siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2017 Cumartesi

BIKMAK VE UMUT ETMEK


        Aslında taban tabana zıt bu iki kelimenin düşününce ve ilişkilendirince bana bu kadar yakın geleceğini, ve tek bir sonuca götüreceğini tahmin etmezdim.

Hayatınızda birinden, bir şeyden, bir durumdan bıkarsanız, daha iyisini görmeyi veya daha iyisine sahip olmayı umarsınız. Bu da sizi tek bir sonuca götürür: Değişim!
Ancak şart, daha iyisini istemektir. Eğer bıktığınız şeyden veya kimseden daha iyi bir alternatif yoksa, daha iyi olmayacağını düşünüyorsanız, aynı durumda kalmayı yeğlemek daha akıllıcadır.
2002 öncesi Türkiye’sinde halkın bıkkınlığı da, umudu da zirve yapmıştı. Değişim başlamak üzereydi. Değişim, olması beklenenin umudu, bıkılan durumdan kat be kat üstün olduğu için gerçekleşti.
Ancak on beş yıldan beri yine bir bıkkınlık ve değiştirilme isteği olsa da, belirttiğimiz durum nedeniyle, yani gelecek olandan beklenenin mevcut durumdan daha iyi olmayacağı gerçeği, hali hazırda var olan durumu sürdürmeyi daha akıllıca kılıyor.
Lafı döndürmeden direk söylemek bazen daha rahat oluyor!
On beş yıldan beri muhalefetin yaptığı tek şey havanda su dövmek! Önüne konulanla oynuyor, onu yiyiyor, beğenmezse mızmızlanıyor sadece. On beş yılda birçok seçim kaybetmelerine rağmen kendilerine bir türlü çeki düzen veremeyen yılların liderleri, politikacıları acaba sürekli “hayır” pozisyonunda kalmalarının ve politika üretememelerinin nedenini kendilerine soruyorlar mı? Merak ediyorum; onların da bıkkınlıkları ve umutları var mı?
Evet 2002 yılında ortaya çıkan iktidar, güçlü görüntüsü ve sağlam politik söylemleriyle, bahsettiğimiz umudu yeşertti ve kazandı! Daha o seçimin hemen ertesi günü toplanıp, durumu gözden geçirip bir sonraki seçimde, aday olsun, altyapı olsun, örgütlenme ve çalışma olsun her şeyi yeniden ele alması  gereken muhalefet üst üste girdikleri seçimlerde hezimet yaşadı.
Her ne kadar “yönetim sisteminin değişiyor olması korkusu” ile referanduma karşı çıksalar da atladıkları bir gerçek var: Seçme ve seçilme hakkı kimsenin elinden alınmıyor. Okuduğum kadarıyla Cumhurbaşkanlığı’nın babadan oğula geçeceği ile ilgili de bir madde bulunmuyor. Yani hür her vatandaş şartları karşıladığı müddetçe çıkıp Cumhurbaşkanlığı’na aday olabilir. Ve iyi çalışıp da, bizim “umudumuzu” artırıp da “bıkkınlığımıza” bir çözüm olursa neden seçilmesin ki! 
Geçmişe baktığımızda koalisyon hükümetlerinin durumu zaten ortada! Ömrü bir seneyi geçen koalisyon hükümeti yok! Dolayısıyla bu dönemlerde Türkiye’nin karar alma mekanizması çökmüş. Gelişmekte olan ve henüz kurumları tam anlamıyla oturmamış devletler için bir gün, seneler kıymetinde olabilir. Koltuk hırsından vazgeçemeyen siyasilerin kısır politikalarla, silahlı kuvvetlerin elinde oyuncak olduğu da unutulmamalıdır. Mevcut parlamenter sistemin işleyebilmesi için partilerin tek başına iktidar olup, meclis kararları için yeterli çoğunluğa sahip olması ve güya tarafsız Cumhurbaşkanı ile uyumlu çalışması gerekir. 
Bu kadar şart sağlandıktan sonra sanırım ben de bu ülkeyi yönetebilirim!
Şaka bir yana, bu şartların oluşması zaten mümkün değil. Siyasetin içinden gelen tüm Cumhurbaşkanları mutlaka az veya çok taraflıydı zaten. Nihayetinde gökten zembille inmediler. Elbette ki içinde yetiştiği siyasi gruba içten içe de olsa sempati beslemeye devam edecektir. 
Dışardan seçilmiş Cumhurbaşkanı ile ne yaşadıklarımız ise ortada! Kırmızı ışıkta durması, bütçeyi delmemesi, tasarruflu olması insani tarafları olmuş olabilir; ancak tamamen kapalı, tabiri caizse dünyadan bi haber, gelen her düzenlemeye kapıyı kapatan bir Cumhurbaşkanı ile Devlet yönetimi yapılamayacağı da açıktır. Öyle de oldu zaten. 
Milleti bıktırdılar en sonunda!
Yani bir umuttan doğan ve durumun yarattığı bıkkınlıktan kurtulmak istemenin sonucuydu son on beş yılda yaşadıklarımız. Muhalefet boş konuşmayı bırakıp, ülkenin çarklarını döndürecek politikalar, güçlü liderler önümüze çıkarmalı ve umutlarımızı artıracak söylemlere girişmeli ve bunu eylemlere dökmelidir. Tabii eğer lütfedip millet ne istiyor diye dinlemeyi öğrenebilirlerse.
Yoksa sistem kurallar bütünüdür. Onu tıkayan da, önünü açan da insanlardır.
Sistemi yürütecek olan seçilmişler kendi benlik ve hırslarından sıyrılıp, vatan millet sevdası ile düşünmedikleri ve çalışmadıkları sürece sistem ne olursa olsun kar etmez. 
Kazanıyorsan daha çok kazanmak için politikalarını geliştirmelisin. Kaybediyorsan kendini dinlenmeye ayırıp oturduğun koltuğu terk etmeyi bilmelisin. Hatta bu siyasete her nerde başlıyorsan önce bunu öğrenmelisin.
Gerisi benim gibilerin umudumu çalmaktır.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

SORGULAMAYINCA


Ooooo beynim allak bullak! Yetişemiyorum artık haberlerin birbiri ardına gelmesine.

Bir zamanlar ben de siyasetinden ekonomisinden bir parça öğrenebilir miyim diye ana haber bültenlerinin müdavi miydim. Aynı haberleri diğer kanalda, ötekinde izleyip yorum farkına bakıyordum, perspektifim genişesin diye…

Genişlemedi perspektifim! Göbeğim genişledi sayelerinde!

