şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2017 Perşembe

ER KİŞİ NİYETİNE


“Etrafta onca üniversite bitirmiş var ama hepsi boş geziyor. Okusam ne olacak ki! Adamın olmazsa hiçbir işe yerleşemezsin. Okulda vakit kaybedip sonunda açıkta gezeceğine bir makam sahibinin kıçında yalaka ol hemen işe yerleşirsin, hatta rüyanda görebileceğin makamlara ışık hızında yükselirsin…”

Eğitim seviyesini sadece bina ve derslik sayısı ile  ölçen zihniyetlerin ortaya çıkardıkları düşünce bu!

Maddi kazanç ve güç gösterisi her şeyin üzerine çıkmışken, komşu komşuya arabasıyla eviyle hava atmaya çalışırken öğretimin bu dünyada yeri yok! Dikkat edin eğitim demiyorum! Öğretim bile para etmezken, yazılı basın, görsel basın ve sosyal medya bize habire lüks yaşam, estetikli ve filtreli güzellikler sunarken eğitimi kim takar ki!

Kafanızı her çevirdiğinizde kolay yoldan para kazanma yolları size gösterilirken, yitip giden ahlak, maneviyat, edeb elbet bizi sille tokat dövmek için karşımıza dikilecekler. Kah eşimiz rolünde, kah çocuğumuz rolünde… ama eninde sonunda bize hesap soracaklar…

Aslında eğitim daha ana kucağında başlıyor. Öğretim ise en sonda üniversitelerde veriliyor. Eğer çocuk eğitimini küçük yaşta alıyorsa öğretime gerek bile duymadan ekmek parasını alnının teriyle kazanmaya devam ediyor. Şımarıklığına rağmen hasbel kader üniversiteye kadar geldiyse eğitimsiz, en iyi mesleğin öğretimini dahi alsa "baltaya sap" olamıyor. "Sapın ucunda kazma" olarak kalmaya devam ediyor.

Oysa yüzyıllar öncesinde hiç öğretim görmemiş olmasına rağmen; “girdim ilim meclisine eyledim kıldım talep, dediler ilim geride illa edeb illa edeb” diyen Yunus Emre, daha testi kırılmadan kızını döven Nasrettin Hoca misali kulağımızı çekiyor ama anlayan kim.

Bu yıllarda makam koltuklarına kurulan eğitim ve edepten yoksun idarecilerin yetişen genç nüfusa ne kadar zarar verdiklerini, böylece birliğimizi beraberliğimizi kökünden dinamitlediklerini bir sonraki jenerasyonun o koltuklara oturmasıyla çok acı olarak tecrübe edeceğiz. Sonuçta boynuz elbet kulağı geçecek.

Neden böyle bir düşüncede olduğumu anlamak için yazının ilk paragrafına bir daha dönelim. O düşünceler henüz eğitim öğretim hayatının ortalarında olan ve tam da bugünlerde üniversiteye hazırlanmaya başlaması gereken bir ergenin ağzından çıkan sözler. Annesi “bir devlet kapısına girsin de nasıl girerse girsin” derdinde. Babası ise “keşke okula göndereceğime bir partinin gençlik kollarına gidip gelseydi. İşte orda getir götür işlerine bakarken birilerini tanır, sayelerinde işe girer böylece okulu kazanmak için ve okumak için para dökmek zorunda kalmazdım” pişmanlığında…. Ne o annenin ne o babanın bir suçu var, Onlara bu düşünceyi habire pompalayanlar dışarda. Ya da tam aksi içerde!. Salonumuzda, cebimizde taşıyoruz onları. Onlar emek sarfetmeden kazandıkları paraları öyle hızlı, öyle çok ve öyle güzel yiyorlar ki o ergen neden dirsek çürütmeyi seçsin ki!..

Muhtemelen fotoğrafı da merak ettiniz!

Fotoğraf PKK tarafından kaçırılıp şehit edilen öğretmen Necmettin Yılmaz’ın ev eşyaları. Ne kadar az değil mi? Ne kadar kırık dökük!

Bu yoksunluk haliyle Şanlıurfa’nın ücra bir köyünde o “beach party” lerden, “sneak house” lardan, şezlonglardan, kumsallardan ve envai çeşit dünya zevklerinden uzakta ne yapıyordu. Neden kabulleniyordu itin uğramayacağı yerlerde yaşamayı ve ekmek parası kazanmayı. Sadece öğretmek için mi? Sedece okuma yazma, toplama, çarpma öğretmek için mi ordaydı? "Bölme" öğretmek niyetinde değildi kanımca!

