugün güya anlaşma yapıp ortak ediyor algısı yarattığı Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürtlerinin yarın ağzına s*çmayacağını kafasızlar bilmiyorlar mı?

Sınırları ve nüfusu artmış imparatorlukları ve büyük ülkeleri bölmenin yegane kuralı “milliyet” düşüncesini kafalarına yerleştirmektir. Amerika bunu yıllardan beri her girdiği bölgede yapıyor. Bugün Suriyede olan da tam da budur. Herhangi bir sağlam köke dayandırmadıkları geçmişlerini Amerika sayesinde “milliyet” bulma çabası içine giren acınası Kürtler acaba yarın yine bu Amerika’nın alacağını tahsil etme günü geldiğinde ne yapacaklar. Bugün ite kaka peşmergeleriyle, savaş kazandığı zanneden PYD, Amerika’nın “hep ben veriyorum” biraz da sen ver bakalım” isteğine ne cavap verecek?

Türkiye düşmanlığıyla bütün düşmanlarımızla dost olma yarışına giren dağdaki ve Meclisimizdeki teröristler acaba borçlarını günü geldiğinde ödeyebilecekler mi? Yoksa bugün Türk Kürt diye ayıran şer odağı, yarın onları da Zaza, Ezidi diye ayırmayacağını garantisini mi aldılar.

Bütün P’li grupların yaptığı yanlıştır. Bir vatan ve ülke içerisinde yaşama ve bölüşme idealini baltalamak için ellerinden geleni yapanlar unutmasın ki batan gemiden sağ çıkan zor olur ve batan geminin malları ucuz olur. Amerikan asker ve istihbaratı ile kültürünün girdiği her yerde yozlaşma inanılmaz boyutlara varır. Bütün o kutsallarımız, namusumuz, şerefimiz, onurumuz bile ayaklar altına alınır da ruhumuz duymaz.. Bugün elinizdeki maddi değerleri almak için kapınızı aşındıran köpekler karşısında hem maddiyatınızı hem de maneviyatınızı kaybetmiş uyuz sokak köpeklerine dönersiniz.

Acınacak hale gelirsiniz acıdan beslenenlerin elinde de kıçınızı tuta tuta, bir dilim ekmek için yalvarırsınız sonra!... Demedi demeyin!...



17.09.2015 - Adana

15 Eylül 2015 Salı

“HRİSTİYANLAR SU ÜSTÜNDE YÜRÜR, MÜSLÜMAN ÇOCUKLAR BATAR”


Charlie Hebdo’nun son karikatürlerinin ana cümlesi….

“Avrupanın Hristiyan olduğunun kanıtı” diyor aynı karikatürde…

Suriyeli mülteci Aylan Kürdi’yi artık bilmeyen yok. Umuda yolculuk etmek isterken, boğularak ölen ve Bodrum sahilimize cesedi vuran bir küçük melek!

Charlie Hebdo’yu bilmeyen var mı? Geçmiş yıl Hz. Peygamberimize hakaret dolu karikatürler çizerek, bürosunun basılmasına sebep olmuş, yazarlarından bir kaçını karikatür fanatizmine kurban vermiş Fransız mizah dergisi.

Son sayısında mizah ayağına çizdiği karikatürlerde Aylan Kürdi’yi denizde boğulmuş resmederken, Hz. İsa’yı su üzerinde yürürken resmediyor. Ve üstüne “Avrupanın Hristiyan olduğunun kanıtı”, altına “Hristiyanlar su üstünde yürür, Müslüman çocuklar boğulur” yazıyor. Yaptığına kara mizah deyip, bu kadar da olmaz ki diye karşı çıkan da var! Biraz Avrupa’nın vurdumduymaz hristiyanlığını eleştiriyor diyenler de var!

Hemen kızmak yok, köpürmek saldırmak yok…


Yazasım gelmiyor… devam edemeyeceğim… ÇOCUKLARIN ÖLÜMÜ GELİYOR AKLIMA!...

15.09.2015-Adana


14 Eylül 2015 Pazartesi

NE KESİYONUZ BU SEÇİM?!


Ey ülkemin yöneticileri, seçilmişler, böyükler, “ne kesiyonuz bu SEÇİM?!...”

Seçim yaklaşıyor. Yine demokrasimizi “pış pışlama” zamanı geldi çattı. Boyunuzu posunuzu, kurban olduğumuz endamınızı çokça göreceğiz. Her gittiğiniz yerde sevenleriniz olacak ama çok sevenleriniz. O kadar çok sevileceksiniz ki, yalam yalam tükürük manyağı olacak suratınız öpüşmekten. Verecekler elinize mikrofonu, nutuk çekmenizi isteyecekler. Elleri patlarcasına alkışlayacaklar. Uyduruktan tesislerin açılışını yapacaksınız. O sırada birileri aykırılık yapacak. Ciyak ciyak aleyhinizde bağıracak arkalardan. “Kral çıplak” diyecek bir diğeri belki de. Siz ne yapacaksınız sahi o sırada? Altın tepside gelen makasla kurdelayı mı keseceksiniz, o densizlerin sözünü mü keseceksiniz?!...

