ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2016 Pazartesi

HAYAT SANCISI


Basit düşünemiyorum, zor ile baş edemiyorum!

Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanında kahramanın ağzından şu cümleler dökülüyor: “Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki… Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Elimizden ne yapmak gelir? Hiç! Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında… bu bile biraz palavralı bir rakam.”

Hayat üzerine ciltler dolusu kitap yazan felsefecilerin “bu dünyaya ne halt etmeye geldiğimize” dair kesin bir cevabı yok! Hepimiz yüksek bir hedef için bu dünyada bulunduğumuza dair dinsel öğretilerin gölgesinde üç beş gün sürünüp sonra kemiklerimize kadar çürüyüp gidiyoruz. Ancak bir kaçımızın isimlerini sonradan gelenler minnetle anımsıyor ya da nefretle sövüp sayıyor. Çoğunluk sadece mezarlarda kuru kalabalık. O da elli bilemedin yüz seneliğine sonra…

Anamızın babamızın şekillendirdiği hayatımızla bi yerden tutunuyoruz yaşama, sonra amirimiz göz açtırmıyor, eşimiz hele habersiz gözün kırpsın bakalım. Yaşamak boynumuza asılmış ağır bir sancı, dolap beygiri gibi dön dur koca dünyanın içinde. Koca dünya da dönüyor ha bire. Ölünce belediyenin gösterdiği yere gömülüyorsun! Orda bile söz hakkın yok! Zannetmiyorum öldükten sonra söz hakkımızın olacağını.

Ve gelip sonunda iç karmaşası galip geliyor. Bir türlü çıkamadığımız baş edemediğimiz iç karmaşası. Fiziksel olarak yıllardan beri öğretile geldiği gibi akşam olduğunda evimize sabah olduğunda işimize giderken, beynimiz bin bir kere farklı düşünceleri evirip çeviriyor. Ama biz söylenen vakitlerde hep öğretilen işleri yapmaya devam ediyoruz. Oysa hepimiz kaçmak, kurtulmak istiyoruz. Bir dağ başında herkesten uzak bir ateş yaksak mesela, ya da bir deniz kenarında oltayı sallasak da saatlerce balık tutamasak… ama işte yalnız başımıza kalsak. Uzaklaşsak alışverişten, eğitimden, görgüden, kuraldan…

Ya geride bıraktıklarımız, bırakacak olduklarımız! Onlar geride bıraktıklarımız değil aslında. Tam beynimizin göbeğine yerleştirdiğimiz prangalarımız. Onlar işte bizim ağırlıklarımız. Göz yaşlı anamız, elimize bakan çocuklarımız, sokuluverdiğinde merhametimizi coşturan eşimiz, herşeyimiz, hepsi bizi hayatta tutan değil aslında, bizi bağlayan zincirlerimiz…

İnsan olarak özgürlüğüne bu kadar düşkün olup da özgürlüğünü bu kadar kısıtlayan başka bir yaratık yok dünyada. Çocuklarımızla, kendi eğitimimizle, kariyer denilen zırvalarımızla hep kıstırıyoruz kendimizi. Sonra da yaşamak için mücadele ettiğimizden bahsediyoruz. Mücadele etmiyoruz aslında, can çekişiyoruz sadece. Ve bu işkence elli altmış yıl kadar devam ediyoruz. Ölemiyoruz ki bitsin!...

Bir şarkı ile, bir çiçek ile ya da güneşi doğarken batarken gördüğümüzde bile mutlu olan yaratıklar biz miyiz? Hiç inandırıcı olamıyorsun Ademoğlu… Aldıkça, yedikçe, harcadıkça ve güçlendikçe mutlu olacağımız yerde psikolojik, nevrotik, sosyolojik olarak ezik duruma düşüyoruz. 
“mutluluk azdadır” bunu böyle bil insancık, 
sonra diyorsun “hayat kancık”, 
hayır değil sen insan ol azcık!...

23 Aralık 2015 Çarşamba

YAZAMAMAK


Yazmaya elin varmaması daha doğrusu!

Kelimelerin kalpte düğümlenip kalması! Kifayetsiz kalması düşüncelerin! Hiçbir mizana sığdıramamak olanı biteni!...

İşte budur halet-i ruhum.

Dünyanın paylaşılamaması bitmedi gitti. Öldürmek, sıradan oldu artık! Kalbimiz taş kesilmişken, öldürdüklerimiz için mezarı bile reva görmüyoruz. Sanırım Kabil’in katilliği devede kulak kalırdı caniliğimizin yanında.