Orda olmasıyla zaten o köylü çocuklarına en büyük eğitimi veriyordu. “Ben buraya size ilk adımlarınızı sağlam atmanın, edebli olmanın, saygıda kusur etmemenin, vatanına aşık bireyler olmanın, yarın büyüyüp makam sahibi olduğunuzda haktan hukuktan ayrılmamanın eğitimini vermek için geldim diyordu.” Ve o küçücük; belki yalın ayak, giyecek başka çift elbisesi olmayan çocukların gözlerinde duruşuyla büyüyor büyüyordu. Yani O ve onun gibiler o köylerde bir Yunus , bir Mevlana , bir Akşemsettin oluyordu….

Oluyordu da işte bu tarafta da güya öğretiminde zirve yapmış ancak edeb kapısından sopayla kovalanmış “kültürlü” okumuşların gazladığı kara cahiller tarafından kaçırılıyor ve öldürülüyordu. Şimdi o ufacık köylü çocuklarının gözünde kim devleşiyor. Kendilerine kaç kilometre uzaktan gelen ve  ilim irfan öğreten öğretmenleri mi, dağda gezerken taharetlenmeyen (afedersiniz ama götü boklu) o terörist soytarıları mı? 

Tabii ki hep birden “öğretmen” diyoruz ama yazının başına dönüp paragrafı bir daha okuyun eğer siz de de aynı düşüncelerden zerre miktarı varsa, buyurun cenaze namazına!

Gömelim artık öğretmeni, ilmi, irfanı, edebi, ahlakı….

13 Aralık 2016 Salı

ŞEREFSİZLER

Oğlum Beşiktaş’ta yapılan kanlı hain katliam haberlerini izlerken “şerefsizler” dedi.

Kızım “abi ne diyorsun, neden öyle kötü şey söylüyorsun” dedi. İkisi arasında olayları idrak cihetinde üç yıl var.

Genel olarak her kendini bilen aile gibi çocuklarının ağzında küfür babında sözcüklerin dolaşmasını istemeyen ailelerden biriyiz. Ancak tam yerine oturan bu söz karşısında ebeveyn olarak bir şey diyemedik. Ne ki yapılan kancıkça bir eylem ve tam bir şerefizliktir.

Ne onlar anlıyor böyle vur kaçların koskoca Cumhuriyetimize halel getiremeyeceğini, ne de biz anlıyoruz hala kardeşçe yaşamaktan dem vurmanın sorunu çözmediğini. Kınamaların, intikam yeminlerinin akşamdan sabaha çıkmadığını…

Oysa olan ateşin düştüğü yere oluyor. Anasına, babasına, yavrusuna, yavuklusuna, kardeşine, bacısına bakarken, ağıtları dinlerken gözümüzün yaşlanmasına engel olamıyoruz. “Ödediğimiz neyin bedelidir” ve daha ne kadar ödeyeceğiz…

Kırk yaşıma az kaldı. Tüplü siyah beyaz televizyonumuzun karşısında saman sarısı defterlerime ödevlerimi yapmaya çalıştığım zamanlarda TRT, Güneydoğu kırsalında öldürülüp sıra sıra serilen teröristlerin görüntülerini geçerdi. Şehit olan kahramanların isimleri sayılırdı…. “vah vah” derdi annem babam!

Şimdi ana baba olarak bizim ağzımızda “vah vah” lar. Ama bu kez gösterilen dağlar değil, metropolün tam göbeği. Bu kez sıralananlar teröristler değil, sıra sıra al bayraklı tabutlar polislerimizin, askerimizin, ya da suçu sadece ordan geçmek olan habersiz vatandaşın. Aynı kalan ise sadece ölüm, ölüm, ölüm…

Yüz yıldan beridir bu sınırlar içinde mal, mülk sahibi olanlar, iş kurup patron olanlar, okuyup avukat olanlar, seçilip vekil olanlar ama habire “hak isteriz, onu da isteriz, bunu da isteriz diyenler”…istisnasız hepsi vatanın altını oymakla meşguller. Halbuki yanı başlarında Irak’ta, Suriye’de olanı görmek istemiyorlar. İşte vatanın altı oyulunca kaçacak yer arayan akrabalarına karşı hala özgürlük de özgürlük diyorlar. Oysa en özgür oldukları yer bu sınırlar içi, bir bunu anlamıyorlar.

Ki şehit edilen o polisler içinizden çıkan o teröriste karşı sizin ananızın babanızın canını da, sizin o bacınızın namusunu da koruyan polisler ve askerler… Ara sıra yaşadığınız sıkıntılar da işin cilvesi. Her baba şımaran çocuğunu biraz okşar, bilirsiniz.