Kış yaklaşıyor. Kış, ülkemin üstüne “kurşuni” ölüm yağdıran yazdan sonra, “kefen beyazı” ölüm demek ateş düşen evler için. Soğukta titreyen ellerini yetimlerin, ellerinin arasına alıp ısıtacak babaları olmayacak bu kış. Yatakları soğuk olacak nice “er”siz kalan kadının. Yürekleri soğuk olacak nice ananın babanın! Omzunu keleşin soğuk dipçiğine dayayan hainlerin, namludan çıkan yangın kurşunu daha kaç ocağı soğutacak. Gözyaşları kaç kere daha dökülecek tabutların üstüne! Sahi siz ne yapacaksınız onlar “vatan sağolsun” derlerken? Tabağınızdaki iyi pişmiş etten bi parça daha mı keseceksiniz?! Yoksa bunca acıdan, kederden sonra yemeyi içmeyi mi keseceksiniz?!...

Acıya, kedere boğulmuş çilekeş Anadolu insanı gammazlığa, hainliğe, pusuya, yalana dolana alışmış Anadolu insanı! Bir kere daha sandığın başına geçtiğinde, aklına ölen komşunun oğlu, şehit olan karşı komşun, dul kalan en sevdiğin dedikodu arkadaşın, oğulsuz kalan okey arkadaşın gelecek mi?! Bir kere daha mührünü basarken birlik olursak dirlik olursak yaşayacağımızı, dik durursak yıkılmayacağımızı düşünecek misin? “En son ocak” sönmeden “ay yıldızın” inmeyeceğine dair inancının kuvvetiyle mi yapacaksın seçimini. Sahi sen aslına sahip çıkacak mısın? Atana karşı boynunu mu bükeceksin yoksa? Sen seçmen kişi, bu seçimde karışıklığa, hainliğe, arkadan vurmaya, tavize mi oy vereceksin, yoksa bu kışa girerken kökten bu şaklabanlığa bir son verip, habis uru kesecek misin?!...

Herkes üstüne düşeni bu seçimde fazlasıyla yapacak! Ki sözümüz dinlenecek, ki dediğimiz yapılacak, ki korkutacak herkim düşmanlık içindeyse. Bu en büyük söz olacak, sonra ya susacağız karanlıklar içinde, ya da güneşli kış günlerinde “gelinlik beyazı” ülkemin her yanında özgürce, hiç durmadan konuşa konuşa, güle oynaya yaşayacağız. Söz olacak bu en büyük! “Baş kestirmeyecek, savaş bitirecek”…

Onurumuza, şerefimize yakışır ne varsa yaşatacağız. Irzımıza, kanımıza yaklaşan ne varsa, bu seçimde, sandık başında “şak” diye, tek hamlede, kesilecek umarım ki!...


Sahi siz bu seçimde ne kesiyonuz?!

14.09.2015-Adana

7 Eylül 2015 Pazartesi

SİYAH BAYRAK

Kapı ve pencereleriniz açıkken sıcak bir akşamda sivrisineklerle mücadelenizde ne kadar başarılı olabilirsiniz! Önce bataklığı kurutmanız gerekmez mi! Önce habire yumurtlayan ve yeni sinekler üreten ana sinekleri öldürmeniz gerekmez mi?..

Facebook yine siyaha boyandı. Bayrağımızın rengi paylaşımlarda simsiyah artık. Üzüldüğümüzü böyle belli ediyoruz. Tek renkli tarafımızı, bayrağımızın kırmızısını da siyah yaparak umudumuzu karartıyoruz. Yapmayın! Albayrağı böyle paylaşmayın, rengini karartmayın!

Hakkari Dağlıca’da yine dayanılmaz bir ağrı başladı dün gece. Tüm beynimizi yakan, ve sair diğer her yerimize sıçrayan ateş düştü. Can acıyor! Ve hala konuşarak, “barış” diyerek, “çözüm” diyerek, “milli birlik” diyerek deşiyorlar yaraları.

400Kg patlayıcıdan bahsediyor haber bültenleri. 400Kg patlayıcı toprağa gömülüyor. Taşınması, oraya kadar getirilmesi falan onlardan geçtik de, onca patlayıcının toprağa gömülebilmesi tek insan bozuntusunun yapabileceği şey değil. Aklım almıyor. Beyin hücrelerim yanıyor. İstihbarat çok muamma, çok büyük bir laf gelirdi bana, küçüldükçe küçülüyor gözümde!

