fakir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fakir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2021 Salı

YİNE Mİ KEDER!


Ne çok sıkıntı biriktiriyoruz bu günlerde! Hayat hep üstümüze üstümüze geliyor! Sabrımızı deniyor desek, çoktan bitti o!

Hiç değişmeyen geçim sıkıntısı var mesela; omzumuzdan hiç inmeyen. Babam “kemer sıkma” politikası lafı geçince haberler gülerdi acı acı. “Daha nereye kadar sıkacağız bu kemeri biz yav?” diye masumca sorardı kendi kendine! Oysa ne kadar sıkarsan, o kadar küçülüyordu sanki bel çevresi. Kör boğaz değil mi, beş lokma versen de doyuyor, bir lokma versen de! 

Ama öte taraftan “kemer sıkma politikası”nı geliştirenlerin kemerleri inadına bir delik daha genişliyordu, garibanın ki bir delik daha daralırken. Ha bire köylüye, işçiye, yoksula vatan için, millet için biraz daha fedakarlık diyenlerin göbekleri şişiyordu. Gariban bir lokmayı koklaya koklaya yemeye kıyamazken, o göbekli politika yapıcılar, “deveyi hamuduyla götürüyordu”. Babam gülüyordu gülmesine ya, yüreğine de ince bir sızı oturuyordu. Çocukları da onunla birlikte “kemer sıkma politikası”nın kobayları olduğu için. Kimbilir belki de geceleri gizli gizli ağlıyordu. Çocuktuk biz unutuyorduk, kıt kanaat geçinmenin sancısını. Ama şimdi baba olunca anlıyor insan, babalar unutmuyordu ve çok utanıyordu delik deşik olmuş kemerlerinden…

Eğitim de sıkıntılı değil mi? herhangi bi yerde rastladığınız iki gencin konuşmalarına kulak verin mesela, gözlerinizi davranışlarından koruyun ama. Yoksa o dakka saygısız tavırlarından inme inebilir. Ne çok bilgi yükü var gençlerin üzerinde. Herşeyden haberleri var, her şeyi biliyorlar, bilmeseler de çabucak öğreniyorlar. Ama bir türlü eğitilmiyorlar. Bir de bilmeyip de biliyormuş gibi ahkam kesenler var. Onların durumu zaten kronik, hiç bir tedaviye cevap veremez onlar. Çünkü cahilliklerinden haberleri yok. Yani kendilerinden! “Sen seni bil sen seni, yoksa patlatırlar enseni” diyordu rahmetli Cem Karaca, bunların enseleri de kalın, patlatmaya güç de yetmiyor. Çünkü hepsi başka ensesi kalınların yanında yalaka, artçı, yancı, dalkavuk, şakşakçı… bunun için de hamileri çok. Siyaset dememe gerek yok herhalde. En büyük ense kalınlaştırma mecrası… Daha da açmayayım şimdi konuyu!...

Sağlık çok büyük sıkıntı bir de! Ne yesek, yapay, sentetik, ilaçlı, zehirli, hormonlu! Saf domatesin tadını unuttuk. O domates, biber ve yumurta üçlüsünün ortaya çıkardığı güzellik menemen mesela. Kaçımız çocukluğumuzdaki tadı bulabiliyor ki! Ne çocukluğumuzun saflığı kaldı, ne domatesin saflığı. Hayatlarımız, güneşte kalmış, ezik büzük domatesler gibi, tatsız, kokuşmuş… Gün aşırı bir başka ağrı yokluyor kaslarımızı, kemiklerimizi. O gün hangisinin şiddeti fazlaysa sahne onun oluyor. bir gün boyun ağrıları arzı endam ediyor, ertesi gün bel ağrısı… bir diğer gün dizleri sızlıyor insanın, ertesi gün dişleri… “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen Kanuni, yediklerimizi görseydi midesi ağzına gelirdi herhalde.... 

Bunları zaten hepimiz biliyoruz. Genel ama yıllardır hiç değişmeyen problemlerimiz! İşte devamına yolsuzluğu ekle, torpili ekle, adaletsizliği ekle…Kendine göre özelleştir, evliliği ekle, ilişkileri ekle, çocukları ekle, ev almayı ekle, arabayı, yazlığı, ekle,... Ekle de ekle… Hep sorun hep sıkıntı…

Yetmezmiş gibi, iki senedir ufacık tefecik bir virüs… ağzımızdan girdi burnumuzdan çıkmadı. Ciğerlerimizi tarumar etti, mezarlığa bile gidemiyoruz cenazelerimizin ardından. Mutasyon geçirip, maske kromozomlarımıza yerleşecek bu gidişle. Maske sabit aksesuar olarak verilecek doğarken. 