Vekil diye seçtiğiniz insan bozması, dün mecliste olayı lanetleyemedi. “TAK” üstlendiyse kınıyorum diyor, “PeKeKe” üstlendiyse “devletin de sivil ölümleri için özür dilemesi gerekir” diyor. Hala “PeKeKe” diyor, hala “sivil ölüm” diyor, hala “meclisimizde vatanı bölmeye çalışıyor”… oturduğumuz yerde bizi deli ediyor… dayağı hakkediyor!...

Başka hiçbir devlet sanırım meclisinde gözünün içine baka baka bölünmekten, federasyondan, özerklikten bahsedenlere bu kadar özgürlük tanımaz. Üstüne bir de para ödemez, zannetmiyorum…

Oğlum aslında “şerefsizler” diyerek yerinde söylüyor lafı. Şereften yoksun olanlardan 44 insan evladı için yas tutması beklenebilir ki! Öyle de oldu. Ne kınadılar, ne ortak bildiriye katıldılar…

Özet olarak “Katranı kaynatsan olmaz şeker, cinsini ….. cinsine çeker” diye de ayrı bir manalı cümle geliyor aklıma…hepsi bu!...




11 Şubat 2016 Perşembe

BUGÜN TV'DE NE VAR


Bir televizyon kanalının bir günlük yayın akışı:

Sabah kayıp bulmaca, ayrılanları kavuşturmaca, küsenleri barıştırmaca…
Bu sırada bol bol kavga, bol bol hakaret,  aşağılama. Ölmeden öldürmece, ölüyü diriltmece, heyecan arttırmaca…

Öğlen, yemek yapmaca, yeni lezzetler denemece, bulunmayacak şeyleri gramı gramına tartmaca, bunlara ancak bakarsın sen fakir demece, en iyisi akşama sen git makarna pişir demece…

Reklam kuşaklarını ağzı açık izlemece...

Akşama eş bulmaca, kavun karpuz seçer gibi erkek ve kadın seçmece. Hiçbirini beğenmemece. Burnunu havalandırmaca, g.tünü kaldırmaca, herkese tepeden bakmaca, iki gün el ele gezmece, artık ne yaptıkları bilinmese de ayrılıp olmadı demece, hakaret üstüne hakaret edip başka “kavun karpuz” koklamaya başlamaca…


Reklam kuşaklarını ağzı açık izlemece...

Akşam kahraman asker haberi vermece, nasıl güzel ölüyorlar demece, bayraklı tabutları gösterip bebeklere zum yapıp herkesi ağlatmaca, sonra atlayan zıplayan, gülen, güldüren, yemek yapan, kravat takıp takım elbise giyen kedi köpek göstermece, tavşanın k.çına şapkayı sokmaca…


Reklam kuşaklarını ağzı açık izlemece...

Gece aldatan kadın, erkeklerle, aile nasıl dağılır dizileriyle entrika çevirmece, koca koca plazalarda, son model arabalarla, belde tabanca elde tesbih mafyalaşma, genç erkeklerin kanını kaynatmaca, genç kızları soydukça soymaca…


Reklam kuşaklarını ağzı açık izlemece...

İstiklal marşı ve kapanış! (eskiden öyleydi, televizyonumuz bile marşla açılır marşla kapanırdı.) Uykun mu geldi...Kaç saattir uyumuyor muydun zaten?

Ama,

Bir günde dokuz şehit, olaylar başladığından beri 300’e yakın şehit. İki ayda zor temizlenen bir ilçe, ama diğerlerinde palazlanmalar, çıkmaya başlayan yeni olaylar. Burnumuzu sınırımızdan dışarı uzatamamak, ama habire mülteci karşılamak, çadır kurmak…


Uyu uyuyabilirsen…

11 Eylül 2015 Cuma

TÜRKÇÜLÜK


Bu terim kimilerini rahatsız ediyor olabilir. Zira kardeş olmayı ve inanç potasında tüm benliklerden sıyrılmayı dikte eden Cuma hutbeleri ile Irkçılığı ayaklar altına alan sosyologların savunduğu gibi “ırkını sevmek ve yüceltmek” İslam ile bir senteze sokulamaz. Savunulan ve sürekli “ırkçı” olmayın kardeş olun diye halkın gözünde “ırkı” ile övünen Türk’ü “öcü, kelle avcısı, kan içici” pozisyonuna sokmak isteyenler de sıkıştıkları noktada İslami argümanlara sığınıyorlar.