Ben ufacık beynimle bu C4’ün nerelerden temin edildiğini, nasıl paketlendiğini, nerelerde zulalandığını, kimlerin yardımıyla taşındığını ve yine kimlerin gözcülüğünde toprağa gömüldüğünü, kimlerin askeri birliğin geçişini gammazladığını düşünebilirken, koskoca istihbaratın, 40 yıllık terör tecrübesi olan ordunun bunu göremeyeceği, bilmeyeceği, engelleyemeyeceği acizliğini göstereceğini düşünmek aptallık olmaz mı?

Ancak maalesef öyle oluyor! Ve bunu birileri çok iyi biliyor! “Barış” derken çok iyi biliyorlar, “analar ağlamasın” derken çok iyi biliyorlar, terörist cenazesine omuz verirken çok iyi biliyorlar, arkalarını bir yerlere “dayayıp”, zevkten kudururlarken çok iyi biliyorlar. Ve onlar o analarla birlikte hiç ağlamıyorlar, “askerde bizim evladımız” diye yalanlarını sıralarken, hiçbir şehit cenazesine katılamıyorlar.

Gerçi katılanlar da çok mu iş yapıyorlar!

Bayrak siyah olmaz ey millet! Kara çalınmaz O’na! Al bayrak bu ülkenin çatısında tüm kızıllığıyla nazlı nazlı dalgalanmalıdır. Dalgalanmalıdır ki bütün hainleri ortasından çat diye çatlatmalıdır! Dalgalanmalıdır ki, baktıkça beyinleri yanmalıdır, gözleri kör olmalıdır. Ay yıldızıyla al bayrakla büyük Türk milleti, buradayım demelidir “mosmor paçavralı” teröristlere. 

Bunca acıya rağmen, kafalarının üstünde her akşam roketler gezerken rahatsız olmayan bölge halkı da kendine gelmelidir. Kime yardım ve yataklık yaptığını görmelidir. Hatta bundan Batı’da gece sosyal medyadan “klavye teröristliği” yapan, ama gün doğunca hiç bir şey yokmuş gibi Batı’nın imkanlarını sömüren, belki yeri geldiğinde kazandığının zekatını “üç beş keleş de bizden olsun” niyetiyle “kalleşe” gönderen ne kadar işçi ve işadamı varsa dibine kadar rahatsız olmalıdır. Rahatsız edilmelidir.

Milliyetçi cephe ise mutlaka ama mutlaka kendine gelmeli ve etkin olmalıdır sahnede! "Çözümse biz yaparız" diyerek kendisini göstermelidir. Kişiye odaklı siyasetten çare gelmediğini, geleceğe dönük stratejilerin, plan ve projelere dair söylemlerin iş yaptığı anlaşılmalıdır artık.


Bugün milliyetçi cephe mutlaka o bayrağı sımsıkı tutmalıdır. Ülkenin altını oyanları, oydukları yere gömecek politikalar mutlaka üretilmelidir. Yoksa mazaallah albayrağımızın rengi de, ay ile yıldızı da karalıktan görünmeyecek hale gelecek!... 

Adana-07.09.2015

Kör Parmağım Gözüne: Ey "kardeşlikten" bahseden sahte "barışçıllar", hanedan parçalanmasın diyen padişahlar özkardeşini öldürmüşken, habire bölücülük yapan "sizinle" kardeş olmak isteyen de kim!

3 Eylül 2015 Perşembe

KUMSALDAKİ KELEBEKLER


Lanet olsun bizim insanlığımıza, vicdanımıza, hayatımıza ve sizin savaşınıza!

Muhtemelen bütün dünya izledik minicik bir bedenin sahilde cansız yatışını. Kimimiz gündemi takip edip siyasi nutukları okurken, kimimiz sevgilisine özlü sözler ararken, kimimiz öğle molasında emperyal hamburger ve kolayı mideye indirip internette sörf yaparken… ama hepimiz ekrandan izledik! Hissedemedik ıslaklığı, soğukluğu!