Her ne kadar değişik pencerelerden hayata bakıyorum anlayışı önceleri polyanna mutluluğu verse de, sonradan anladım ki o pencerelerin hepsi, birinin arka planda nasıl gördüğü. Ona gözlerimi kapattım!

Şimdi görmek istediğimi görüyorum, duymak istediğimi duyuyorum.

Ben ne kadar, vatan millet aşkına yansam da, hak özürlük konusunda kendimi sempatizan yapsam da, birileri bu ülkede işçinin sırtından geçinmeye, vatan millet nutukları atıp vatanın milletin altını oymaya devam ediyor.

Kapattım televizyonu artık. Ana haber bülteni saatinde yürüyüşe çıkıyorum. Ohhhh mis gibi temiz hava!...

En kapsamlı, en bilgili, en gündem oluşturan açık oturumların sonunda ana avrat çıkıyor piyasaya!

Tarih, hatun cariye üzerinden yürütülüyor.

Ekonomi desen içmeye ayran yokken tahtarevan aramak gibi geliyor sıçmaya!

Spor desen Fenerbahçe gene şampiyon olamadı! Ağlamadık ama ne bilim insanın zoruna da gitmiyor değil!

Oturalım çocuklarla Gumball izleyelim o zaman. Hiç olmazsa aptal aptal gülüyoruz. Neşemiz olsun!
Sorgulamayınca böyle oluyor.

Senin yerine sorgulayan, araştıran, düşünen ve konuşan adamları ağzı açık ayran budalası gibi izlemeye devam ediyorsun.

Sonra onlar kızarmış tavuğu midelerine gömerken hepimiz Şaban misali camın arkasından suyuna ekmek banıyoruz.

Üstüne bir de para veriyoruz! Ekonomiyi de çok iyi biliyoruz ya!

18 Kasım 2015 Çarşamba

NAMUSUM VE ŞEREFİM ÜZERİNE


Dün yemin ettiler. Gün boyunca. Ark arkaya hepsi önlerindeki metni okudu. Kimi üzerine basa basa, kimi hızlıca geveleyerek, kimi kendince bazı kelimeleri eğip bükerek and içtiler bir kere daha!

Yemin etmekle birlikte kazandıkları olanakların boyutunu ben bilmiyorum. Hep bahsedilen makam arabaları, sağlık harcamaları, nerdeyse bedava meclis yemekleri ve kıyak emeklilikleri ancak biz fakirlerin dilini yorar.

Eğer bunca para, makam ve saltanat varsa, üzerine yemin ettikleri “namus ve şerefin” öyle ak pak kalmayacağını kendi aciz aklımca idrak edebiliyorum ama.  

Namusu bir kenara bırakırsak, şeref üzerine edilen yemin yarından itibaren odalarını doldurmaya başlayacak yalakaları, ihale takipçilerini, işgüzarları engellemeye yetmeyecek muhtemelen. Az biraz destek olması karşılığında milyarlar teklif edilmeye başlayacak kapalı zarflar içinde. “Hadi şu işin önüne taş koymayı bırak” diyecekler, bir daha seçilmeme kaygısıyla korkutacaklar.

Sonra bir değil, iki değil üçüncüde vicdan susacak, baş eğilecek ve avuç açılacak. Namusuu bırakalım bir kenara. Şeref yoksunu olanlar pis pis sırıtmaya başlayacaklar.

Henüz sırtlarını dayadıkları terör örgütünden bir türlü kopamamışlar bile “şeref” üzerine yemin etiler dün! Kimisi çok hızlı geveledi, kimisi Türk Milletini “Türkiye Milletleri” yaparak okudu ama okudu işte. Ve böylece milletvekili oldular haybeden. Haybeden kucak dolusu maaş almaya başladılar. Mecburen meclisin işlevini yerine getirecek komisyonlarda da görev alacaklar. Yani idaremize de dolaylı olarak el atmış olacaklar. Düşünebiliyor musunuz? Devlet bütünlüğünü yıkmaya çalışanlara altın tepsi içinde oyun alanı açıyoruz. Biraz daha örgütlensinler ve örgütlerini geliştirsinler diye maddi imkan ve sosyal statü veriyoruz. Vay bizim aklımıza!

Devletin ve milletin bekası için her ferdin önce vatan sevdalısı olması gerekir. Önce vatan için bayrak için ölmeyi göze alabilmesi gerekir. Her fırsatta kim olduklarını sürekli ima edenlere vatan nimetlerinden bunca pay verilmesi ne kadar doğrudur. Her fiiliyatında yıkmaya çalışan, ama sürek olarak lafta "barış ve hürriyet" sevdalısı yalancıların şerefi nasıl bir şereftir ki yemine engel olmuyor. O şeref nasıl bir şereftir ki durmadan yediği kaba pislemeye dürtüyor bu zavallıları. Bu kadar midesi geniş bir ülke ne zaman olduk biz! Bunca hainliği nasıl kaldırabiliyor, ve daha "Türk" demeyi bile zul sayanlara biz "sayın" demeye başlıyoruz. Vay ki vay bizim milliyetçiliğimize

Bir kere daha milliyetçisi, bölücüsü, solcusu, sağcısı, muhafazakarı, işbirlikçisi, lafçısı, tokatçısı, imanlısı, yobazı, namuslusu ve şereflisi yemin etti. Biz de yemin edelim o zaman!

“Bütün hepsinin takipçisi olacağımıza, nerde bir hain görsek ifşa edeceğimize, yalancının yüzüne “yalancısın” diyeceğimize, tokatçının yüzüne “tokat” atacağımıza, teröristi “it” yerine koymayacağımıza  Büyük Türk Milleti önünde namusumuz ve şerefimiz üzerine  and içiyoruz.”

Oldu mu?

27 Ekim 2015 Salı

SEN BİLİRSİN


Yönetenlerin seçilmesi paravan arkasında, kapalı zarf ve sandıklarda gizli olarak yapıldığı için seçme hürriyetine karışacak değiliz. Herkesin seçimi özgürdür ve öyle de olmalıdır. Ancak seçim sonuçları açıklandığında bireysel olarak kullandığımız oy genelimizi ilgilendiriyor. Bu açıdan bakıldığında verilecek her oy değerlidir ve aynı partiye oy vermiş veya vermemiş diğer seçmenleri de direk etkiliyor.