Bir kere benim nazarımda da “Irkçı” tabiri yanlış bir tabirdir. Ancak şöyle ki, “ırkçı” kelimesi basit, ucuz ve yıpratılmaya hayli müsait bir kelimedir. Bunun yerine “Irkını sevmek ve yüceltmek” daha manidardır. İçi daha doludur.

Türk, “ırkçı” tabiri ile ananevi geleneklerinden, öz benliğinden, atasından ve milli değerlerinden soğutulmaya çalışılarak daha kolay bölünebilir, kenetlenmesi daha kolay kırılır hale sokulmak istenmektedir.

Bugün ve geçmiş yarım asırda Anadolu’da yapılmak istenen de budur. Türk’ün kendi ırkını üstün ve yüksek görmesi, yüceltmeye çalışması aşağılanırken, diğer ırkların aklına “karpuz kabuğu” düşürülmeye çalışılmaktadır. Oysa 1071’den çok önce öncü birlik ve akıncılarla başlayan Anadolu’nun Türkleşmesini kim görmezden gelmeye çalışırsa aklından zoru vardır. Kökleri binlerce yıl öncesine dayanan, vatan toprağının üstün ve baskın yöneticisi olan bir Irk’ın; daha faydasız, millileşme hareketinin başlarındaki diğer Irk’larla bir tutulması, eşit gösterilmesinin tek bir açıklaması vardır, “aptala yatmak”.

Kaldı ki Türk Irkı olarak Türkler Anadolu topraklarında milliyetlerinden dolayı kimseyi ikinci sınıf vatandaş yerine koymamıştır. Ekmeğinden aşından etmemiştir. En değerli makamları bile hak edene eliyle teslim etmiş, onlara güvenmiş kardeşçe paylaşmıştır.
Ancak kaşıntısı tutan veya zorla ite kaka dışarıdan kaşınan bazıları bugün onların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor.  Kardeşlik ve Barış diyerek Türk’ün üstün maneviyatını ve inancını kırmaya çalışıyorlar. “Analar ağlamasın” beyanatlarını 40 bin anayı ağlatan bir şerefsiz’in fotoğrafları altında verebiliyorlar. Ve buna biz Türk’ler olarak hala hoşgörü ile bakıyoruz, ifade özgürlüğü ile bakıyoruz. Bazı sosyal demokratlar da bu karanlık ve sonu gelmeyecek azgınlık ve iştaha çanak tutuyorlar. Yaşan kaos ve ölümlerin sebebi olarak boyunlarında katil, katile yardım eden yaftası kıyamete kadar asılı kalacak.

Tükürüğüyle boğmaya kalkanı bakışıyla tükürüksüz bırakacak nice cengaver yetişmiştir bu ülkede. Ama edebinden susar, atasından kalma hoşgörüsünden susar anlamazlar. Anlatırız! 

Ülküsünün “önce yaşatma” idealinden dolayı susar.  Her ne kadar, sayıca, dilce ve kanca üstünlüğü olsa da bir gün olsun bundan dolayı yakıp yıkmaz. Ancak kafalarında bölmek ve bölmeye uşaklık etmek olanlar, neye hizmet ettiklerinin farkına varmadan yıllardır bindikleri gemiyi delmeye çalışmaktadırlar. Geminin batmasından medet umarak haince, pervasızca saldırıyorlar. Gelinen noktada yaşadığı coğrafyayı kan gölüne çeviren ırkdaşları Iraklılar ve Suriyelilerin halini görmeden.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin asli kurucu idareci gücü Türk Milletidir. Dolayısıyla maşa olarak kullanılan örgüt ve oluşumların içten içe kulaklarına fısıldanan “ezilmişlik” masallarına inanarak “kurucu gücü” “ırkçı”, “faşist” olarak etiketlemektedirler. Oysa karşılarına aldıkları gücün büyüklüğü ile bugüne kadar varlıklarını idame ettiklerini göremezler. Görmek istemezler. Devlet içinde devlet olma hayali bahsedildiği gibi kulaklarına üflenen masaldan ibarettir. Kanayan yarayı gün be gün deşeleme çabasındadırlar. Deşeledikçe ortaya çıkan kan ve irin içinde yarın debelenecek olan da yine kendileridir.