Sonra hep birlikte yarış yaparcasına paylaşmaya başladık özlü sözler eşliğinde. Önce fotoğraf, sonra cehennem ve ilahi adalet hatırlatmaları, sonra ağlak ikonlar eşliğinde… ama hiçbirimiz duyamadık o botun batma anındaki çığlıkları, o bebeğin korkudan ağlamalarını, haykırışlarını…

O sırada kim bilir birinin sırtında roketatar menzildeki evlerden birini nişan alıyordu, büyük gürültüyle patlayan silahlar bombalar korkulu rüyaların arasında kim bilir kaç bebeği daha öldürüyordu! O sırada kim bilir birileri kazıyordu toprağı, mayın döşüyordu, kim bilir kaç bebek babasız kalacaktı patladığında! O sırada kim bilir canımız sıkılıyordu bilmem kaç ekran TV’mizin karşısında yarı çıplak showları izlerken! O sırada kim bilir oğlumuz son model bilgisayarında hayali kahramanlarla savaş oyunu oynuyordu, gerçeğinin çok acıttığını bilmeden öldürüyordu hayalinde! Ve o sırada kim bilir içkisini yudumlarken kaç silah tüccarı anlaşma imzalıyordu, ya da kaç insan taciri daha çok nasıl sığdırırım insanları lastik bota diye itekliyordu insanları saman balyası gibi! Yazıklar olsun yaşantımıza!..

Bindikleri lastik botta muhtemelen o kısa ömürlü kelebeğin yeri bile yoktu. Anasının veya babasının kucağındaydı onun yeri. İnsan taciri tarafından “insan” bile sayılmıyordu belki de! Yok hükmündeydi kim bilir!

Yaşadığı iki üç senelik ömürleri ile dünyadan ne kadar razı olabilirlerdi ki! Ne kadar haklarını helal edebilirlerdi bize! Belki de hiç gülmemişlerdir hayatlarında, hep korkmuşlardır, hep saklanmışlardır. Biraz olsun gülebilmek umuduyla binmişlerdir o lastik botlara! Gülüşleri kundakta meleklere kalmıştır belki de! Lanet olsun bizim kahkahalarımıza!

Dün bir dram yaşandı Akdenizin karanlık sularında, karanlık vakitlerde! Kelebekler kucaklardaydı, rengarenk gülsünler, rengarenk yaşasınlar diye umutla çıktıkları yolun, ölüm olduğunu nerden bilsinlerdi. Uçacakken kumlara nefessiz çakılıp kalacaklarını nerden bilsinlerdi. Lanet olsun bizim bilgimize de, teknolojimize de!

Hep senin suçun bunlar ey doymayan nefis, ey doymayan karın! Bir varken hep beş istemenden kaynaklı bu ölümler ey para babası emperyal sömürücüler! Hep senin doymak bilmeyen hırsınının sonucu bu insanoğlu! Hep bana Rabbena demenin suçu bu ey Müslüman! Yanı başında savaş varken senin Pariste koca bir otel kiralamanın suçu bu Arap Kralı! Lanet olsun bizim Müslümanlığımıza!

Öyle yüzükoyun yatarken gözünden perde kalkıp acaba gösterildi mi kendisine karanlık, koca göbekli doymak bilmeyen katilleri . Ya da zaten biliyor muydu “kelebek” ömrünün bu kadar kısa olduğunu! Yaşasa da dünyanın daha berbat hallerini göreceğini! Yaşasa da yaşadığına pişman olacağını!


Kimbilir! Merak ediyorsak sorarız Mahşer meydanında artık. Tabi insaf edip de konuşmamıza izin verir, bir çırpıda sorgusuz sualsiz O da bizi boğmazsa!

Adana-03.09.2015


Kör Parmağım Gözüne: "İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz." der Atsız...

28 Temmuz 2015 Salı

YA BİTİRECEKSİNİZ, YA DA BİTECEKSİNİZ



Ülkemin olan bitenden habersiz olduğunu, cahil olduğunu, görgüsüz ve pis bir Ortadoğu ülkesi olduğunu kim iddia ediyorsa onun alnını karışlarım ben!

Benim ülkemde herkes bir kere uçaklarımızın bombardımana başladığı andan itibaren “yetmez ama evet” moduna girmiştir. Uzun zamandan beri birileri nihayet kovalamakla sivrisineklerin gitmeyeceğini anladığı için sevindik! Öldürmeye başladık bizde! Yaşasın!

Çünkü biz sıkılmıştık bu ülkenin şımarık çocuğu HDP’nin meydanlarda avaz avaz PKK ağzıyla “vuyuyum ha seni” demesinden. 

Biz vurduk! İyi mi ettik! Tabi ki de!...

Ancak hesaba katılmayan bir şey var ki bunu da benim nezih halkım zaten biliyor! Bitecekler mi? Hayır bitmeyecekler… Onların vurup kaçmasıyla, bizim tepeden bomba yağdırmamızla bu iş bitmez. Ne lazım? Benim şehit haberlerinden bıkmış halkım cevabı yine biliyor… Topyekün süpürme hareketi. Sıkıyönetim…Bu da zor!