Hiçbir maddi güç doyurmuyor insanoğlunu. Öyle ki petrolden, sudan sonra kan içiyoruz da kesmiyor içimizdeki hayvanlığı. Dengeleyici güç, maneviyat, çoktan çekildi gitti göğümüzden. Doymayan nefislerimizle baş başa kaldık, dünya denen yaşlı aşuftenin kucağında!

Batı Doğu’ya, Doğu Batı’ya çoktan düşman oldu. Görüldüğü yerde vurulacakların sayısı hayli kabarık. Görmezden gelemedik oysa farklılıklarımızı! Farklılıklarımız sadece benliğimizde, bize ait olması gerekirken zorla kabul ettirmeye çalıştık karşıdakine! En değerli kutsalları koyduk masaya pazarlık için; vatan, bayrak, Kur’an, sünnet dilimizde kaldı. Tüm büyüklüklerine rağmen, koca koca alimler sattılar üç beş kuruşa tüm bildiklerini ve değerlerini!

Doğu’da akan kan Batı’da denizlere ulaştı. Her gece denizden minicik bedenler çıkarılır oldu. Oysa soğuk sularda boğulmak mı olmalıydı bebeklerin kaderi. Sıcacık analarının kucakları varken, beşikleri aheste aheste sallanırken uyumak yerine ıslak, karanlık ve soğuk geceler mi ölümleri olmalıydı onların.

Silah sesini ben bile duysam korkarım! Ya o sesle sabah akşam uyanmak, hiç uyuyamamaksa hayatın! Ödün patlamaz mı birbiri ardına patlarken bombalar. Tam da önüne annenin babanın cansız bedeni, bedenlerinin kopan uzuvları düşse yine de “hayat güzeldir” diyebilir misin? Hayattan bıkmışlığın adına bile saygımız kalmadı. “Travma” diye değiştirdik. Anlamayalım, üstüne gitmeyelim diye gözümüzü bağladık, tuttuğumuzu öpmeye, tuttuğumuzu yemeye çalıştık. Oysa hep önümüzdeydi gerçek! Az biraz insan olabilseydik! Beş dakikalığına insan taklidi yapabilseydik, hayvanlığımızı unuturduk belki de! Zor mu?

Artık değişmez, sarsılmaz en büyük adalet mizanında görüşmek kaldı bize. Orda alınırsa alınır tüm haklar. Orda sorulursa sorulur haksız yere öldürmeler. Orda intikamı alınır hergün peynir ekmek gibi harcanan hayatların!

Bebekler ölmesin en azından! En azından bebek çocuk ayrımı yapan bomba yapmaya çalıştırın aklınızı fikrinizi! Korkutmayın, ürkütmeyin onları! Öldürmeyin!


Bu kıyımla giderseniz, bir sonraki nesliniz öldürecek adam bulamayacak bu gidişle…

Ahmet Savaş / Adana-23.12.2015

20 Kasım 2015 Cuma

TÜRKMEN DAĞI İÇİN YA RAB!


“Böyük devletlerin böyük oyunu,
Yok etmek Türk’ün soyunu.
Çoraplar örülmüş, çuvallar geçirilmiş başıma
Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak
Taş kesilmişem gavim gardaş NERDESEN
..”


Tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi “duyan geliyor.” Terörü besleyip büyütenler, şimdi yine terörü bahane edip topunu, tüfeğini, uçağını tankını sürüyor Türkmenler’in üzerine. Türkmen Dağı bölgesinde soydaşlarımız ölüyor.

Esed’in yaptıkları yetmiyor gibi, O’na karşı gelen de vuruyor Türkmenleri, O’nun yanında olan da vuruyor. Yalnızca biz izliyoruz! Hemen dibimizdeki ırkdaşlarımıza el uzatmadan sadece izliyoruz ölümlerini.

Kimin kimle savaştığı da belli değil. Kimin kimi desteklediğinin beli olmadığı gibi. Rus savaş uçaklarının son bombardımanlarıyla Türkmen Dağı bölgesinde seksen bin Bayır Bucak Türkmen’in yaşamı tehlikede!. Bir kere daha yerlerinden yurtlarından ediliyorlar. Ölümden korkmayan ırkın torunları ölümü kucaklarında taşıyorlar artık. Her an silah sesi kulaklarında, her an uçak tepelerinde.