“Irkını sevmek ve yüceltmeye” çalışmak Türkçülüğün ana idealidir. Her alanda ileriyi hedeflemek, bu iddia ve ideal ile bilinçli, sağlıklı ve mesleki kariyerinde tam donanımlı bireyler yetiştirmek ana ülküdür. Ancak gerek dini duygularla gerekse de insani ve demokratik duygularla, yalan ve yanlış provakatif eylemlerin içine çekilmemek de gerekmektedir. Her ne kadar tarihde Türkler tarafından en geniş sınırlara ulaştırılan İslam içinde mükellef bir inanç taşısak da, İslam potasında milli benliğimizi bir kenara bırakacak değiliz. Bir kere İslam’ın doğuşu da “ırki”dir, "kavmidir". Çünkü Hz. Peygamberin Kureyş’in en güçlü kabilesinden seçilmesi, arkasına büyük desteği, dolayısıyla inancı ve güveni almasını sağlamıştır. Bu merkezde “Irkını” unutması bir Türk’ten beklenemez. Aksi durumda atasına sırtını dönerek yaşayan milletin yeryüzünden silinmesi ve tüm değerleriyle zelil olması kaçınılmazdır.

Hepimizin kızdığı ve damarlarımızdaki kanın daha da ısınmasına neden olan “kanton”, “kurtarılmış bölge”, “medya savunma alanları” gibi ifadelerin vatan bütünlüğüne alenen bir saldırının göstergesi olmasıdır. Bir Türk için vatan en değerli kutsaldır ve dokunulmazlığı vardır. İslami inanış içerisinde de vatan kutsaldır ve sınırları koruyan her ferd birer şehit adayıdır bu uğurda. Hal böyle olunca inancımız ile savunmaya çalıştığımız “Irkımızı korumak ve yüceltmek” ideali arasında bir çelişki olduğunu ileri sürmek ve buna karşı savunma geliştirmeye çalışmak abesle zaman kaybetmektir.


Velhasıl kelam kimse, ama her kim olursa olsun Türk Milletini “ırkçı” gibi çok ucuz bir lafla yaftalayamaz. Türk dünyaya bedel olmasıyla, dünya milletleri içinde huzur, güven ve sağduyulu hoşgörünün en başta gelen savunucusu ve uygulayıcısıdır. Bunu kim olursa olsun sınamaya kalkması başına bela almasının cesur ama cahilce göstergesidir. Bunu bugün uygulamaya çalışanlar bu delice kalkınışlarının bedelini elbet ödeyeceklerdir… Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin...
11.09.2015- Adana

2 Eylül 2015 Çarşamba

TÜRK TÜRK'E DÜŞMAN OLAMAZ!



Olmamalıdır da!

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözünü ilk kimin söylediği meçhul. Ancak Atsız’ın vasiyetnamesinde sıraladığı düşmanlarımıza bakıldığında tam da yerine oturan bu sözü artık başlıktaki gibi daha değişik bir anlama sokmak gerekmektedir.

Milletlerin zaten dostu yoktur. Çıkar ilişkileri vardır. Bu çıkar ilişkileri milletleri tarihin bir yerinde elbet düşman haline getirir.

Çıkarlar ekseninde bakıldığında “barış” sözünü çokça geveleyip duranları iyi irdelemek lazım. Çünkü çıkarların olduğu yerde kati’i ve sürekli bir barıştan bahsetmek mümkün değildir. Sonunda barış ergeç bozulacak ve savaş kaçınılmaz olacaktır. Bunu yine en güzel Atsız özetler: ”Barış savaşın başka metotlarla devamı ve silahlı savaşa hazırlığın ayrı bir şeklidir.”

Amerika ve Sovyetler Birliği’nin uzun yıllar boyunca savaş yapmadan durması onların “barış” içinde yaşadığını göstermez. Nitekim bu dönem karşılıklı restleşmelerin, silahlanmanın, casusluk faaliyetlerinin en üst seviyeye çıktığı “soğuk savaş” dönemidir.

Son iki aydır ülkeyi kana bulayan PKK’nın vurkaç kabiliyetinin artmasını ve kullandığı silah ve mühimmat çeşitliliğinin ve çokluğunun da “barış” ortamının olduğu, “şehit haberlerinin” gelmediği dört yıllık açılım sürecinden kaynaklandığını sağır sultan bile duydu ve analiz etti.

Şırnak, Şemdinli ve Diyarbakır’ın PKK tarafından mühimmat depolarına dönüştürüldüğü, köy aramalarında ve çay bahçelerinde çıkan onca silahlarla ortaya çıktı. Açılım ve güya silahsızlanma sürecinde PKK boş durmamış, hem mali gücünü hem silahlı gücünü revize etmiş ve artırmıştır. Buna karşın devlet olarak ancak şimdi kevgire dönen sınırlarımızı beton duvarlarla veya hendeklerle koruma girişimlerimiz ironik değil midir?

Yoksa devletin bir terör örgütüyle kırk yıllık silahlı mücadelesinde hala bir sonuç çıkmaması traji komik bir haldir.