Amerika’da yayınlanan Times diye bi gazete var. Hani şu bizim Cumhurbaşkanının da gıcık olduğu gazete. Başbakanken “Ey Times” diye buradan fırçaladığı gazete! El Hak bazen fırçayı hak ediyorlar. Bir makale yazmış bu ipsizler, “Türkiye PKK’yı bombalamakla iyi etmedi” demiş. Demiş de nolmuş, bize göre hava hoş hacı, vız gelir tırıs gider, ama dünya öyle demiyor. Dünya zaten delikanlı olsaydı, yuvarlak olmazdı diye çok veciz bi söz aklıma geldi şimdi. Adam ordan bi sallıyor, dünya bu tarafta “ha öylemiymiş” diye hemen moda giriyor. Arkadaş “büyük şeytan” diyor ya bizimkiler hakkaten doğru. Ne yapıyor yapıyor milleti kandırıyor. Bak biz bile sınırımızın karşısına geçebilmek için aradık, konuştuk anlaştık. Biz İncirliği açtık, onlar da bize “ha şimdi git vur” dedi de öyle vurabildik. Boru mu? Sanırım çişe gitmek için bile ABD’den izin isteyen ülkeler olabilir diye düşünüyorum!

Yalnız benim bu terör işine acaip canım sıkıldı! Bak dün gece Binbaşıyı şehit ettiler. Hem de karısıyla kızının gözü önünde! Ne oldu şimdi iyi mi oldu, geberesiceler! Binbaşı lan bu! Kolay mı yetişiyor. Kaç sene bu devlet, ana baba emek veriyor. Kendisi emek veriyor. Biryerlere geliyor. Öteki piç de gelip vuruyor gidiyor. Operasyon başlamış, yakalanırlarmış… yakalansalar ne olacak ki! Bir binbaşı kaç şerefsize, kansıza bedel biliyor musun sen ey Times, ey içerdeki yardakçılar, ey takım elbiseli teröristler…  

Bi  de şimdi şehit oldun gittin de paşam, bunca olay olup dururken sen niye yalnız başına gezersin, bi koruma timi falan olmaz etrafında…. Ah ah bazen cesaretin de fazlası ölüm getiriyor işte…

Ne yazacaktım, aklımda ne vardı kaydı gitti hepsi… 

Şu söylemek istiyorum aslında, devlet olarak terörle anlaşılmaz, vermekle iyi olamazsınız. 1984’ten  beri yaptıkları katliam, yol kesme, şantiye basma, araç yakma, karakol basma eylemlerinden hiç vazgeçmeyen terör, taktik değiştirmiş gözükmüyor. Hala araç yakıyor, hala kimlik kontrol edip adam kaçırıyor. Bir sonraki adımlarını tahmin etmek çok zor değil. 30 yıldan beri bu milletin her bir ferdi nerdeyse terör uzmanı oldu, yönetenler hala “son teknoloji ve klasik bombalarla” bombardıman yapmanın kahramanlığı içinde… Hiç kimse kusura bakmasın, hava gücüyle bu iş olmaz, ancak belki sersemletebilirsin. Sen yukardan bombayı sallarken onlar çoktan mağaraya girdi, “kız papaza” daldı. Hem bi de hadi ilk gün bombaladın, ikinci ve üçüncü günlerde o terörist şoka mı girdi ki, ordan ayrılmasın seni beklesin, gidip bi daha bombalıyorsun.  

Tüm istihbarat birimleri, silahlı güçler veya silahsız propaganda güçleriyle topyekün bir temizlik yapılmalıdır. Aksi taktirde iki tokat atıp uslanmasını beklerseniz daha çok zıvanadan çıktığını görürsünüz şımarıkların.

Ya tamamen bitireceksiniz, ya da kendi elinizle asli vatandaşınıza vermediğiniz yardım ve hakları geri almamak üzere altın tepsi de sunacaksınız.

Ve böylece milletin gözünde beş para etmez hale gelecek ve ……. olup gideceksiniz. (Yazıya katkınız olsun, boşluğu istediğiniz gibi doldurabilirsiniz..) 


Ahmet Savaş-28.07.2015 / ADANA 


24 Temmuz 2015 Cuma

DEVLET OTORİTESİ


“Vatan bir bütündür bölünemez! Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır! O satıh bütün vatandır!”

Muhtemelen herkes bu meşhur sözleri biliyordur. Vatan sevdasının aşılanması gerektiği, bölünmezliğin tek amaç olması gerektiği, bölünürsek yok olacağımız düşüncesi sınırlar içerisinde yaşayan ve kendini bu vatanın bir ferdi olarak gören herkese öğretilmesi gereken yegane kural olmalıdır.