Aynen birinci dünya savaşında olduğu gibi yedi düvelin toplandığı kan ve göz yaşı meydanı oldu Suriye’nin kuzeyi. IŞID’i mazaret gösteren gidip vuruyor. Ama IŞID’i değil. Göderiyor füzeyi, bombayı kime isabet ettiğini kendisi de bilmiyor. Görünürde herkes huzur için savaşıyor ama her gelen ülke, her gelen örgüt daha çok kan ve gözyaşı getiriyor. Olan yine masumlara, yine çaresizlere oluyor. Pire için yorgan yanmaya devam ediyor yani.

Al Jazeera Türk muhabiri Yılmaz Bilgen, "Şii-Rus-Nusayri çeteler, Türkmen Dağı'nda civanları katlediyor. Oturup izleyin, istifinizi bozmadan. Esed'in şebbihalarının kirleteceği namusların mesulu kim olacak?" diye feryât ediyordu dün.

Sahi kim olacak ölen çocukların, kirletilen namusların ve karartılan hayatların sorumlusu. “Saraylarında oturan krallar mı?”. Savaş oyunu oynar gibi silahlarına sarılan çeteler mi, örgütler mi, teröristler mi? Yoksa yarı çıplak şovlarla sürdürülen evlilik programı müdavimi, kimin kiminle düşüp kalktığı belli olmayan  dizi bağımlısı bizler mi? Sen de sorumlusun Türkmen Dağı’nda öldürülen ırkından, soyundan, kanından kardeşinin ölümünden! Ben de!

“Fırat’ın kenarında sürüden bir koyun kaybolsa o benim hatamdır, günahı benimdir” diyen Ömer adaletini getirecek olanların hepsinin gafletle hala uykuda olması ne tuhaf! Oysa hepimiz akşamı nasıl daha güzel geçiririz diye düşünürken, daha çok nasıl yeme derdine düşmüşken nasıl olurda oradakilerin acısını hissedebiliriz. Bugün yardım etmezsek kardeşlerimize, yiyeceklerini temin etmezsek, karşı koyacak güç için silah vermezsek yarın Allah göstermesin aynı duruma düşersek kimden yardım bekleyeceğiz.

Vatan sadece misak-ı millinin içinde kalan yer değil ki! Vatan kendi ırkından bir kişi bile yaşasa Amerika’dır, Afrika’dır, Asya’dır, Kutuplardır. O’nun derdiyle dertlenmeyen de kardeş falan değildir. Hele aynı dinin mensubu olduğunu söyleyip de saraylarından kafalarını çıkarmayan, Amerika da Fransa da otel kapatan Suud krallarının Müslümanlığına falan da kimse inandıramaz bizi.

İyi ki hesap günü var! Yoksa nasıl hesap sorulacak zalimin zulmünden!

O zaman mübarek gün Cumadır bugün. Duaların kabul olduğu gündür bugün. En azından “Kahhar ism-i şerifinle bunları kahreyle” deyiverin de, İbrahim'e su taşıyan topal karınca misali sorumluluktan kurtulun!



12 Ekim 2015 Pazartesi

ÖLÜM GELİNCE HUZUR GELİR Mİ?


Oturduğumuz yerden bakınca her an patlama tehlikesi ile yüz yüze olduğumuzu görüyorum artık. Kimbilir en sevdiğimiz simidi alırken bir pastanenin önünde ya da çocuğunuzu salıncakta sallarken bir parkta, patlayabiliriz! Oracıkta yerlere serilmişken üzerimize örterler hayattayken iğretiyle baktığımız bayrakları, flamaları, pankartları….

Ankara’da ölenlerin hepsi miting için mi gelmişti oraya! Trene binmek için gelen ya da inip evine gitmek için kapıdan çıkanlar da ateşin içinde kalmadılar mı? Sadece kalabalığı izleyeyim diyen ve duvar dibine çömelip bir sigara yakan yok muydu ölenlerin arasında? Öldüler! Hepsi Öldüler!... Huzur geldi mi?

Ötesini berisini araştırın artık. Kimin yaptığına dair ufak bir saç teli, kurumuş bir tükrük bulursanız, içimizi ferahlatırsınız öyle mi? Düşündükçe ve konuştukça ölümleri unutuyoruz. Hepimiz acaba kim yapmış derdine düşmüşken, parça parça düşenleri kabulleniyoruz aslında! “Ne işleri varmış orada” diyoruz mesela. Sabah sabah biz gözümüzü oğuşturmadan daha, ellerine demek istediklerini alıp meydana koşanları anlamıyoruz. Ancak ölenlerin sayısı ilgilendiriyor bizi. Ne çok…!