Ülke olarak başarısız 7 Haziran seçiminden sonra bir kere daha sandık başına gideceğiz. Başarısız olması öznel bir eleştiridir. Kimine göre başarısızlık olmayabilir. Ancak oy verme oranı, seçime katılma ve söz sahibi olma açısından başarılı da olsa, oy bir kere sandığa düştükten sonra artık başarı veya başarısızlığın mimarları da seçtiğimiz kişiler oluyor. 7 Haziran sandığından kalıcı ve güçlü bir hükümetin çıkamamış olması demokratik zaaf olarak nitelendirilemez. Aksine sandıktan çıkan sonuç yönetimi paylaşma ve “ben de varım” demenin güzel bir örneğiydi. Maalesef siyasi kişiliklerin düştüğü zafiyet ve hırs sonucunda istenilen katılımcı yönetim oluşturulamadı. Artık umutlar 2 Kasım sabahına!

Burada Türkiye seçmeninin iyi okuması ve değerlendirmesi gereken nokta, gelecek olmalıdır. Çünkü henüz bir sene önce, bu olanları zannımca hiç kimse tahmin etmiyordu. Herkes ve her çevrede, siyasi yapılanmalarda ve sivil örgütlerde çatışmasızlık ve akan kanın durması umudu iyice artmış ve artık bu illegal devlet düşmanı yapılanmanın son bulduğu kanaati oluşmuştu. Karşılıklı iyi niyet beyanatları, kol kola yapılan açılışlar, kabuller birer zeytin dalıydı. Ancak umudun tükenmesi kısa sürdü. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ertesinde böylesine bir kavganın tekrar alevlenmesi ve çok sıcak bir yaz geçirmemiz, sizde de barış adına ne varsa yapılan, hepsinin yalan olduğu kanısı uyandırmıyor mu? İmzalanan mutabakatların, durdurulan emniyet birimlerinin, saklanan istihbarat raporlarının aslında bölücü örgüt için bir toparlanma ve stok yapma sürecinden başka bir işe yaramadığını üzülerek görüyoruz. Güneydoğuda cephaneliğe çevrilen evlerin, terörist haline getirilen çocukların hep bu barış yalanın arkasında gizlice planlandığını bilmeyen kalmadı sanırım.

En sonunda egemenliğin tehlikeye düşmesi, uzantı siyasi parti tarafından habire mazlum edebiyatının yapılması ve bu sayede oy avcılığına soyunulması demokrasimizin ne kadar içler acısı durumda olduğunu göstermiyor mu? Mikrofonu her eline alan parti liderinin halkı diğeriyle korkutması hangi miting jargonunda yer alır. Kah bölünmekle, kah savaş alanına çevrilecek il ve ilçelerle, kah fakirlikle ve bozulacak eğitim sistemiyle korkutulan halk acaba tercihini belirlerken hangisini göz önüne alacak? Oysa miting meydanları vaatlerin açıklandığı meydanlar olmalı, yarına dair huzurun, hoşgörünün ve umutların söylendiği meydanlar olmalı. İmam mikrofonu eline aldığında cehennemi anlatmamalı, cennetten bahsetmeli  ki neşeyle koşalım sandıkların başına. Oy verdiğimizde, oyun bize terör, şiddet, fakirlik, yoksulluk olarak geri döneceğine eminsek, kara kaşınıza kara gözünüze mi oy vereceğiz Allasen!

İşte bu, zaten varolan kararsızlık ve “al birini vur ötekine” sahnesinde oy vermeye gideceğiz. Vatan millet aşkına yanıp tutuşurken, birer birer söndürülen vatan millet aşığı hayatların üzüntüsüyle oy vereceğiz. Bölünmez bütünlüğümüzü değil korumak, ağızlarına bile alamasınlar diye oy vereceğiz. Toprağından suyundan faydalanıp da yediği yere pisleyenleri temizlemek için oy vereceğiz. Güvendikleri ağabeylerine “sizin ne haddinize bize karışmak” demek için oy vereceğiz. Bayrak için, vatan için, millet için, Orta Asya’dan gelip de kanıyla canıyla bu toprakları sulamış atalarımızın mirasına sahip çıkıyoruz diyebilmek için oy vereceğiz. Biz biliyoruz kime oy vereceğiz. Gerisini SEN BİLİRSİN, TÜRKİYE!


24 Temmuz 2015 Cuma

DEVLET OTORİTESİ


“Vatan bir bütündür bölünemez! Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır! O satıh bütün vatandır!”

Muhtemelen herkes bu meşhur sözleri biliyordur. Vatan sevdasının aşılanması gerektiği, bölünmezliğin tek amaç olması gerektiği, bölünürsek yok olacağımız düşüncesi sınırlar içerisinde yaşayan ve kendini bu vatanın bir ferdi olarak gören herkese öğretilmesi gereken yegane kural olmalıdır.

İçimizde birbirimize düşmanlığı bırakıp dışarıdan gelecek hertürlü dinsel ve etnik ya da emperyal tehlikeye karşı uyanık olunmalıdır. Burda kişisel veya kitlesel menfaatlerin önünde vatan menfaati ön planda tutulmalıdır.

Bu kadar sosyolojik analiz yapmak yeter! Bu havanda su dövmekten başka bir işe yaramaz.

Güney sınırımızın yarısında lüks tatil sitelerinde, otellerde güneşlenen insanlar mı vatan sevdası taşıyor, yoksa diğer yarısında kevgire dönmüş sınırımızda tank top sesinden artık rahatı kaçan insanlar mı vatan sevgisi yaşıyor.

Yarı sınırımız emperyal güç tehlikesi altında lüksten taviz vermezken, diğer yarımız dinsel etnik savaşın içinde kıyılıyor. Vatanın bölünmesi düşünülemezken Güneydoğu illerimizde sadece kamu kurumlarında Türk Bayrağı’nı görmek pratikte çoktan bölündüğümüzü göstermez mi? Orda yaşayanlar, gerek PKK tehdidi yüzünden gerekse yalan ve yanlış yönlendirme yapan yine PKK güdümlü HDP yüzünden  vatanına hiç olmadığı kadar zayıf bağlarla bağı artık.

“Bayrak inmez vatan bölünmez” diye bizler batıda sloganlar atarken, askeri birliğin bayrağı indirilip, Güneydoğu Anadolu’nun ismi kendilerince çoktan Kuzey Kürdistan olarak lügatlaştırıldı. Artık devletin askeri gücünden ve otoritesinden çekinmek bi kenara, dağ başından “şehirlerinizi yakarım yıkarım ha!” diye tehditler savurma bile sıradanlaştı. 

Bunca askeri güç ve techizata rağmen, övündüğümüz bordo bereliler ve özel harekatçılara rağmen, sınırın heryerinin delik deşik olması, gözümüzün önünde, Suriye’nin kuzeyinde kanton birleştirme faaliyetleri yapılarak devlet kurulmaya çalışılması onlar için elbette kahramanlık olacaktır.