İçimizde birbirimize düşmanlığı bırakıp dışarıdan gelecek hertürlü dinsel ve etnik ya da emperyal tehlikeye karşı uyanık olunmalıdır. Burda kişisel veya kitlesel menfaatlerin önünde vatan menfaati ön planda tutulmalıdır.

Bu kadar sosyolojik analiz yapmak yeter! Bu havanda su dövmekten başka bir işe yaramaz.

Güney sınırımızın yarısında lüks tatil sitelerinde, otellerde güneşlenen insanlar mı vatan sevdası taşıyor, yoksa diğer yarısında kevgire dönmüş sınırımızda tank top sesinden artık rahatı kaçan insanlar mı vatan sevgisi yaşıyor.

Yarı sınırımız emperyal güç tehlikesi altında lüksten taviz vermezken, diğer yarımız dinsel etnik savaşın içinde kıyılıyor. Vatanın bölünmesi düşünülemezken Güneydoğu illerimizde sadece kamu kurumlarında Türk Bayrağı’nı görmek pratikte çoktan bölündüğümüzü göstermez mi? Orda yaşayanlar, gerek PKK tehdidi yüzünden gerekse yalan ve yanlış yönlendirme yapan yine PKK güdümlü HDP yüzünden  vatanına hiç olmadığı kadar zayıf bağlarla bağı artık.

“Bayrak inmez vatan bölünmez” diye bizler batıda sloganlar atarken, askeri birliğin bayrağı indirilip, Güneydoğu Anadolu’nun ismi kendilerince çoktan Kuzey Kürdistan olarak lügatlaştırıldı. Artık devletin askeri gücünden ve otoritesinden çekinmek bi kenara, dağ başından “şehirlerinizi yakarım yıkarım ha!” diye tehditler savurma bile sıradanlaştı. 

Bunca askeri güç ve techizata rağmen, övündüğümüz bordo bereliler ve özel harekatçılara rağmen, sınırın heryerinin delik deşik olması, gözümüzün önünde, Suriye’nin kuzeyinde kanton birleştirme faaliyetleri yapılarak devlet kurulmaya çalışılması onlar için elbette kahramanlık olacaktır.

Arkasından ağlayacağımız onca şehidimiz ve masum vatandaşımız varken, çiçek böcek hikayesiyle, park kuracaktık biz uydurmasıyla, kitap götürüyorduk, çuvallarımızda oyuncak vardı bezirganlığıyla bölmeye ayrıştırmaya odaklanmış gençlerin ölümü için “yas” isteyebilecek kadar yüzsüz Cumhuriyet savunucularının olması da ayrı bir utanç vesikasıdır. 

Kilisin hemen karşısından açılan ateşle "vurulup tertemiz alnından uzanıp yatan" Astsubay’ın intikamı için kalkan uçakları, ateşlenen topları “aman ha savaş olmasın, biz karşıyız” diyecek kadar Türkiye Partisi’dir bunlar. Bir astsubay’a karşı bir teröristin öldürülmesi de intikam falan değildir bence ama neyse!..

Tüm satıh olarak vatanın savunulması, gerekirse sınır ötesine geçilmesi, gerekirse orda konuşlanılması yok yere savaş çıkartmak değildir. Bu vatanı korumak için elindeki korkutucu gücü kullanmaktır. 

Suriye'de tampon bölge oluşturulması hem Suriyeli Mültecilerin sınır dışında konaklaması için bir alan açılması, hem adı P ile başlayan tüm terör örgütlerinin Kuzey Suriye’de yapmak istediklerinin önüne geçilmesi, hem de IŞİD ya da DAEŞ denilen terör örgütünün önünün alınması hususunda elzemdir ve acildir. Buna karşı çıkmak da vatan hainliğidir bence…


Velhasıl kelam ateş tüm vatana yayılmadan söndürülmeli, iki molotofla kendini adam zanneden fistanlı teröristlerin hadleri bildirilmelidir. Topyekün temizlik harekatı başlatılmalı, yıllardır üreyen haşere ezilip yok edilmelidir. Vatanına hainlik edenlerin cezası ölümdür! Uygulanmalıdır!...

Ahmet SAVAŞ-24.07.2015/ADANA

Kör Parmağım Gözüne: Tam da HDP'nin istediği gibi Meclis'in toplanmasını isteyen, tam da HDP'nin istediği TSK'nın başlattığı operasyona "savaşa karşıyız" diyerek kulp takmaya çalışan Türkiye Partisi bilin bakalım hangi parti!

21 Temmuz 2015 Salı

BUYURUN BURDAN PATLATIN! (Bir Suruç Yazısı)


Sınırları kevgire dönmüş bir ülkenin güllük gülistanlık olması da beklenemez zaten! 