Tabi, biz yanlış politikalar yüzünden evde kalmamız gerekirken, çalışmak zorunda bırakıldığımız, aşı ve tedaviyi bile tedarik edemeyip doğru düzgün ve hızlıca paylaştırmadığımız, ve hala bu yüzyılda pazarlardan meyve sebze toplayıp evine götürüp karın doyuran ama sağlıksız beslenen, hastalıklara karşı  dirençsiz kalan milyonları tam anlamıyla adil, hakça bir ücret ve gelir paylaşımı yapmadığımız sürece virüsten kurtuluşumuz yok gibi görünüyor.

Ama rivayet olur ki, virüs, hep garibanın sıka sıka yine de bol gelen kemer deliklerinden daha kolay süzülürmüş içeri, oysa o “kemeri sıktıran” politikacıların göbeklerinde bir dirhem boşluk yokmuş ki zaten nereye yerleşsin! 

Değil mi a canım!






22 Mayıs 2019 Çarşamba

ZULÜM İLE ABAD OLANIN...



Sen bizden değilsin diyerek ne kolay ötekileştirmek! Ayırmak, bozmak, parçalamak…

Can acıtır! Yıkar! Dağıtır! Parçalar! Böler! Yok eder en sonunda!

Toplumların en büyük yarasıdır bu bölünmüşlük düşüncesi ve bölünmüş toplumlar yok olmaya mahkumdur eninde sonunda. Sadece farklı düşünüyoruz, farklı giyiniyoruz ve farklı inanıyoruz diye insanlıktan çıkmadık ya!

Oysa insan olanın eşitliği bastığı toprakta başlıyor. Toprak hiçbirimize ayrım gözetmeksizin üzerinde gezmemize izin veriyor ve belli bir sürenin sonunda, içine çekip, öğütüp tüm izimizi siliyor dünya denilen gölgelikten. Geriye sadece acı, gözyaşı, viran olmuş evler, sahipsiz çocuklar, hiçbir şekilde yeşermesine müsaade edilmeyen umutlar kalıyor. Ezildikçe eziliyor insana verilen dünyayı mamur etme görevi. Ve insan kendisine verilen görevi kötünün de kötüsü bir şekilde ifa etmiş  ve kesesine doldurduğu günahlarla yitip gitmiş oluyor.

Hep söylüyoruz ya hani şu üç günlük dünyada değer mi birbirimizi kırmaya. Diğer taraftan da “sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyor başka bir derviş de, amma dinleyen kim! Kulağına küpe yapan, ibret alan kim? Herkes daha çok mal toplama peşinde, herkes daha çok dünyalığa sahip olma peşinde. Elindeki tüm sahip olduklarını daha fazla hırs için, daha fazla fani zevk için kullanma peşinde! Bunun için ne ahlak kalıyor çiğnenmedik, ne şeref! Ne haysiyet kalıyor ezilmedik, ne gurur! Ne verilen sözler tutuluyor, ne de ahde vefa kalıyor! Yangın öyle büyüyor öyle büyüyor ki ancak kıvılcımlar kendisine sıçramaya başladığında aklı başına geliyor insan oğlunun! Söylediği yalanlar dönüp kendi canını acıtınca “ah” ediyor ama iş işten geçmiş oluyor! Yaptığı iki yüzlülükler dönüp kendi dünyasını da yıkmaya başladığında “vah” ediyor ama tren çoktan kalkmış oluyor!

Lafın hülasası aslında “kimsenin ettiği yanına kar kalmaz” da bakma işte laf kalabalığı yapıyoruz. Çünkü bu herkesin yarası, herkes bundan şikayetçi! Herkesin şikayet ettiği bu derdi çözmek içinse hiç kimse üstüne düşeni yapmıyor. Gözlerimiz hep yüksekte, daha çok, daha çok istiyoruz. Lanet olsun içimizdeki bitmek tükenmek bilmeyen hırsımıza….