Arkasından ağlayacağımız onca şehidimiz ve masum vatandaşımız varken, çiçek böcek hikayesiyle, park kuracaktık biz uydurmasıyla, kitap götürüyorduk, çuvallarımızda oyuncak vardı bezirganlığıyla bölmeye ayrıştırmaya odaklanmış gençlerin ölümü için “yas” isteyebilecek kadar yüzsüz Cumhuriyet savunucularının olması da ayrı bir utanç vesikasıdır. 

Kilisin hemen karşısından açılan ateşle "vurulup tertemiz alnından uzanıp yatan" Astsubay’ın intikamı için kalkan uçakları, ateşlenen topları “aman ha savaş olmasın, biz karşıyız” diyecek kadar Türkiye Partisi’dir bunlar. Bir astsubay’a karşı bir teröristin öldürülmesi de intikam falan değildir bence ama neyse!..

Tüm satıh olarak vatanın savunulması, gerekirse sınır ötesine geçilmesi, gerekirse orda konuşlanılması yok yere savaş çıkartmak değildir. Bu vatanı korumak için elindeki korkutucu gücü kullanmaktır. 

Suriye'de tampon bölge oluşturulması hem Suriyeli Mültecilerin sınır dışında konaklaması için bir alan açılması, hem adı P ile başlayan tüm terör örgütlerinin Kuzey Suriye’de yapmak istediklerinin önüne geçilmesi, hem de IŞİD ya da DAEŞ denilen terör örgütünün önünün alınması hususunda elzemdir ve acildir. Buna karşı çıkmak da vatan hainliğidir bence…


Velhasıl kelam ateş tüm vatana yayılmadan söndürülmeli, iki molotofla kendini adam zanneden fistanlı teröristlerin hadleri bildirilmelidir. Topyekün temizlik harekatı başlatılmalı, yıllardır üreyen haşere ezilip yok edilmelidir. Vatanına hainlik edenlerin cezası ölümdür! Uygulanmalıdır!...

Ahmet SAVAŞ-24.07.2015/ADANA

Kör Parmağım Gözüne: Tam da HDP'nin istediği gibi Meclis'in toplanmasını isteyen, tam da HDP'nin istediği TSK'nın başlattığı operasyona "savaşa karşıyız" diyerek kulp takmaya çalışan Türkiye Partisi bilin bakalım hangi parti!

22 Temmuz 2015 Çarşamba

ACIK SUSUN LO...


Kardeşlikten bahsediyorsunuz ama vatanı bölmeye çalışıyorsunuz…

Birlikten beraberlikten bahsediyorsunuz ama yıkmaya çalışıyorsunuz…

Sürekli ellerinizde silahlar karanlık pozlar veriyorsunuz. Daha seçimin ertesi gününde köy korucularına ‘defolup gidin’ diyorsunuz…

Siyasetin, diyologun öneminden bahsediyorsunuz, ama hep istiyorsunuz, bir kere olsun verme tarafında değilsiniz, teröre bir kere terör diyemiyorsunuz mesela…

Bu vatanın tüm sınırlarında görev yapan “askerimize” ağız ucuyla rahmet diliyor, yol kesip, araç yakıp, şantiye basıp, bebek öldüren koftiden gerillalarınıza methiyeler düzüyorsunuz…

Bir kurban bayramında “Kobane için direnin” diyorsunuz, ambulansları bile yakıyor yıkıyorsunuz ve  52 can alıyorsunuz. Oysa çoğunuz Kobane nere, rojova nere bilmiyorsunuz…

Dağdaki ağabeyleriniz “silahlanmalıyız, herkes silah almalı, her yere tüneller kazmalıyız” diyor, hemen sonrasında yumuşatarak bunu, “güvenliği artırmalıyız” diye bir kere de siz söylüyorsunuz ve çıkıp “ben silahlanma çağrısı yapmadım” diyorsunuz, yalan söylüyorsunuz.

Gençleri kandırıyorsunuz, gaza getiriyorsunuz, olmayacak hayaller sunuyorsunuz, sonra öldürüyorsunuz kendi elinizle, sonra “bunlar” öldürdü diyorsunuz. Yalan söylüyorsunuz. Anaları siz ağlatıyorsunuz…

Geçip kameralara yalan söyleyenlerin en bariz göstergesi, boncuk boncuk terli halinizle “gençler oyuncak götürüyorlardı, ne suçları vardı” diyorsunuz. Ama ölümden sonra diyorsunuz, onlar ölürken yanlarında olamıyorsunuz. Çünkü onların öleceklerini biliyorsunuz. Bunun için onların yanında olmuyorsunuz. Oysa siz çok seversiniz, bu tür gösterileri. Hazır kalabalık toplanmışken, hem de konu çalıştığınız yerden, Kobane ve Rojova'dan iken, sahi kuzum siz neden o gençlerin yanında değildiniz? Ölmelerini mi beklediniz?

Bak belki siz olsaydınız güvenlik daha sıkı olabilirdi mesela! Siz varsınız diye sizinkiler belki polise “bırakın, halk tedirgin oluyor, arama yapmayın, güvenliği biz sağlarız” demezlerdi mesela. Eni konu milletvekilisiniz ya, göze alamazlar kılınıza zarar gelmesini. Bir de yarın kayıtları izleriz, mutlu oluruz diye Amara Kültür Merkezinin kameraları kayıt yapardı. Gitseydiniz, ölmezdiniz ya! Belki onlar da ölmezdi…

Şimdi artık olan olduğuyla, ölen öldüğüyle kaldı. Katilin kim olduğu tespit edilse ne olacak edilmese ne? Onlarda toprakta, hain saldırıyla şehit olan askerimiz de toprakta, bugün Şanlıurfa Ceylanpınar da şehit edilen yine 2 polis, yarın toprağa girecekler. Fark nerde kalıyor?

Böyle ölümler olduğunda Siyasetin tepesindekiler konuşmasın, her kameraya, konuşmak zorunda olduğunu hissetmesin. Sonra gençler bişey var zannediyor. Kafalarına maske geçirip analarının bacılarının fistanını giyip savaş oyunu oynuyorlar, sonra bazı gençler ölüyor, sonra en acısı analar ağlıyor.

Yapmayın, acık susun lo…

Ahmet SAVAŞ-22.07.2015/ADANA




21 Temmuz 2015 Salı

BUYURUN BURDAN PATLATIN! (Bir Suruç Yazısı)


Sınırları kevgire dönmüş bir ülkenin güllük gülistanlık olması da beklenemez zaten! 