Sonunda sınırın diğer tarafındaki ateş içimize düştü. 28 genç (herkim olursa olsun) parçalandı!

Olaya ironik bir biçimde ırk kavgası açısında bakmak bu aşamada doğru değil! Başkasının (ki bu başkaları hala bu ülkenin vatandaşları) acısı üzerine bina edilen mutluluklar kalıcı değildir. Kan ve gözyaşıyla sorun çözmek İNSAN olanların yapacağı iş değildir.

Suruç’ta yaşananlar tam anlamıyla bütünlüğün damarına saplanmış keskin bir bıçaktır. Ancak öfke tek taraflı büyümüyor. HDP,PKK, YPG, YPJ kendisine yanlış yandaş seçmiştir. Yıllardır Ortadoğu ülkeleriyle kedi-fare oyunu oynayan Amerika bu öfkenin baş aktörüdür ve bu aktörün ne kadar  aşağılık bir plan kurguladığını göremeyen militarist bölücü Kürtler nankördür.

Henüz açılım süreciyle kendilerine verilen inanılmaz ifade ve saçmalama özgürlüğünü hazmedemeyenler beylik olmadan devlet hayaline girişiyorlar ve hali hazırda hala meşru bir devlet olan Suriye’nin kuzeyinde rüyalar görmeye devam ediyorlar.

Mevcut baskın faktör Türkmen ve Sunni Arapların çoğunlukta olduğu Kuzey Suriyede ortaya çıkan DAIŞ (IŞİD) yegane birlik ve beraberliği zayıflatmıştır. Ortaya çıkış amacına uygun hareket ederek Merkezi rejimden uzakta ve nispeten daha sakin olan Kuzey Suriye’yi karıştırmış ve görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Bu esnada malum Kürtlerin kulağına malum yalancı ABD, ‘devlet olma’ hayalini fısıldamış ve silahlandırmıştır. Sahneden çekilme zamanı gelen DAİŞ yine, ABD tarafından havadan bombalanarak ve ikmal hortumları kesilerek zayıflatılmış görüntüsü verilmiş ve ‘devlet olma’ isteği kabaranlara Kuzey Suriye altın tepside sunulmuştur. Sahte zaferlerle sahte sevinç gösterileri yapanların ultimatom gibi halkı silahlanmaya çağırması ve sınırın öbür tarafında olanları bu tarafa taşımak istemeleri de bu senaryonun devamıdır.

Bu dönemde Türk Hükümeti ne yapıyor? Mazlumun yanında olma sevdasıyla evsiz barksız sınıra hücum eden milyonlara kucak açıyor. Kamplar kuruyor, erzak temin ediyor Ülkenin batı şehirlerinde bile istedikleri gibi cirit atmalarına, ticaret yapmalarına, şirket kurmalarına izin veriyor. 2014 yılı içerisinde kurulan yabancı şirketlerde Suriyeli damgası bugün baş haberlerden birisiydi. Mazlumun yanında olma Türk ve Müslüman olmanın gereğiyle savaşın en başından beri yapageldiğimiz bir şey, ancak sınırdan geçen milyonların hepsinin mazlum olmasına kim inanır. Tabii ki girenlerin içinde savaş elbiselerinden yeni sıyrılmış ve silahını sınır kapımıza dayamış binlerce terörist de içeri daldı. Kimin kontrolünde, hiç kimsenin!..

Türkiye’de henüz hükümetin kurulamamasından kaynaklanan boşluk, Güneyde Hakkari’den Hatay’a kadar devam eden kara Kürt politikası, açılım adı altında verilen hertürlü taviz, medyanın  anlaşmışcasına seçim öncesinde HDP’yi favori televizyon çocuğu yapıp barajı aşırtmaları ve gelinen nokta.

Suruç’ta bomba patladı!. Kimse Türk polisini, istihbaratını, askerini ve milletini suçlamaya kalkmasın. Ölen yalancı Amerika’nın gazına gelip ‘devlet olma’ rüyasından uyanamayan Kürtler, öldüren yine yalancı Amerika’nın beslediği piyon DAİŞ çetesidir. Yine de mazlumun yanında olma vicdanımızdan kaynaklı ölen gençler bu vatanın evlatlarıdır. Ve aldığımız terbiyede evladın kötü olmasından evlat bizatihi sorumlu değildir diye düşünüyoruz. Acıyoruz…Siz ne kadar ağlıyorsanız biz de en az o kadar ağlıyoruz. Ancak babasına sırt çevirip de köşe başındaki tinerci, başbelası zırzop abisine bel bağlayanların sonu hep aynıdır.