Ya birde en çok güvendiğiniz kişiden hem de hiç ummadığınız zamanda yerseniz darbeyi haliniz nice olur. Tam en çok ihtiyaç duyduğunuz anda uzattığınız elinize sırtını dönene ne diyeceksiniz! Bedduaların en ağırını hak etmez mi o sütü bozuk! O kendini kaf dağlarında gören, en ağır şekilde mazlum ahı almayı hak etmez mi?

Hak eder elbette. Hem de sürüm sürüm hayatını sürdürmesi lazım. Hem de kalan bir dünya günü için seni, beni, bizi satanların yeri neresidir diye sorsak ilahi adalet “cehennem” demez mi en harlı korlu haliyle! “o arkadan iş çevirenler yok mu, vay onların haline” diyen bir kitaba inanıyoruz biz. Elbet mazlumun gücünün yetmediği yerde ilahi adalet tecelli edecektir. Elbet günü saati gelince hak yerini bulacaktır. Elbet fakir diye, garip diye, mazlum diye aşağılananlar aşağılık bir azabın içinde bulacaklardır kendilerini.

Ötekileştirmek senin haddine mi vicdansız! Senin kaderine zengin olmak düştü ise o zenginliğini paylaşacağın yerde zulüm için mi kullanıyorsun! Kandırmak için mi günlerini geçiriyorsun! Ya sana kananlar, ya senin gibi şeref yoksunu yaratıkların oyuncağı olup da çıktığı kabuğu beğenmeyenler, yıkılın ulan cehennemin en dar, en dip, en vahşi kuyularına!.. Sizden büyük ALLAH var!

“Zulüm ile abad olanın ahiri berbad olur!” hacı, şimdi gidin az biraz daha günah toplayın da daha da gömülün cehennemin dibine!

Söz de anlayana….


22.05.2019 /Adana

17 Eylül 2015 Perşembe

ACIDAN BESLENEN ACINASILAR


İnsanoğlunun aciz ve güçsüzlüğünü her seferinde yüzüne vuran semavi dinlerin, yine insanı en çok sakındırdıkları tehlike tul-u emel’dir. Yani hırs, bitmeyen istek, doymayan karın ve bir türlü tatmin edilemeyen azgınlıktır. Doğa ve hayat karşısında bu kadar aciz olan bir varlığın aksine bu kadar gaddar, katilce yaşaması ancak içindeki canavarla açıklanabilir.

Bugünkü habere göre Amerika PYD ile Kuzey Suriye‘de ortak harekat gerçekleştiriyor şeklindeydi. Bir kere Amerika’nın kıtalar mesafesindeki bilinmedik topraklarda askeri operasyona kalkışması, doymak bilmeyen bir azgınlığın göstergesidir. Tüm terör örgütlerini silah yönünden besleyen, en ücra köşelerde bile karışıklık çıkartıp sonra daha çok silah satan, en nihayetinde kukla devlet kurdurup ona da silah pompalayan yine Amerika’dır. Kendi eliyle ortalığı bozan, sonra düzeltmiş gibi yapan sonra daha çok bozan yine Amerika’dır.  Bu sayede kaos ve kargaşadan yararlanıp yer altı ve yerüstü ne kadar kaynak varsa hepsini sömüren, sömürdükçe iştahlanan ve bir türlü azgınlığı bitmeyen, dünyaya habire tüketim çılgınlığı pompalayan ve okyanuslar arasında kendini güvenli ve korunaklı ülke vatandaşı konumunda gören Amerikalıları mutlu azınlık yaptıran güç bu Büyük Şeytan’ın ta kendisidir.

Geçmişte bir bahaneyle saldırdığı Afganistan’ın hala düzelmemiş olması, Afrika’da kabile dönemlerinde görülen savaşların hortlaması ve Ortadoğu’da bitmek bilmeyen güç dengesi değişikliklerinin sebebi, hep Amerika’nın haltlarıdır. Myanmarda Budistler tarafından hint okyanusunda ölüme zorlanan, pala ve satırlarla doğranan Müslümanların,  Afrika’nın bambu çadırlarında açlıktan ölen siyahi bebeklerin, ne sebebi belli, ne sonucu tahmin edilebilen savaşlar yüzünden milyonlarca insanın evinden yurdundan atılmasının, göçebe olarak Ortadoğu’dan yollara düşmesinin sebebi de yine Amerika’dır. Uyuyan ve bütün tepki refleksleri alınmış Arabistan Krallarının, arap ülkelerinin, çiğnenen Mescid-İ Aksa’nın, Mısır’ın, Suriye’nin, Yemen’in tek sebebi bu azgın, doymak bilmez, sonu gelmez açlığı yüzünden hiçbir kutsala saygısı olmayan Büyük Şeytan Amerikadır.