“Barış”tan bahsetmek size kitleler kazandırır. Arkanıza kalabalık bir topluluğun takılmasını sağlar. Ancak dikkat edin en çok barıştan bahsedenler dünya genelinde barışı en çok katledenlerdir.

“Bir gün ülkede milliyetçi geçinen politikacılar, yöneticiler, sanatçılar, aydınlar hiç bir çıkar kaygısına düşmeden, yiğitçe, korkusuzca Türkçü söylemlerde, Türkçü tavırlarla milletin karşısına çıkarlarsa o gün Türkçülük büyük bir utkuya yaklaşır.”

Atsız’ın bu sözü ayrı bir anlam taşıyor. Sözün girişinde “milliyetçi geçinen politikacılar” diyerek politikanın zaten bir yalan ve dolandan ibaret kandırma meşgalesi olduğunu belirtiyor. Dikkat edin “milliyetçi politikacılar” demiyor! Oysa her  zamankinden daha çok milliyetçi, Türkçü ve Turancı olmaya ihtiyacımız var. Artık düşmanlarımız ilkokulda öğretilen üçbeş ülkeden ibaret değil.

 Kaypak bir aşufte gibi her türlü kılığa giren, allanıp pullanıp her seferinde yüzümüze gülen ama sürekli kuyumuzu kazan Amerika gibi çıkarcı Yahudi ırkını kendimize “dost ve müttefik” sayarak en büyük düşmanımızı edindiğimizin farkına varmalıyız. Bunun farkına güdümlü Kürtler de varmalıdır.

Ve Avrupadaki pohpohcuları ile dağdaki silahlı ağabeylerine güvenip de Bizi “tükürüğüyle boğma” tehdidinde ve gafletinde bulunan takım elbiseli teröristlere karşı bir ve iri olabilmeliyiz.

Sürekli “barış”tan bahsederek mide bulandırır seviyeye gelenlere karşı “demirden gürzlerimizi” sallayabilmeliyiz. Allah aşkına Türk olarak birbirimize düşman olmamalıyız artık. Bu vatanın gerçek sahibinin “biz Türkler” olduğunun, diğerlerinin haricen sığınmacı olduğunun farkına varmalıyız…

Ancak böylece ayaklarımız üzerinde başımız bulutlara kadar dimdik durabiliriz.
Ancak böylece “gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.”

02.09.2015/Adana


29 Temmuz 2015 Çarşamba

MELEKLER VE TERÖRİSTLER


Suruç olayı için “keşke olmasaydı” diyen çok. Bugün yaşanan gerilim ortamının temelinin Suruç’ta sebep ve sonuçlarıyla, oluş şeklinin birçok şüphe ve plan taşıdığı aşikar olan vahim patlama olduğunu iddia edenler hayli fazla.

Suruç gelinen noktada bir milat oldu. PKK olayı bahane göstererek, aynı gün Adıyaman’da bir astsubay ve ertesi gün Viranşehir’de iki polisi haince katletti. Kimin yaptığı ve ne şekilde tezgahlandığı bile henüz tam kesinleşmemişken PKK’nın, “hazır kan döküldü biz de kaşınalım” biraz tarzı yaptığı bu eylemlere devletin kayıtsız kalması elbette mümkün değildir. Devletin Kuzey Irak yapılanmalarına ve içerdeki dağ kadrolarına karşı yaptığı hava harekatı tamamen meşru bir harekettir.

Bombardımanın çözüm sürecini bitirdiğini iddia edenler, Kuzey Irak ve Suriye’deki yapılanmaların arkasını dayadığı ABD’ye güvenmekten kaynaklı boş bir heva ve güvenle zaten çözümü falan takmadıklarını gizlemeye çalışıyorlar.

Şu var ki HDP çok iyi çalışıyor. Silah ve çatışma ortamında hiçbir tavize yanaşmadan dediğim dedik diyen bir terör örgütünü siyasi arenada savunmak, barış söylemleri ile devleti –kim inkar ederse etsin- bir şekilde İmralıyla ve kandille görüşür pozisyona sokmak HDP’nin siyası başarısıdır. Ancak eşbaşkanının söylediği gibi arkalarını dayadıkları bütün P’li oluşumlar yanlış yoldadır ve sürekli sözde barış söylemlerinin altını oymaktadır.

Geçmişten günümüze hiçbir samimiyet eseri gözükmeyen faaliyetleri tamamıyla devletin bölünmez bütünlüğünü yıkmaya yöneliktir. Her ne kadar üç yıllık bir ateşkesten bahsetseler de 2013 ve 2014 yıllarında pazarda alışveriş yaparken, ya da çarşıda yürürken şehit edilen askeri personellerimiz barış söylemleri altında kirli faaliyetlerin kurbanı olmuşlardır.