Demokrasiler hep kanlı mı oluyor? Ülkemde demokrasi neden kana doymuyor bir türlü! Tüm gürültüsüyle ağız dolusu saçmalayan arap ülkeleri geliyor mesela aklıma! “Ortadoğu’da canlı bombalar olur, insanlar ölür, biz de Ortadoğu ülkesiyiz” diye ölümleri sıradanlaştıran, basitleştirenlerden midem bulanıyor. Oysa ölüm tüm sıradanlığına karşın, hayatın en büyük olağanı, rutini olmasına karşın böylesini kabullenemiyorum! Bundan sonrakileri de kanıksamış olarak hoş mu göreceğiz yani!

Çocuklarıma nasıl bir ülke bırakmak üzere olduğumuzdan dolayı endişeliyim! Korkuyorum onlar için. Ölümlerin içine doğan bireylerin sadece ölmek ve öldürmek üzerine hayat sürmesi yaralamıyor mu? Gocundurmuyor mu başkentin göbeğinde parça parça cesetlerin savaş görüntüsü silüetleri!

Ve “boom” sesiyle tespihinden bir tane daha attıran “şükürzade” ya da viskisinden bir yudum daha alan koca göbekli “haramzade” çok sevindiniz mi! Okşadınız mı göbeğinizi, sıvazladınız mı sakalınızı. Hiç olmadığı kadar tatmin oldunuz mu bir genç kendini feda ederek öteki gençleri öldürdüğünde! Bu  kaostan kasanıza girecek dolarcıkları, ya da hanenize yazılacak oyları saymaya başladınız mı? Yazıklar olsun sizin insanlığınıza, insafınıza! Ocağınız kurusun, etleriniz dilim dilim doğransın ve ateşlerde dağlansın gözünüz diliniz!

Mesel Türklük, mesele Kürtlük değil! İnsanlık meselesi mesele! Bombanın pimine basan da, bastıran da , o bombaya karşı güvenliği sağlayamayan da, gözlerini karartıp parça parça insan uzuvlarının arasında bölücülük yapan da, madem konuşmaksa niyetin daha toplanmadan polis aracını kırıp döküp parçalayan da ve ölü sayısını tutturmaya çalışırken TV karşısında çekirdeğini çıtlatan da hepimiz az buçuk sorumluyuz ölenlerden!


Bir an önce sakin sakin ötekileşmeden, ayırmadan, bölmeden konuşmaya ihtiyacımız varken, henüz yolu biliyorken üzerine düşeni yapmalısın! Kalkıp yerinden “ben de varım” ve “üzülüyorum bu ülke için” diyebilmeliyiz. Yazık olmadan, geç kalmadan!..
Adana - 12.09.2015

Kör Parmağım Gözüne: Bu sabah sanatçı Levent Kırca da öldü! Bir sanatçı öldü!

3 Eylül 2015 Perşembe

KUMSALDAKİ KELEBEKLER


Lanet olsun bizim insanlığımıza, vicdanımıza, hayatımıza ve sizin savaşınıza!

Muhtemelen bütün dünya izledik minicik bir bedenin sahilde cansız yatışını. Kimimiz gündemi takip edip siyasi nutukları okurken, kimimiz sevgilisine özlü sözler ararken, kimimiz öğle molasında emperyal hamburger ve kolayı mideye indirip internette sörf yaparken… ama hepimiz ekrandan izledik! Hissedemedik ıslaklığı, soğukluğu!

Sonra hep birlikte yarış yaparcasına paylaşmaya başladık özlü sözler eşliğinde. Önce fotoğraf, sonra cehennem ve ilahi adalet hatırlatmaları, sonra ağlak ikonlar eşliğinde… ama hiçbirimiz duyamadık o botun batma anındaki çığlıkları, o bebeğin korkudan ağlamalarını, haykırışlarını…

O sırada kim bilir birinin sırtında roketatar menzildeki evlerden birini nişan alıyordu, büyük gürültüyle patlayan silahlar bombalar korkulu rüyaların arasında kim bilir kaç bebeği daha öldürüyordu! O sırada kim bilir birileri kazıyordu toprağı, mayın döşüyordu, kim bilir kaç bebek babasız kalacaktı patladığında! O sırada kim bilir canımız sıkılıyordu bilmem kaç ekran TV’mizin karşısında yarı çıplak showları izlerken! O sırada kim bilir oğlumuz son model bilgisayarında hayali kahramanlarla savaş oyunu oynuyordu, gerçeğinin çok acıttığını bilmeden öldürüyordu hayalinde! Ve o sırada kim bilir içkisini yudumlarken kaç silah tüccarı anlaşma imzalıyordu, ya da kaç insan taciri daha çok nasıl sığdırırım insanları lastik bota diye itekliyordu insanları saman balyası gibi! Yazıklar olsun yaşantımıza!..