Sonunda sınırın diğer tarafındaki ateş içimize düştü. 28 genç (herkim olursa olsun) parçalandı!

Olaya ironik bir biçimde ırk kavgası açısında bakmak bu aşamada doğru değil! Başkasının (ki bu başkaları hala bu ülkenin vatandaşları) acısı üzerine bina edilen mutluluklar kalıcı değildir. Kan ve gözyaşıyla sorun çözmek İNSAN olanların yapacağı iş değildir.

Suruç’ta yaşananlar tam anlamıyla bütünlüğün damarına saplanmış keskin bir bıçaktır. Ancak öfke tek taraflı büyümüyor. HDP,PKK, YPG, YPJ kendisine yanlış yandaş seçmiştir. Yıllardır Ortadoğu ülkeleriyle kedi-fare oyunu oynayan Amerika bu öfkenin baş aktörüdür ve bu aktörün ne kadar  aşağılık bir plan kurguladığını göremeyen militarist bölücü Kürtler nankördür.

Henüz açılım süreciyle kendilerine verilen inanılmaz ifade ve saçmalama özgürlüğünü hazmedemeyenler beylik olmadan devlet hayaline girişiyorlar ve hali hazırda hala meşru bir devlet olan Suriye’nin kuzeyinde rüyalar görmeye devam ediyorlar.

Mevcut baskın faktör Türkmen ve Sunni Arapların çoğunlukta olduğu Kuzey Suriyede ortaya çıkan DAIŞ (IŞİD) yegane birlik ve beraberliği zayıflatmıştır. Ortaya çıkış amacına uygun hareket ederek Merkezi rejimden uzakta ve nispeten daha sakin olan Kuzey Suriye’yi karıştırmış ve görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Bu esnada malum Kürtlerin kulağına malum yalancı ABD, ‘devlet olma’ hayalini fısıldamış ve silahlandırmıştır. Sahneden çekilme zamanı gelen DAİŞ yine, ABD tarafından havadan bombalanarak ve ikmal hortumları kesilerek zayıflatılmış görüntüsü verilmiş ve ‘devlet olma’ isteği kabaranlara Kuzey Suriye altın tepside sunulmuştur. Sahte zaferlerle sahte sevinç gösterileri yapanların ultimatom gibi halkı silahlanmaya çağırması ve sınırın öbür tarafında olanları bu tarafa taşımak istemeleri de bu senaryonun devamıdır.

Bu dönemde Türk Hükümeti ne yapıyor? Mazlumun yanında olma sevdasıyla evsiz barksız sınıra hücum eden milyonlara kucak açıyor. Kamplar kuruyor, erzak temin ediyor Ülkenin batı şehirlerinde bile istedikleri gibi cirit atmalarına, ticaret yapmalarına, şirket kurmalarına izin veriyor. 2014 yılı içerisinde kurulan yabancı şirketlerde Suriyeli damgası bugün baş haberlerden birisiydi. Mazlumun yanında olma Türk ve Müslüman olmanın gereğiyle savaşın en başından beri yapageldiğimiz bir şey, ancak sınırdan geçen milyonların hepsinin mazlum olmasına kim inanır. Tabii ki girenlerin içinde savaş elbiselerinden yeni sıyrılmış ve silahını sınır kapımıza dayamış binlerce terörist de içeri daldı. Kimin kontrolünde, hiç kimsenin!..

Türkiye’de henüz hükümetin kurulamamasından kaynaklanan boşluk, Güneyde Hakkari’den Hatay’a kadar devam eden kara Kürt politikası, açılım adı altında verilen hertürlü taviz, medyanın  anlaşmışcasına seçim öncesinde HDP’yi favori televizyon çocuğu yapıp barajı aşırtmaları ve gelinen nokta.

Suruç’ta bomba patladı!. Kimse Türk polisini, istihbaratını, askerini ve milletini suçlamaya kalkmasın. Ölen yalancı Amerika’nın gazına gelip ‘devlet olma’ rüyasından uyanamayan Kürtler, öldüren yine yalancı Amerika’nın beslediği piyon DAİŞ çetesidir. Yine de mazlumun yanında olma vicdanımızdan kaynaklı ölen gençler bu vatanın evlatlarıdır. Ve aldığımız terbiyede evladın kötü olmasından evlat bizatihi sorumlu değildir diye düşünüyoruz. Acıyoruz…Siz ne kadar ağlıyorsanız biz de en az o kadar ağlıyoruz. Ancak babasına sırt çevirip de köşe başındaki tinerci, başbelası zırzop abisine bel bağlayanların sonu hep aynıdır.

Ölene sevinmiyoruz! Ancak ülkeyi bölmeye çalışanlar sizlersiniz ve sayenizde güney sınırında hiçbir kapı açık değil! Kevgire dönen sınırdan kimin girip çıktığı belli değil. Biten tükenen ticaret orda yaşayan sizlerin ticareti. Yaratılan korkudan uyuyamayacak olanlar yine sizlersiniz. Yeter mi anlamanız için!

Katilin peşinden koştuğunuzda elinizin kana bulanacağını, evlatlarınızın öleceğini anlayacak mısınız?


Gemiyi delmeye devam ettiğiniz sürece hep birlikte batacağımızı görecek misiniz artık?..  

18 Mayıs 2015 Pazartesi

WE HAVE A DREAM (Ya da Halk Ne İstiyor)



En intikam dolu olan en çok yara alandır. Canı acımış olana, hümanistlikten ve sair diğer tüm sevgilerden bahsetseniz de havanda su döversiniz. O’nun yarasına merhem olmanız gerek!

Arkanızdan yığınların gelmesini istiyorsanız önce söylediğinize kendiniz inanmalısınız. Ya da direk alnın çatına vurayım, ötekini berikini suçlayarak, habire durmadan onların eksiğini gediğini konuşmana konu yaparak beni etkileyemezsin! Almayı umduğun oy o meydan da yere yapışır kalkamaz bir daha!

Yapmak istediklerini duymak istiyorum halk olarak! Gözündeki inanmışlığı, pırıltıyı görmek istiyorum. Verdiğin vaadi canın kanın pahasına ne kadar savunabileceksin, bana hissettir istiyorum.

Biliyor musun ey siyasi, hepimizde şöyle bezgin bir durum oluştu. Artık ne sana ne ötekine inancımız var. Yitirdik size olan tüm güvenimizi! Evet bunu sen yaptın. Söylediğin ağız dolusu laf kalabalığıyla, inandırdığını zannettiğin tüm o meydanlarda yavaş yavaş sen bunalttın bizi.