Ancak ne tuhaftır ki her ülkenin, herkesin bilmesine rağmen yine de bu sorun çıkarıcı ülkeyle ortak olma, müttefik olma çabası anlaşılır gibi değil. Güya dost olduğu ülkeyi eninde sonunda kaosun içine atan bu şer odağıyla mücadele etmek yerine sürekli olarak mübadele havasında olmak hiçbir ülkenin, toplumun, örgütün lehine değildir. Dün nasıl ki Saddamı ortaya çıkardıysa ve heykeline bile tahammül edilmez hale getirip darağacına gönderdiyse, Bin Ladin’i besleyip sonra güya terörist ilan edip, Afganistan’ı cehenneme çevirdiyse bugün güya anlaşma yapıp ortak ediyor algısı yarattığı Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürtlerinin yarın ağzına s*çmayacağını kafasızlar bilmiyorlar mı?

Sınırları ve nüfusu artmış imparatorlukları ve büyük ülkeleri bölmenin yegane kuralı “milliyet” düşüncesini kafalarına yerleştirmektir. Amerika bunu yıllardan beri her girdiği bölgede yapıyor. Bugün Suriyede olan da tam da budur. Herhangi bir sağlam köke dayandırmadıkları geçmişlerini Amerika sayesinde “milliyet” bulma çabası içine giren acınası Kürtler acaba yarın yine bu Amerika’nın alacağını tahsil etme günü geldiğinde ne yapacaklar. Bugün ite kaka peşmergeleriyle, savaş kazandığı zanneden PYD, Amerika’nın “hep ben veriyorum” biraz da sen ver bakalım” isteğine ne cavap verecek?

Türkiye düşmanlığıyla bütün düşmanlarımızla dost olma yarışına giren dağdaki ve Meclisimizdeki teröristler acaba borçlarını günü geldiğinde ödeyebilecekler mi? Yoksa bugün Türk Kürt diye ayıran şer odağı, yarın onları da Zaza, Ezidi diye ayırmayacağını garantisini mi aldılar.

Bütün P’li grupların yaptığı yanlıştır. Bir vatan ve ülke içerisinde yaşama ve bölüşme idealini baltalamak için ellerinden geleni yapanlar unutmasın ki batan gemiden sağ çıkan zor olur ve batan geminin malları ucuz olur. Amerikan asker ve istihbaratı ile kültürünün girdiği her yerde yozlaşma inanılmaz boyutlara varır. Bütün o kutsallarımız, namusumuz, şerefimiz, onurumuz bile ayaklar altına alınır da ruhumuz duymaz.. Bugün elinizdeki maddi değerleri almak için kapınızı aşındıran köpekler karşısında hem maddiyatınızı hem de maneviyatınızı kaybetmiş uyuz sokak köpeklerine dönersiniz.

Acınacak hale gelirsiniz acıdan beslenenlerin elinde de kıçınızı tuta tuta, bir dilim ekmek için yalvarırsınız sonra!... Demedi demeyin!...



17.09.2015 - Adana

7 Eylül 2015 Pazartesi

SİYAH BAYRAK

Kapı ve pencereleriniz açıkken sıcak bir akşamda sivrisineklerle mücadelenizde ne kadar başarılı olabilirsiniz! Önce bataklığı kurutmanız gerekmez mi! Önce habire yumurtlayan ve yeni sinekler üreten ana sinekleri öldürmeniz gerekmez mi?..

Facebook yine siyaha boyandı. Bayrağımızın rengi paylaşımlarda simsiyah artık. Üzüldüğümüzü böyle belli ediyoruz. Tek renkli tarafımızı, bayrağımızın kırmızısını da siyah yaparak umudumuzu karartıyoruz. Yapmayın! Albayrağı böyle paylaşmayın, rengini karartmayın!