Bindikleri lastik botta muhtemelen o kısa ömürlü kelebeğin yeri bile yoktu. Anasının veya babasının kucağındaydı onun yeri. İnsan taciri tarafından “insan” bile sayılmıyordu belki de! Yok hükmündeydi kim bilir!

Yaşadığı iki üç senelik ömürleri ile dünyadan ne kadar razı olabilirlerdi ki! Ne kadar haklarını helal edebilirlerdi bize! Belki de hiç gülmemişlerdir hayatlarında, hep korkmuşlardır, hep saklanmışlardır. Biraz olsun gülebilmek umuduyla binmişlerdir o lastik botlara! Gülüşleri kundakta meleklere kalmıştır belki de! Lanet olsun bizim kahkahalarımıza!

Dün bir dram yaşandı Akdenizin karanlık sularında, karanlık vakitlerde! Kelebekler kucaklardaydı, rengarenk gülsünler, rengarenk yaşasınlar diye umutla çıktıkları yolun, ölüm olduğunu nerden bilsinlerdi. Uçacakken kumlara nefessiz çakılıp kalacaklarını nerden bilsinlerdi. Lanet olsun bizim bilgimize de, teknolojimize de!

Hep senin suçun bunlar ey doymayan nefis, ey doymayan karın! Bir varken hep beş istemenden kaynaklı bu ölümler ey para babası emperyal sömürücüler! Hep senin doymak bilmeyen hırsınının sonucu bu insanoğlu! Hep bana Rabbena demenin suçu bu ey Müslüman! Yanı başında savaş varken senin Pariste koca bir otel kiralamanın suçu bu Arap Kralı! Lanet olsun bizim Müslümanlığımıza!

Öyle yüzükoyun yatarken gözünden perde kalkıp acaba gösterildi mi kendisine karanlık, koca göbekli doymak bilmeyen katilleri . Ya da zaten biliyor muydu “kelebek” ömrünün bu kadar kısa olduğunu! Yaşasa da dünyanın daha berbat hallerini göreceğini! Yaşasa da yaşadığına pişman olacağını!


Kimbilir! Merak ediyorsak sorarız Mahşer meydanında artık. Tabi insaf edip de konuşmamıza izin verir, bir çırpıda sorgusuz sualsiz O da bizi boğmazsa!

Adana-03.09.2015


Kör Parmağım Gözüne: "İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz." der Atsız...

29 Temmuz 2015 Çarşamba

MELEKLER VE TERÖRİSTLER


Suruç olayı için “keşke olmasaydı” diyen çok. Bugün yaşanan gerilim ortamının temelinin Suruç’ta sebep ve sonuçlarıyla, oluş şeklinin birçok şüphe ve plan taşıdığı aşikar olan vahim patlama olduğunu iddia edenler hayli fazla.

Suruç gelinen noktada bir milat oldu. PKK olayı bahane göstererek, aynı gün Adıyaman’da bir astsubay ve ertesi gün Viranşehir’de iki polisi haince katletti. Kimin yaptığı ve ne şekilde tezgahlandığı bile henüz tam kesinleşmemişken PKK’nın, “hazır kan döküldü biz de kaşınalım” biraz tarzı yaptığı bu eylemlere devletin kayıtsız kalması elbette mümkün değildir. Devletin Kuzey Irak yapılanmalarına ve içerdeki dağ kadrolarına karşı yaptığı hava harekatı tamamen meşru bir harekettir.

Bombardımanın çözüm sürecini bitirdiğini iddia edenler, Kuzey Irak ve Suriye’deki yapılanmaların arkasını dayadığı ABD’ye güvenmekten kaynaklı boş bir heva ve güvenle zaten çözümü falan takmadıklarını gizlemeye çalışıyorlar.