1963 yılında Martin Luther King tam 200 bin kişiye “I have dream” dedi. Yani “bir rüyam var”!
Ve devamında ezilen, hor görülen, otobüste ön koltuklarda yer bulamayan “siyah” lara eşitlikten ve var olmaktan  bahsediyordu. Evet bir rüya idi o zaman! Ancak hem söyleyen, hem de dinleyenlerin gözleri çakmak çakmaktı. İnanmışlık vardı sadece orada!

Oysa ben seni dinlerken ötekine oy verdiğim için habire beni suçluyorsun! “Bunlar” diye başlıyorsun ve “aklını başına devşir” diye azarlıyorsun! Benim varolan aklımı elindeki kutuya sığdırmaya çalışıyorsun. Koyduğun para ve iş sınırları ile mayın döşüyorsun, tüm “seçme” özgürlüme! Korkutuyorsun beni, ya yine aç kalırsam diye!

Halbuki ben seni de biliyorum, o bahsettiğin ötekini de! Seni de denedim ben, berikini de! Her seferinde yarattığınız “zenginleriniz” ile mutlu azınlıklar çıkardınız ortaya. Hep bölüşmekten bahsederek, mutsuz çoğunluğu elindekine göz diktiniz! Böyle böyle çıkardınız çileden! Nefret ettirdiniz kendinizden. Demokrasi denilen “namuslu ev kızını” böyle böyle siz çevirdiniz bir “aşufteye”!

Bir türlü inandıramıyorsun beni! Yaptıklarını teminat olarak koyamıyorsun önüme! “Özgür” olacaksın diyemiyorsun mesela! Bana “bir Allah’ın kulunun” karışamayacağına , aksi halde karşısında seni bulacağına dair yemin edemiyorsun. Her iş ve aş vaadinin de boş olduğunun yine farkındayız!

Ne var ki “aşufteyi” bir kere daha süsleyip boyamaya başladınız. Görüp görebileceğimiz “güzel” bu işte! Başka çaremizin olmadığını bile bile yine sana “mühür basacağız”.


Evet “we have a dream” “bir rüyamız var” bizim! Yine komşumuza güvenmek istiyoruz! Yine varlıklı olanın yoksul olanı ezip geçmediği, ön sıralarda “zengin beyazların” oturmadığı “demokrasi” bineğimiz olsun istiyoruz. Çok mu şey istiyoruz. Sadece rüyalarımızı gerçeğe dönüştürecek “birini” istiyoruz. Bu sen olmuş, öteki olmuş beriki olmuş fark etmez! Halkın iki üç isteğini, inanıp da başarabilecek “adam” istiyoruz….

Ahmet Savaş - Adana /18.05.2015

13 Mayıs 2015 Çarşamba

ERKEKSENİZ ÖNCE ADAM OLMAYI ÖĞRENİN


Artık çirkinleşti bu iş!

Pervasızca edilen her söze alkış tuta tuta bunları bu hale siz getirdiniz! Her konuşanı adam sanmayın!

Siyaset giderek mide bulandırıcı “sokak dövüşlerine” benzemeye başladı ülkemde. Sokak dövüşleri tabirini kullanmam yersiz değil. Sokak dövüşlerinde önce her şey küfürle başlar, iftira ile başlar. Öyle ki ilk hamleyi karşı taraf yapsın, yapsın ki sonunda haklı görünen ilk anda küfür edip iftira atarak karşısındakinin şerefine haysiyetine dil uzatan olsun.

Burada hazır siyasetin çirkinleştiğinden bahsetmişken “erkek egemen” politikamızın eğitimsiz cahillerin dillerinde, mahalle aralarında, kapı önlerinde oturup tüm mahallenin giyiminden kuşamına, arından namusuna dedikodu kazanı kaynatan “mahalle karıları” potansiyeline ulaştığını da belirtmem gerekiyor.

Her meydanda, her toplantıda “şerefsizlerden” bahsediliyor artık, “namussuzlar” konuşmaların ana “kapak maddesi”. Hal böyle olunca oturduğu yerden tüm cahilliğiyle “siyasi hasmının” yaptığı işi bir kenara bırakarak, çoluğundan çocuğuna, anasından bacısına, özelinden gizlisine hücum etmek siyasi adamlığın "cengaverliğiyle" etiketleniyor. Ayıptır ayıp! Hayırdır beyim kelle koltukta savaşa mı girdin de “her yol mübah” düsturunu siper ediyorsun kendine!

Sen gördün mü gözünle! Oturup izledin mi o bahsettiğin kasetleri! Sordun mu kim kayda almış bu görüntüleri! Hadi aldıysa, hadi izlediysen, “erkekliğine” nasıl gem vuramayıp da “bize mi kaldı” diyemedin!  Böyle mi öğreneceğiz sizden “adamlığı”, “siyaseti” ve “ahlakı”! Sakız gibi çiğniyorsunuz ya her üç beş adam bulduğunuzda karşınızda!

Meral Akşener, evet doğrudur bir siyasidir. Hem de yıllarını bu işe vermiş, işin çetin olduğunu bilen bir tecrübeli bir siyasidir. O’nun konuşma kabiliyetine böyle “saftirik” safsatalarla gem vurmayı düşünmek ise hem “gayri ahlakidir” hem de “kabiliyetsizliğin, işbilmezliğin, tecrübesizliğin” daniskasıdır! Ey aklı çoktan kafatasını bırakmış gitmiş zavallı, hadi siyasi olarak bu iddianı “çark ederek” eline yüzüne bulaştırdın, ya peki “erkek” olarak “kadın” hakkında konuşurken sordun mu hiç “içgüdülerine”. “Bana yakışmaz” diye cılız da olsa bir ses duymadın mı içinden!

Maalesef artık çirkinleşti bu iş! Kendilerine çeki düzen veremeyen, topluma örnek olması gerekirken, “argo ve iftira” lügatını geliştirmeye çalışan “sivrilenler, önderler”, durun ve kendinizi dinleyin! Yaşınızın ve işgal ettiğiniz makamların adamı olun! Sizi izleyen ve ağzınızdan çıkanı emir kabul edecek milyonları düşünün. Örnek alındığınızı unutmayın. Sizin bir nevi “imam” olup da cemaatinizin size bakarak, dediğinize kanarak bu ülkenin içine etmeye hazır olduğunu unutmayın…


Ve erkekseniz önce “adam” olmayı öğrenin…

Ahmet SAVAŞ/13.05.2015/Adana

Kör Parmağım Gözüne: "Mahalle Karısı" tabiri kullanmak istemememe rağmen konuya "cuk" oturan bir tabirdi, ve kullanmam zorunluydu. Yoksa ulu orta her yerde "karı" diye konuşmayacak kadar, adam olmanın bir adım kıyısında duran, pişirmeye çalıştığımız bir benliğimiz ve "adam" gibi bir terbiyemiz var elhamdülillah!..