Bugün Güneydoğu illerinin hendek kazılarak köstebek yuvasına dönüştürülmesi, maskeli PKK gruplarının metropolleri yangın yerine çevirmesi çözüm sürecinin hiç başlamadığını da göstermektedir.

Bahsedilen çözüm süreci devletin taviz vermesinden başka bir şey değildir. Aslolan, göz göre göre terörist yapılanmaya özgürlükler adı altında zaman verilmesi ve güç toplamasına göz yumulmasıdır.

Şöyle bir örnek verelim. Yıl 1989 tam da bugün, yani 29 Temmuz, yer Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Gülburnu Köyü. Bugün Ağrı belediye başkanı olan Sırrı Sakık’ın kardeşi Şemdin Sakık komutasındaki bir grup bu köyü gece vakti basıyor. Bir ev özellikle hedef alınıp ateş altına alınıyor. 4 kişi katlediliyor. Aslında sayı 5. Ancak ben beşinci kişiyi bir melek olarak saydığım için öldürülen insan aritmetiğine dahil etmiyorum. Çünkü o beşinci henüz dünyada olduğundan bile habersiz, beşiğinde uyuyan 2 günlük bir bebek. Siz insan olarak, “insanların” yaptıkları bu katliamda  öldürülen insanların arasında bu “meleği” sayabilir misiniz? Veya 2015-1989=26 yıldır verilen özgürlükler ve tanınan imtiyazlara rağmen bir çözümden bahsedebilir misiniz?

Her ne kadar Türk halkı ve devleti terör konusunda bir hafıza kaybı yaşasa da, bu katliamlar tarihi kayıtlar altındadır ve Hakkari milletvekili Abdullah Zeydan’ın ifadesiyle “pkk’nın tükürüğüyle boğabilme” kabiliyetine inançlarının bittiği ve açılımla bunun külleneceğini ummak  vatan millet sevdalılarının yutacağı safsata değildir.

Bir önceki gün Binbaşının, dün bir Uzman Çavuş’un şehit edilmesi ve bugün bir Astsubay’ın yine saldırıya uğraması henüz gözükmeyen cani ruhun uyanmaya başladığının göstergesidir. Yarın yine iki üç günlük meleklerin beşiklerinde katledilmeyeceğinin garantisini kim verebilir.

Dönem “vatan aşkına” diyen tüm sevdalıların uyanık olması ve terörün ve destekçilerinin topyekün lanetlenmesi zamanıdır. Hal böyleyken Şemdinli’de şehit edilen Uzman Çavuş’un yöre halkı tarafından ambulans beklenmeden pikap kasasında hastaneye yetiştirilmesi ve yaşatılmaya çalışılması bölgeyi komple terörist ilan edenlerin utanması gereken takdire şayan bir görüntüdür.

Bu durumda önce sükunet isteyen bölge halkı kendi içindeki habis uru atmaya çalışmalı, bunu yaparken de gerek silahlı kuvvetlerin, gerekse olumlu, yapıcı sivil toplum örgütlerinin desteğini arkasında hissetmelidir. Aksi taktirde sırtını P’li örgütlere yaslayanlar kendini kral ilan etmeye, yalancı önderliğe ve zulüme devam edeceklerdir.


Oysa kral çıplak deyip sırtından bu kamburu atacak öncü güç sağduyulu bölge halkalarıdır. Gerisi yalan dolan ve sahte savaş oyunlarıdır…

Ahmet SAVAŞ-29.07.2015/ADANA

28 Temmuz 2015 Salı

YA BİTİRECEKSİNİZ, YA DA BİTECEKSİNİZ



Ülkemin olan bitenden habersiz olduğunu, cahil olduğunu, görgüsüz ve pis bir Ortadoğu ülkesi olduğunu kim iddia ediyorsa onun alnını karışlarım ben!

Benim ülkemde herkes bir kere uçaklarımızın bombardımana başladığı andan itibaren “yetmez ama evet” moduna girmiştir. Uzun zamandan beri birileri nihayet kovalamakla sivrisineklerin gitmeyeceğini anladığı için sevindik! Öldürmeye başladık bizde! Yaşasın!

Çünkü biz sıkılmıştık bu ülkenin şımarık çocuğu HDP’nin meydanlarda avaz avaz PKK ağzıyla “vuyuyum ha seni” demesinden. 

Biz vurduk! İyi mi ettik! Tabi ki de!...