Şu var ki HDP çok iyi çalışıyor. Silah ve çatışma ortamında hiçbir tavize yanaşmadan dediğim dedik diyen bir terör örgütünü siyasi arenada savunmak, barış söylemleri ile devleti –kim inkar ederse etsin- bir şekilde İmralıyla ve kandille görüşür pozisyona sokmak HDP’nin siyası başarısıdır. Ancak eşbaşkanının söylediği gibi arkalarını dayadıkları bütün P’li oluşumlar yanlış yoldadır ve sürekli sözde barış söylemlerinin altını oymaktadır.

Geçmişten günümüze hiçbir samimiyet eseri gözükmeyen faaliyetleri tamamıyla devletin bölünmez bütünlüğünü yıkmaya yöneliktir. Her ne kadar üç yıllık bir ateşkesten bahsetseler de 2013 ve 2014 yıllarında pazarda alışveriş yaparken, ya da çarşıda yürürken şehit edilen askeri personellerimiz barış söylemleri altında kirli faaliyetlerin kurbanı olmuşlardır.

Bugün Güneydoğu illerinin hendek kazılarak köstebek yuvasına dönüştürülmesi, maskeli PKK gruplarının metropolleri yangın yerine çevirmesi çözüm sürecinin hiç başlamadığını da göstermektedir.

Bahsedilen çözüm süreci devletin taviz vermesinden başka bir şey değildir. Aslolan, göz göre göre terörist yapılanmaya özgürlükler adı altında zaman verilmesi ve güç toplamasına göz yumulmasıdır.

Şöyle bir örnek verelim. Yıl 1989 tam da bugün, yani 29 Temmuz, yer Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Gülburnu Köyü. Bugün Ağrı belediye başkanı olan Sırrı Sakık’ın kardeşi Şemdin Sakık komutasındaki bir grup bu köyü gece vakti basıyor. Bir ev özellikle hedef alınıp ateş altına alınıyor. 4 kişi katlediliyor. Aslında sayı 5. Ancak ben beşinci kişiyi bir melek olarak saydığım için öldürülen insan aritmetiğine dahil etmiyorum. Çünkü o beşinci henüz dünyada olduğundan bile habersiz, beşiğinde uyuyan 2 günlük bir bebek. Siz insan olarak, “insanların” yaptıkları bu katliamda  öldürülen insanların arasında bu “meleği” sayabilir misiniz? Veya 2015-1989=26 yıldır verilen özgürlükler ve tanınan imtiyazlara rağmen bir çözümden bahsedebilir misiniz?

Her ne kadar Türk halkı ve devleti terör konusunda bir hafıza kaybı yaşasa da, bu katliamlar tarihi kayıtlar altındadır ve Hakkari milletvekili Abdullah Zeydan’ın ifadesiyle “pkk’nın tükürüğüyle boğabilme” kabiliyetine inançlarının bittiği ve açılımla bunun külleneceğini ummak  vatan millet sevdalılarının yutacağı safsata değildir.

Bir önceki gün Binbaşının, dün bir Uzman Çavuş’un şehit edilmesi ve bugün bir Astsubay’ın yine saldırıya uğraması henüz gözükmeyen cani ruhun uyanmaya başladığının göstergesidir. Yarın yine iki üç günlük meleklerin beşiklerinde katledilmeyeceğinin garantisini kim verebilir.

Dönem “vatan aşkına” diyen tüm sevdalıların uyanık olması ve terörün ve destekçilerinin topyekün lanetlenmesi zamanıdır. Hal böyleyken Şemdinli’de şehit edilen Uzman Çavuş’un yöre halkı tarafından ambulans beklenmeden pikap kasasında hastaneye yetiştirilmesi ve yaşatılmaya çalışılması bölgeyi komple terörist ilan edenlerin utanması gereken takdire şayan bir görüntüdür.

Bu durumda önce sükunet isteyen bölge halkı kendi içindeki habis uru atmaya çalışmalı, bunu yaparken de gerek silahlı kuvvetlerin, gerekse olumlu, yapıcı sivil toplum örgütlerinin desteğini arkasında hissetmelidir. Aksi taktirde sırtını P’li örgütlere yaslayanlar kendini kral ilan etmeye, yalancı önderliğe ve zulüme devam edeceklerdir.


Oysa kral çıplak deyip sırtından bu kamburu atacak öncü güç sağduyulu bölge halkalarıdır. Gerisi yalan dolan ve sahte savaş oyunlarıdır…

Ahmet SAVAŞ-29.07.2015/ADANA

24 Temmuz 2015 Cuma

DEVLET OTORİTESİ


“Vatan bir bütündür bölünemez! Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır! O satıh bütün vatandır!”