Ölene sevinmiyoruz! Ancak ülkeyi bölmeye çalışanlar sizlersiniz ve sayenizde güney sınırında hiçbir kapı açık değil! Kevgire dönen sınırdan kimin girip çıktığı belli değil. Biten tükenen ticaret orda yaşayan sizlerin ticareti. Yaratılan korkudan uyuyamayacak olanlar yine sizlersiniz. Yeter mi anlamanız için!

Katilin peşinden koştuğunuzda elinizin kana bulanacağını, evlatlarınızın öleceğini anlayacak mısınız?


Gemiyi delmeye devam ettiğiniz sürece hep birlikte batacağımızı görecek misiniz artık?..  

18 Mayıs 2015 Pazartesi

WE HAVE A DREAM (Ya da Halk Ne İstiyor)



En intikam dolu olan en çok yara alandır. Canı acımış olana, hümanistlikten ve sair diğer tüm sevgilerden bahsetseniz de havanda su döversiniz. O’nun yarasına merhem olmanız gerek!

Arkanızdan yığınların gelmesini istiyorsanız önce söylediğinize kendiniz inanmalısınız. Ya da direk alnın çatına vurayım, ötekini berikini suçlayarak, habire durmadan onların eksiğini gediğini konuşmana konu yaparak beni etkileyemezsin! Almayı umduğun oy o meydan da yere yapışır kalkamaz bir daha!

Yapmak istediklerini duymak istiyorum halk olarak! Gözündeki inanmışlığı, pırıltıyı görmek istiyorum. Verdiğin vaadi canın kanın pahasına ne kadar savunabileceksin, bana hissettir istiyorum.

Biliyor musun ey siyasi, hepimizde şöyle bezgin bir durum oluştu. Artık ne sana ne ötekine inancımız var. Yitirdik size olan tüm güvenimizi! Evet bunu sen yaptın. Söylediğin ağız dolusu laf kalabalığıyla, inandırdığını zannettiğin tüm o meydanlarda yavaş yavaş sen bunalttın bizi.

1963 yılında Martin Luther King tam 200 bin kişiye “I have dream” dedi. Yani “bir rüyam var”!
Ve devamında ezilen, hor görülen, otobüste ön koltuklarda yer bulamayan “siyah” lara eşitlikten ve var olmaktan  bahsediyordu. Evet bir rüya idi o zaman! Ancak hem söyleyen, hem de dinleyenlerin gözleri çakmak çakmaktı. İnanmışlık vardı sadece orada!

Oysa ben seni dinlerken ötekine oy verdiğim için habire beni suçluyorsun! “Bunlar” diye başlıyorsun ve “aklını başına devşir” diye azarlıyorsun! Benim varolan aklımı elindeki kutuya sığdırmaya çalışıyorsun. Koyduğun para ve iş sınırları ile mayın döşüyorsun, tüm “seçme” özgürlüme! Korkutuyorsun beni, ya yine aç kalırsam diye!

Halbuki ben seni de biliyorum, o bahsettiğin ötekini de! Seni de denedim ben, berikini de! Her seferinde yarattığınız “zenginleriniz” ile mutlu azınlıklar çıkardınız ortaya. Hep bölüşmekten bahsederek, mutsuz çoğunluğu elindekine göz diktiniz! Böyle böyle çıkardınız çileden! Nefret ettirdiniz kendinizden. Demokrasi denilen “namuslu ev kızını” böyle böyle siz çevirdiniz bir “aşufteye”!

Bir türlü inandıramıyorsun beni! Yaptıklarını teminat olarak koyamıyorsun önüme! “Özgür” olacaksın diyemiyorsun mesela! Bana “bir Allah’ın kulunun” karışamayacağına , aksi halde karşısında seni bulacağına dair yemin edemiyorsun. Her iş ve aş vaadinin de boş olduğunun yine farkındayız!

Ne var ki “aşufteyi” bir kere daha süsleyip boyamaya başladınız. Görüp görebileceğimiz “güzel” bu işte! Başka çaremizin olmadığını bile bile yine sana “mühür basacağız”.


Evet “we have a dream” “bir rüyamız var” bizim! Yine komşumuza güvenmek istiyoruz! Yine varlıklı olanın yoksul olanı ezip geçmediği, ön sıralarda “zengin beyazların” oturmadığı “demokrasi” bineğimiz olsun istiyoruz. Çok mu şey istiyoruz. Sadece rüyalarımızı gerçeğe dönüştürecek “birini” istiyoruz. Bu sen olmuş, öteki olmuş beriki olmuş fark etmez! Halkın iki üç isteğini, inanıp da başarabilecek “adam” istiyoruz….

Ahmet Savaş - Adana /18.05.2015