8 Mayıs 2015 Cuma

KARARSIZLARI ÖPMEK


Her seçim döneminde seçilmeye aday olanların yegane hedefi kararsızları etkileyebilmektir. Kararlılar çantada keklik olduğu için onlara vaat falan verilmez değil mi?  Onlar zaten genel başkanın ağzından çıkan her türlü lafı başlarının üstünde kutsal emanet olarak taşırlar… Zaten dava eri olmak da bunu gerektirir.

Bu kararsızlar ne menem topluluktur ki, herkes onları yakalayabilmenin derdinde!

Bir kere karar verdin mi, ben de sendenim artık dedin mi, birden değersizleşirsin. Kimse seninle ilgilenmez. Hatta “demek karar verdin ha, hadi bakalım sen de çalışmaya başla artık” diye “yüce dava” için miting alanlarında, ev ziyaretlerinde, mahalle toplantılarında buluverirsin kendini. Sen kararını vermiş olarak limonata dağıtırsın, öteki kararsız olarak gölgelikte dağıttığın limonatayı yudumlar. Kararını vermesini beklersin.

Bir limonataya kanar mı O! Cin gibi! Kararsız olduğu için, hep acaba var aklında. Acaba bardakla verdikleri limonatayı sürahiyle alabilir miyim diye düşünürken, sen “limonatayla olmayacak bu iş, tatlı da vermek lazım” diye koşturursun baklavayı!

Pasta dilimi anket sonuçlarında eğreti durur kararsızlar. Gridir onların rengi, ne siyahtır ne de beyaz. İşçiyse, memursa kararsız, yeni iştir, aştır vaatler; zenginse eğer yeni rantlardır kandırmak için kozunuz. Sen meydanda nutuk atıp kan ter içindeyken, iki üç kararsız daha etkileyebildim diye şükrederken, diğeri de aynı vaatlerle aynı kararsızları yoklar, kendisine katılır mı diye! Ama o kararsızın derdi orda da tatlıdır, limonatadır.

O’nun satılık tabelası hiç inmez! Sürekli fiyat güncellemesi yapar, kim daha çok verecek diye bekler en uygun zamanı! Aslında bu, kararlıların da yararına bir bakıma. Yoksa kararlıların ağzı var dili yok. Ne gönderirsen yutar garibanlar. Ancak kararsızlar diretir. Onu da istiyorum, bu da benim olsun, şu da fena değilmiş diye diye seni çatlatırcasına zorlarlar. Ve sen vereceğinin hepsini verirsin. Verdiklerin kararsızları etkilemeyecek ya sadece, kararılar da dillendiremediklerini onlar sayesinde kazanmış olacaklar.

Sonra oy paravanın arkasında günü geldiğinde basar geçer mührünü! Çıkışta manalı bakarsın gözünün içine. Sırtını pat patlayıp “hadi bakalım hayırlı olsun” der. Sen bir oy daha yazarsın kendi hanene, ama oy çoktan gitmiştir başka bir haneye. Ötekinin sırtı da sıvazlanmıştır bu arada. Kazanırsan zaten sözünde duracaksın, erkek adamsın. Kazanamazsan O’nun kaybedeceği bir şey yok, öteki rakibinde saydırdı çünkü meydanlarda, yeminler ederek. Kazanan yine kararsızlar…


İyi bakın kararsızlara! Onlar hepimizin sigortası. Karar vermeye zorlayıp da türlerini tüketmeyin. Bırakın masrafınız bi bardak limonatayla, üç dilim tatlı olsun. Değer mi? Bence değer. Elinizden geldiğince sevin! Öpün yumuşak yumuşak “grileri”! Ama abartmayın “elli tonu da” yakalayacağım diye. Çünkü onlar “ellibirinci” tonu da yakalayacağınızı biliyorlar… Yoksa bilmiyorlar mı?... Kararsız mıyım neyim ben?.. Yok canım ben yedim tatlıyı, içtim limonatayı… almayayım ben…. Alsam mı?...

Ahmet Savaş-08/05/2015-Adana

7 Mayıs 2015 Perşembe

BULGUR VE TARHANA AŞKINA


Yine seçme “özgürlüğümüzü” kullanmanın arifesindeyiz.

Dikkat ediyor musunuz tüm “seçilmeye” hevesli zatların ağzında “fakirlik”, “yoksulluk” ve işsizlik var. Ve yine dikkat ediyor musunuz geçen dört sene boyunca uyuyan bütün “zenginler” uyandı ve “fakirler” üzerinden oy istemeye başladılar. Hayırlısı olsun..

Acaba bu ülkenin çöken adalet sistemi, bozulan emniyet gücü, sinen pusan askeri otoritesi, demokrasi, gittikçe yükselen ırk, mezhep ve din ayrımcılığı gibi sorunlar “zenginleşince” çözülecek mi?..

Fakirlik ve yoksulluk dışındaki sorunların tamamı asıl sorundur bence. Bu ülkede birliği, saygıyı ve güveni tesis edebilirseniz; bölüşmeyi, paylaşmayı ve uçurumsuz zenginliği de tesis edebilirsiniz. Gene de “Siz” bilirsiniz…

Her bireyi iş sahibi yapıp herkesi aynı oranda zenginleştiremeyeceğinize göre, ayrıca hayvani hırslarımızdan dolayı mutlaka ama mutlaka ötekinin malında gözümüz olacağına göre “zenginleştirmek” çözüm olmayacak.

Ancak her zaman acımayı ve acındırmayı seven bir millet olduğumuz için, “onlar” acıdıkça “bizler” seviniyoruz. “Bizim” acılarımız üzerine çöreklenerek daha fazla nasıl mutlu olabilirim diyen “550” kişi sayıyorum ben. Başka bir anlamı yok bu özgürlüğün. Bu “550”’nin her birinin peşine takılan biner kişiden, tut ki 550 bin, alın size mutlu mesut azınlık. Peki çoğunluk?... Hayırlısı olsun.