Muhtemelen herkes bu meşhur sözleri biliyordur. Vatan sevdasının aşılanması gerektiği, bölünmezliğin tek amaç olması gerektiği, bölünürsek yok olacağımız düşüncesi sınırlar içerisinde yaşayan ve kendini bu vatanın bir ferdi olarak gören herkese öğretilmesi gereken yegane kural olmalıdır.

İçimizde birbirimize düşmanlığı bırakıp dışarıdan gelecek hertürlü dinsel ve etnik ya da emperyal tehlikeye karşı uyanık olunmalıdır. Burda kişisel veya kitlesel menfaatlerin önünde vatan menfaati ön planda tutulmalıdır.

Bu kadar sosyolojik analiz yapmak yeter! Bu havanda su dövmekten başka bir işe yaramaz.

Güney sınırımızın yarısında lüks tatil sitelerinde, otellerde güneşlenen insanlar mı vatan sevdası taşıyor, yoksa diğer yarısında kevgire dönmüş sınırımızda tank top sesinden artık rahatı kaçan insanlar mı vatan sevgisi yaşıyor.

Yarı sınırımız emperyal güç tehlikesi altında lüksten taviz vermezken, diğer yarımız dinsel etnik savaşın içinde kıyılıyor. Vatanın bölünmesi düşünülemezken Güneydoğu illerimizde sadece kamu kurumlarında Türk Bayrağı’nı görmek pratikte çoktan bölündüğümüzü göstermez mi? Orda yaşayanlar, gerek PKK tehdidi yüzünden gerekse yalan ve yanlış yönlendirme yapan yine PKK güdümlü HDP yüzünden  vatanına hiç olmadığı kadar zayıf bağlarla bağı artık.

“Bayrak inmez vatan bölünmez” diye bizler batıda sloganlar atarken, askeri birliğin bayrağı indirilip, Güneydoğu Anadolu’nun ismi kendilerince çoktan Kuzey Kürdistan olarak lügatlaştırıldı. Artık devletin askeri gücünden ve otoritesinden çekinmek bi kenara, dağ başından “şehirlerinizi yakarım yıkarım ha!” diye tehditler savurma bile sıradanlaştı. 

Bunca askeri güç ve techizata rağmen, övündüğümüz bordo bereliler ve özel harekatçılara rağmen, sınırın heryerinin delik deşik olması, gözümüzün önünde, Suriye’nin kuzeyinde kanton birleştirme faaliyetleri yapılarak devlet kurulmaya çalışılması onlar için elbette kahramanlık olacaktır.

Arkasından ağlayacağımız onca şehidimiz ve masum vatandaşımız varken, çiçek böcek hikayesiyle, park kuracaktık biz uydurmasıyla, kitap götürüyorduk, çuvallarımızda oyuncak vardı bezirganlığıyla bölmeye ayrıştırmaya odaklanmış gençlerin ölümü için “yas” isteyebilecek kadar yüzsüz Cumhuriyet savunucularının olması da ayrı bir utanç vesikasıdır. 

Kilisin hemen karşısından açılan ateşle "vurulup tertemiz alnından uzanıp yatan" Astsubay’ın intikamı için kalkan uçakları, ateşlenen topları “aman ha savaş olmasın, biz karşıyız” diyecek kadar Türkiye Partisi’dir bunlar. Bir astsubay’a karşı bir teröristin öldürülmesi de intikam falan değildir bence ama neyse!..

Tüm satıh olarak vatanın savunulması, gerekirse sınır ötesine geçilmesi, gerekirse orda konuşlanılması yok yere savaş çıkartmak değildir. Bu vatanı korumak için elindeki korkutucu gücü kullanmaktır. 

Suriye'de tampon bölge oluşturulması hem Suriyeli Mültecilerin sınır dışında konaklaması için bir alan açılması, hem adı P ile başlayan tüm terör örgütlerinin Kuzey Suriye’de yapmak istediklerinin önüne geçilmesi, hem de IŞİD ya da DAEŞ denilen terör örgütünün önünün alınması hususunda elzemdir ve acildir. Buna karşı çıkmak da vatan hainliğidir bence…


Velhasıl kelam ateş tüm vatana yayılmadan söndürülmeli, iki molotofla kendini adam zanneden fistanlı teröristlerin hadleri bildirilmelidir. Topyekün temizlik harekatı başlatılmalı, yıllardır üreyen haşere ezilip yok edilmelidir. Vatanına hainlik edenlerin cezası ölümdür! Uygulanmalıdır!...