Hakkari Dağlıca’da yine dayanılmaz bir ağrı başladı dün gece. Tüm beynimizi yakan, ve sair diğer her yerimize sıçrayan ateş düştü. Can acıyor! Ve hala konuşarak, “barış” diyerek, “çözüm” diyerek, “milli birlik” diyerek deşiyorlar yaraları.

400Kg patlayıcıdan bahsediyor haber bültenleri. 400Kg patlayıcı toprağa gömülüyor. Taşınması, oraya kadar getirilmesi falan onlardan geçtik de, onca patlayıcının toprağa gömülebilmesi tek insan bozuntusunun yapabileceği şey değil. Aklım almıyor. Beyin hücrelerim yanıyor. İstihbarat çok muamma, çok büyük bir laf gelirdi bana, küçüldükçe küçülüyor gözümde!

Ben ufacık beynimle bu C4’ün nerelerden temin edildiğini, nasıl paketlendiğini, nerelerde zulalandığını, kimlerin yardımıyla taşındığını ve yine kimlerin gözcülüğünde toprağa gömüldüğünü, kimlerin askeri birliğin geçişini gammazladığını düşünebilirken, koskoca istihbaratın, 40 yıllık terör tecrübesi olan ordunun bunu göremeyeceği, bilmeyeceği, engelleyemeyeceği acizliğini göstereceğini düşünmek aptallık olmaz mı?

Ancak maalesef öyle oluyor! Ve bunu birileri çok iyi biliyor! “Barış” derken çok iyi biliyorlar, “analar ağlamasın” derken çok iyi biliyorlar, terörist cenazesine omuz verirken çok iyi biliyorlar, arkalarını bir yerlere “dayayıp”, zevkten kudururlarken çok iyi biliyorlar. Ve onlar o analarla birlikte hiç ağlamıyorlar, “askerde bizim evladımız” diye yalanlarını sıralarken, hiçbir şehit cenazesine katılamıyorlar.

Gerçi katılanlar da çok mu iş yapıyorlar!

Bayrak siyah olmaz ey millet! Kara çalınmaz O’na! Al bayrak bu ülkenin çatısında tüm kızıllığıyla nazlı nazlı dalgalanmalıdır. Dalgalanmalıdır ki bütün hainleri ortasından çat diye çatlatmalıdır! Dalgalanmalıdır ki, baktıkça beyinleri yanmalıdır, gözleri kör olmalıdır. Ay yıldızıyla al bayrakla büyük Türk milleti, buradayım demelidir “mosmor paçavralı” teröristlere. 

Bunca acıya rağmen, kafalarının üstünde her akşam roketler gezerken rahatsız olmayan bölge halkı da kendine gelmelidir. Kime yardım ve yataklık yaptığını görmelidir. Hatta bundan Batı’da gece sosyal medyadan “klavye teröristliği” yapan, ama gün doğunca hiç bir şey yokmuş gibi Batı’nın imkanlarını sömüren, belki yeri geldiğinde kazandığının zekatını “üç beş keleş de bizden olsun” niyetiyle “kalleşe” gönderen ne kadar işçi ve işadamı varsa dibine kadar rahatsız olmalıdır. Rahatsız edilmelidir.

Milliyetçi cephe ise mutlaka ama mutlaka kendine gelmeli ve etkin olmalıdır sahnede! "Çözümse biz yaparız" diyerek kendisini göstermelidir. Kişiye odaklı siyasetten çare gelmediğini, geleceğe dönük stratejilerin, plan ve projelere dair söylemlerin iş yaptığı anlaşılmalıdır artık.


Bugün milliyetçi cephe mutlaka o bayrağı sımsıkı tutmalıdır. Ülkenin altını oyanları, oydukları yere gömecek politikalar mutlaka üretilmelidir. Yoksa mazaallah albayrağımızın rengi de, ay ile yıldızı da karalıktan görünmeyecek hale gelecek!... 

Adana-07.09.2015

Kör Parmağım Gözüne: Ey "kardeşlikten" bahseden sahte "barışçıllar", hanedan parçalanmasın diyen padişahlar özkardeşini öldürmüşken, habire bölücülük yapan "sizinle" kardeş olmak isteyen de kim!

3 Eylül 2015 Perşembe

KUMSALDAKİ KELEBEKLER


Lanet olsun bizim insanlığımıza, vicdanımıza, hayatımıza ve sizin savaşınıza!