Anasınıfı ve yabancı dil hazırlık gördüğünü de varsayarsak bir lisans mezununun tam 18 sene eğitim alması gerekiyor. Peki mezun olduklarında 18 sene de öğretilmeyen tek şey ne?... El pençe divan durmak, el etek öpmek… Yapabiliyorsa bir yerlerde “asgari ücretten” biraz hallice bir maaşla işe başlıyor. Her an çıkarılma, işine son verilme korkusuyla. Bu mudur “sizin” eğitim, huzur, refah, daha yaşanabilir bir ülke dediğiniz…

Bakın “hiçbirisi” gidip fabrikatörlerden, büyük esnaflardan ve şehirlerin zengin kesimlerinden “istemiyor”. Çünkü onlar bu ülkede devede kulak, bi manası yok çoğunluğun yanında, bu sahnede “yok hükmündeler”. Bir de onları kandırmak zor herhalde. “Senin çocuğun işsiz kalmayacak” diyen bir siyasetçiye, “benim çocuğum zaten kolej mezunu azizim, seneye Amerikaya uçuyor MBA için, sonra bi fabrika zaten onun , ha ha ha” dediğini düşündüğünüzde…. Boşverin düşünmeyin, beyniniz acıyor sonra… Hayırlısı olsun….

Annem “aç mezarı var mı bi bak hele” derdi bana! “İnsan rızkı kadar pay alıyor dünyadan” diye de gayet “felsefik” açıklamasıyla kapatırdı ağzımı. Bulgur pilavına kaşık sallayıp, tarhanaya biraz daha tuz atıyorduk o zaman. Tamam durum o kadar vahim değil benim için ama, daha vahim olanların karşısına çıktığınızda “siz” hiç inandırıcı olamıyorsunuz. Sizin aş, ekmek, iş vaatlerinizi çoktan yemiş, yutmuş gariban, dönüp küfrediyor bir de düzenin içine.

Hayırlısı olsun diye diye bitirmek isterdim ama… galiba “hayırsızların” altında hayır aramakta “fakirliğin” daniskası… Yersen…

 “Umut fakirin ekmeği, ye Memmed ye!”

Kör Parmağım Gözüne: Üstteki resimler eski seçim afişlerinden alıntıdır, "aman tarafım belli olur" korkusuyla parti isimleri kapatılmıştır. Açlık, fakirlik ve yoksulluk babında bir değişiklik olmadığının tespiti için yazıya dahil edilmiştir.


4 Aralık 2014 Perşembe

BİR YÖNETİM ŞEKLİ; DAYIOĞULLARI

           
          “Selam verdim rüşvet değildur deyu almadılar”


Fuzuli’nin devlet dairesinde rüşvet vermeden iş yaptırılmayacağına dair, neredeyse 1000 sene öncesinden kalan bir sözüdür ki hala değişim olmadığının en büyük göstergesidir.

Hangimiz devlet kurumlarında işe başlayabilmek için “dayı” avına düşmedik. Güç gösterisi sergilemek için “dayı”ları birbirine düşürmedik. Ne tuhaftır ki herkes bundan muzdarip iken, bir türlü suni “dayı”lar yaratmaktan vazgeçmiyoruz.

Dayı dayılığını yapıyor bir kapı açıyor ama minnet borcu doğuyor sonra. Sen bir makama bir dayı sayesinde geldiysen, o makamında o dayıya hizmet makamı olduğunu artık unutmayacaksın. Oradan çıkacak en küçük evrak bile dayının veya dayının sevdiklerinin aleyhine ise o evrağı çıkarmayacaksın arkadaş. Bunun için var gücünle kendini siper edeceksin. Asla ve kat’a dayıya zarar gelmeyecek.

Hem sonra sen kimsin ki kuzum. O makama getiren dayı seni oradan alaşağı etmeyi de bilir. O zaman sessiz sedasız   “işlerine” bakacaksın. Kendi işlerine değil tabii ki sersem, dayıların istediği işlere. Yoksa seni “çoluk çocuğunun açlığıyla” korkuturlar. “İşsiz kalma kabusuyla” rüyalarında bile ziyaret ederler.

Dayının bir tane de işi olmaz, habire gönderir. Sadece senin mi dayın olduğumu sandın. O herkesin dayısı. Elbetteki herkesin işini kolaylaştıracak. Senin işini ötekiyle, onun işini şununla, ötekinin işini bununla. Bak çark nasıl dönüyor.

Dayı oturuyor. Elinde tespih, hep lüks deri misafir makam koltuklarında “gayfe”sini yudumluyor. Ama boş durmuyor orda “yeğenimiz olur” diye başlıyor söze, “senin de bi işin olursa çekinme” diye bitiriyor. Böylece “süper”, “acayip zeki”, “kaç lisans tamamlamış”, “alanında uzman”, “4-5 dil bilen”, “anlayışı, kavrayışı, ahlakı falan tavan yapmış” yeğenler el pençe divan duruyorlar “anlayışı kıt”, “gerizekalı”, “ilkokul terk”, “Türkçeyi bile zor konuşan”, “ahlaksız” “dayının” önünde.

İnanmadın değil mi?...  Dayının yeğeni olmak için bunlara gerek yok. Kasma kendini “okuyacağım, ben böyük adam olacağım” diye. Bir dayı bul kendine. Halk dilindeki gibi “sağı biraz büyük olsun, avucunu doldursun…”. Sonra çoban olsan fark etmez, elbet müdür olman yakındır. Çünkü dayının diğer koyunlarını güdecek bir “çoban müdüre” de ihtiyacı olacak ne sandın. (Teşbihte hata olmaz, çobanlar sayesinde et yiyiyoruz nitekim. Örnek verirken, çobanlara özürlerimi de sunuyorum.)

“Elhamdülillah Müslümanız” diye tescil ettiğimiz dini inancımızın yasak kıldığı ne kadar halt varsa, önce biz Müslümanlar yiyiyoruz fakında mısınız?.

Adam kayırmak haksızlıktır efendiler. “Dayı” olmak da , dayılar bulmak ta. “Allah’tan başkasına güvenilmez” düsturunun içi bu kadar boşaltıldıktan sonra, hala “elhamdülillah” demek dilde kalan Müslümanlıktan başka bir anlam ifade etmez. Güvenlik kameralarının vicdanlardan daha çok işe yaradığı yerlerde, “dayı”nın “akıldan, bilimden, yetenekten, eğitimden” üstün olduğu yerlerde doğru düzgün ilerleyen bir kamu düzeninden, adalet sisteminden bahsetmek havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Önemli olan genç nüfusu artırmak değildir. Önemli olan O genç nüfusu taşeronun taşeronunda işe başlatmak için bile “dayı” aramak zorunda bırakmamaktır. Gururu tavan yapmış 24-25 yaşında kızlara, kızanlara egosu tavan yapmış “dayı”ların elini öptürmemektir önemli olan.

Selametle… “ayısız” günlere…

Pardon “D”yi unutmuşum…

                                                             Adana-04.12.2014