Ahmet SAVAŞ-24.07.2015/ADANA

Kör Parmağım Gözüne: Tam da HDP'nin istediği gibi Meclis'in toplanmasını isteyen, tam da HDP'nin istediği TSK'nın başlattığı operasyona "savaşa karşıyız" diyerek kulp takmaya çalışan Türkiye Partisi bilin bakalım hangi parti!

22 Temmuz 2015 Çarşamba

ACIK SUSUN LO...


Kardeşlikten bahsediyorsunuz ama vatanı bölmeye çalışıyorsunuz…

Birlikten beraberlikten bahsediyorsunuz ama yıkmaya çalışıyorsunuz…

Sürekli ellerinizde silahlar karanlık pozlar veriyorsunuz. Daha seçimin ertesi gününde köy korucularına ‘defolup gidin’ diyorsunuz…

Siyasetin, diyologun öneminden bahsediyorsunuz, ama hep istiyorsunuz, bir kere olsun verme tarafında değilsiniz, teröre bir kere terör diyemiyorsunuz mesela…

Bu vatanın tüm sınırlarında görev yapan “askerimize” ağız ucuyla rahmet diliyor, yol kesip, araç yakıp, şantiye basıp, bebek öldüren koftiden gerillalarınıza methiyeler düzüyorsunuz…

Bir kurban bayramında “Kobane için direnin” diyorsunuz, ambulansları bile yakıyor yıkıyorsunuz ve  52 can alıyorsunuz. Oysa çoğunuz Kobane nere, rojova nere bilmiyorsunuz…

Dağdaki ağabeyleriniz “silahlanmalıyız, herkes silah almalı, her yere tüneller kazmalıyız” diyor, hemen sonrasında yumuşatarak bunu, “güvenliği artırmalıyız” diye bir kere de siz söylüyorsunuz ve çıkıp “ben silahlanma çağrısı yapmadım” diyorsunuz, yalan söylüyorsunuz.

Gençleri kandırıyorsunuz, gaza getiriyorsunuz, olmayacak hayaller sunuyorsunuz, sonra öldürüyorsunuz kendi elinizle, sonra “bunlar” öldürdü diyorsunuz. Yalan söylüyorsunuz. Anaları siz ağlatıyorsunuz…

Geçip kameralara yalan söyleyenlerin en bariz göstergesi, boncuk boncuk terli halinizle “gençler oyuncak götürüyorlardı, ne suçları vardı” diyorsunuz. Ama ölümden sonra diyorsunuz, onlar ölürken yanlarında olamıyorsunuz. Çünkü onların öleceklerini biliyorsunuz. Bunun için onların yanında olmuyorsunuz. Oysa siz çok seversiniz, bu tür gösterileri. Hazır kalabalık toplanmışken, hem de konu çalıştığınız yerden, Kobane ve Rojova'dan iken, sahi kuzum siz neden o gençlerin yanında değildiniz? Ölmelerini mi beklediniz?

Bak belki siz olsaydınız güvenlik daha sıkı olabilirdi mesela! Siz varsınız diye sizinkiler belki polise “bırakın, halk tedirgin oluyor, arama yapmayın, güvenliği biz sağlarız” demezlerdi mesela. Eni konu milletvekilisiniz ya, göze alamazlar kılınıza zarar gelmesini. Bir de yarın kayıtları izleriz, mutlu oluruz diye Amara Kültür Merkezinin kameraları kayıt yapardı. Gitseydiniz, ölmezdiniz ya! Belki onlar da ölmezdi…

Şimdi artık olan olduğuyla, ölen öldüğüyle kaldı. Katilin kim olduğu tespit edilse ne olacak edilmese ne? Onlarda toprakta, hain saldırıyla şehit olan askerimiz de toprakta, bugün Şanlıurfa Ceylanpınar da şehit edilen yine 2 polis, yarın toprağa girecekler. Fark nerde kalıyor?

Böyle ölümler olduğunda Siyasetin tepesindekiler konuşmasın, her kameraya, konuşmak zorunda olduğunu hissetmesin. Sonra gençler bişey var zannediyor. Kafalarına maske geçirip analarının bacılarının fistanını giyip savaş oyunu oynuyorlar, sonra bazı gençler ölüyor, sonra en acısı analar ağlıyor.

Yapmayın, acık susun lo…

Ahmet SAVAŞ-22.07.2015/ADANA