Muhtemelen bütün dünya izledik minicik bir bedenin sahilde cansız yatışını. Kimimiz gündemi takip edip siyasi nutukları okurken, kimimiz sevgilisine özlü sözler ararken, kimimiz öğle molasında emperyal hamburger ve kolayı mideye indirip internette sörf yaparken… ama hepimiz ekrandan izledik! Hissedemedik ıslaklığı, soğukluğu!

Sonra hep birlikte yarış yaparcasına paylaşmaya başladık özlü sözler eşliğinde. Önce fotoğraf, sonra cehennem ve ilahi adalet hatırlatmaları, sonra ağlak ikonlar eşliğinde… ama hiçbirimiz duyamadık o botun batma anındaki çığlıkları, o bebeğin korkudan ağlamalarını, haykırışlarını…

O sırada kim bilir birinin sırtında roketatar menzildeki evlerden birini nişan alıyordu, büyük gürültüyle patlayan silahlar bombalar korkulu rüyaların arasında kim bilir kaç bebeği daha öldürüyordu! O sırada kim bilir birileri kazıyordu toprağı, mayın döşüyordu, kim bilir kaç bebek babasız kalacaktı patladığında! O sırada kim bilir canımız sıkılıyordu bilmem kaç ekran TV’mizin karşısında yarı çıplak showları izlerken! O sırada kim bilir oğlumuz son model bilgisayarında hayali kahramanlarla savaş oyunu oynuyordu, gerçeğinin çok acıttığını bilmeden öldürüyordu hayalinde! Ve o sırada kim bilir içkisini yudumlarken kaç silah tüccarı anlaşma imzalıyordu, ya da kaç insan taciri daha çok nasıl sığdırırım insanları lastik bota diye itekliyordu insanları saman balyası gibi! Yazıklar olsun yaşantımıza!..

Bindikleri lastik botta muhtemelen o kısa ömürlü kelebeğin yeri bile yoktu. Anasının veya babasının kucağındaydı onun yeri. İnsan taciri tarafından “insan” bile sayılmıyordu belki de! Yok hükmündeydi kim bilir!

Yaşadığı iki üç senelik ömürleri ile dünyadan ne kadar razı olabilirlerdi ki! Ne kadar haklarını helal edebilirlerdi bize! Belki de hiç gülmemişlerdir hayatlarında, hep korkmuşlardır, hep saklanmışlardır. Biraz olsun gülebilmek umuduyla binmişlerdir o lastik botlara! Gülüşleri kundakta meleklere kalmıştır belki de! Lanet olsun bizim kahkahalarımıza!

Dün bir dram yaşandı Akdenizin karanlık sularında, karanlık vakitlerde! Kelebekler kucaklardaydı, rengarenk gülsünler, rengarenk yaşasınlar diye umutla çıktıkları yolun, ölüm olduğunu nerden bilsinlerdi. Uçacakken kumlara nefessiz çakılıp kalacaklarını nerden bilsinlerdi. Lanet olsun bizim bilgimize de, teknolojimize de!

Hep senin suçun bunlar ey doymayan nefis, ey doymayan karın! Bir varken hep beş istemenden kaynaklı bu ölümler ey para babası emperyal sömürücüler! Hep senin doymak bilmeyen hırsınının sonucu bu insanoğlu! Hep bana Rabbena demenin suçu bu ey Müslüman! Yanı başında savaş varken senin Pariste koca bir otel kiralamanın suçu bu Arap Kralı! Lanet olsun bizim Müslümanlığımıza!

Öyle yüzükoyun yatarken gözünden perde kalkıp acaba gösterildi mi kendisine karanlık, koca göbekli doymak bilmeyen katilleri . Ya da zaten biliyor muydu “kelebek” ömrünün bu kadar kısa olduğunu! Yaşasa da dünyanın daha berbat hallerini göreceğini! Yaşasa da yaşadığına pişman olacağını!


Kimbilir! Merak ediyorsak sorarız Mahşer meydanında artık. Tabi insaf edip de konuşmamıza izin verir, bir çırpıda sorgusuz sualsiz O da bizi boğmazsa!

Adana-03.09.2015


Kör Parmağım Gözüne: "İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz." der Atsız...

7 Mayıs 2015 Perşembe

BULGUR VE TARHANA AŞKINA


Yine seçme “özgürlüğümüzü” kullanmanın arifesindeyiz.