Ancak hesaba katılmayan bir şey var ki bunu da benim nezih halkım zaten biliyor! Bitecekler mi? Hayır bitmeyecekler… Onların vurup kaçmasıyla, bizim tepeden bomba yağdırmamızla bu iş bitmez. Ne lazım? Benim şehit haberlerinden bıkmış halkım cevabı yine biliyor… Topyekün süpürme hareketi. Sıkıyönetim…Bu da zor!

Amerika’da yayınlanan Times diye bi gazete var. Hani şu bizim Cumhurbaşkanının da gıcık olduğu gazete. Başbakanken “Ey Times” diye buradan fırçaladığı gazete! El Hak bazen fırçayı hak ediyorlar. Bir makale yazmış bu ipsizler, “Türkiye PKK’yı bombalamakla iyi etmedi” demiş. Demiş de nolmuş, bize göre hava hoş hacı, vız gelir tırıs gider, ama dünya öyle demiyor. Dünya zaten delikanlı olsaydı, yuvarlak olmazdı diye çok veciz bi söz aklıma geldi şimdi. Adam ordan bi sallıyor, dünya bu tarafta “ha öylemiymiş” diye hemen moda giriyor. Arkadaş “büyük şeytan” diyor ya bizimkiler hakkaten doğru. Ne yapıyor yapıyor milleti kandırıyor. Bak biz bile sınırımızın karşısına geçebilmek için aradık, konuştuk anlaştık. Biz İncirliği açtık, onlar da bize “ha şimdi git vur” dedi de öyle vurabildik. Boru mu? Sanırım çişe gitmek için bile ABD’den izin isteyen ülkeler olabilir diye düşünüyorum!

Yalnız benim bu terör işine acaip canım sıkıldı! Bak dün gece Binbaşıyı şehit ettiler. Hem de karısıyla kızının gözü önünde! Ne oldu şimdi iyi mi oldu, geberesiceler! Binbaşı lan bu! Kolay mı yetişiyor. Kaç sene bu devlet, ana baba emek veriyor. Kendisi emek veriyor. Biryerlere geliyor. Öteki piç de gelip vuruyor gidiyor. Operasyon başlamış, yakalanırlarmış… yakalansalar ne olacak ki! Bir binbaşı kaç şerefsize, kansıza bedel biliyor musun sen ey Times, ey içerdeki yardakçılar, ey takım elbiseli teröristler…  

Bi  de şimdi şehit oldun gittin de paşam, bunca olay olup dururken sen niye yalnız başına gezersin, bi koruma timi falan olmaz etrafında…. Ah ah bazen cesaretin de fazlası ölüm getiriyor işte…

Ne yazacaktım, aklımda ne vardı kaydı gitti hepsi… 

Şu söylemek istiyorum aslında, devlet olarak terörle anlaşılmaz, vermekle iyi olamazsınız. 1984’ten  beri yaptıkları katliam, yol kesme, şantiye basma, araç yakma, karakol basma eylemlerinden hiç vazgeçmeyen terör, taktik değiştirmiş gözükmüyor. Hala araç yakıyor, hala kimlik kontrol edip adam kaçırıyor. Bir sonraki adımlarını tahmin etmek çok zor değil. 30 yıldan beri bu milletin her bir ferdi nerdeyse terör uzmanı oldu, yönetenler hala “son teknoloji ve klasik bombalarla” bombardıman yapmanın kahramanlığı içinde… Hiç kimse kusura bakmasın, hava gücüyle bu iş olmaz, ancak belki sersemletebilirsin. Sen yukardan bombayı sallarken onlar çoktan mağaraya girdi, “kız papaza” daldı. Hem bi de hadi ilk gün bombaladın, ikinci ve üçüncü günlerde o terörist şoka mı girdi ki, ordan ayrılmasın seni beklesin, gidip bi daha bombalıyorsun.  

Tüm istihbarat birimleri, silahlı güçler veya silahsız propaganda güçleriyle topyekün bir temizlik yapılmalıdır. Aksi taktirde iki tokat atıp uslanmasını beklerseniz daha çok zıvanadan çıktığını görürsünüz şımarıkların.

Ya tamamen bitireceksiniz, ya da kendi elinizle asli vatandaşınıza vermediğiniz yardım ve hakları geri almamak üzere altın tepsi de sunacaksınız.

Ve böylece milletin gözünde beş para etmez hale gelecek ve ……. olup gideceksiniz. (Yazıya katkınız olsun, boşluğu istediğiniz gibi doldurabilirsiniz..) 


Ahmet Savaş-28.07.2015 / ADANA