Dikkat ediyor musunuz tüm “seçilmeye” hevesli zatların ağzında “fakirlik”, “yoksulluk” ve işsizlik var. Ve yine dikkat ediyor musunuz geçen dört sene boyunca uyuyan bütün “zenginler” uyandı ve “fakirler” üzerinden oy istemeye başladılar. Hayırlısı olsun..

Acaba bu ülkenin çöken adalet sistemi, bozulan emniyet gücü, sinen pusan askeri otoritesi, demokrasi, gittikçe yükselen ırk, mezhep ve din ayrımcılığı gibi sorunlar “zenginleşince” çözülecek mi?..

Fakirlik ve yoksulluk dışındaki sorunların tamamı asıl sorundur bence. Bu ülkede birliği, saygıyı ve güveni tesis edebilirseniz; bölüşmeyi, paylaşmayı ve uçurumsuz zenginliği de tesis edebilirsiniz. Gene de “Siz” bilirsiniz…

Her bireyi iş sahibi yapıp herkesi aynı oranda zenginleştiremeyeceğinize göre, ayrıca hayvani hırslarımızdan dolayı mutlaka ama mutlaka ötekinin malında gözümüz olacağına göre “zenginleştirmek” çözüm olmayacak.

Ancak her zaman acımayı ve acındırmayı seven bir millet olduğumuz için, “onlar” acıdıkça “bizler” seviniyoruz. “Bizim” acılarımız üzerine çöreklenerek daha fazla nasıl mutlu olabilirim diyen “550” kişi sayıyorum ben. Başka bir anlamı yok bu özgürlüğün. Bu “550”’nin her birinin peşine takılan biner kişiden, tut ki 550 bin, alın size mutlu mesut azınlık. Peki çoğunluk?... Hayırlısı olsun.

Anasınıfı ve yabancı dil hazırlık gördüğünü de varsayarsak bir lisans mezununun tam 18 sene eğitim alması gerekiyor. Peki mezun olduklarında 18 sene de öğretilmeyen tek şey ne?... El pençe divan durmak, el etek öpmek… Yapabiliyorsa bir yerlerde “asgari ücretten” biraz hallice bir maaşla işe başlıyor. Her an çıkarılma, işine son verilme korkusuyla. Bu mudur “sizin” eğitim, huzur, refah, daha yaşanabilir bir ülke dediğiniz…

Bakın “hiçbirisi” gidip fabrikatörlerden, büyük esnaflardan ve şehirlerin zengin kesimlerinden “istemiyor”. Çünkü onlar bu ülkede devede kulak, bi manası yok çoğunluğun yanında, bu sahnede “yok hükmündeler”. Bir de onları kandırmak zor herhalde. “Senin çocuğun işsiz kalmayacak” diyen bir siyasetçiye, “benim çocuğum zaten kolej mezunu azizim, seneye Amerikaya uçuyor MBA için, sonra bi fabrika zaten onun , ha ha ha” dediğini düşündüğünüzde…. Boşverin düşünmeyin, beyniniz acıyor sonra… Hayırlısı olsun….

Annem “aç mezarı var mı bi bak hele” derdi bana! “İnsan rızkı kadar pay alıyor dünyadan” diye de gayet “felsefik” açıklamasıyla kapatırdı ağzımı. Bulgur pilavına kaşık sallayıp, tarhanaya biraz daha tuz atıyorduk o zaman. Tamam durum o kadar vahim değil benim için ama, daha vahim olanların karşısına çıktığınızda “siz” hiç inandırıcı olamıyorsunuz. Sizin aş, ekmek, iş vaatlerinizi çoktan yemiş, yutmuş gariban, dönüp küfrediyor bir de düzenin içine.

Hayırlısı olsun diye diye bitirmek isterdim ama… galiba “hayırsızların” altında hayır aramakta “fakirliğin” daniskası… Yersen…

 “Umut fakirin ekmeği, ye Memmed ye!”

Kör Parmağım Gözüne: Üstteki resimler eski seçim afişlerinden alıntıdır, "aman tarafım belli olur" korkusuyla parti isimleri kapatılmıştır. Açlık, fakirlik ve yoksulluk babında bir değişiklik olmadığının tespiti için yazıya dahil edilmiştir.