seçmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2015 Salı

SEN BİLİRSİN


Yönetenlerin seçilmesi paravan arkasında, kapalı zarf ve sandıklarda gizli olarak yapıldığı için seçme hürriyetine karışacak değiliz. Herkesin seçimi özgürdür ve öyle de olmalıdır. Ancak seçim sonuçları açıklandığında bireysel olarak kullandığımız oy genelimizi ilgilendiriyor. Bu açıdan bakıldığında verilecek her oy değerlidir ve aynı partiye oy vermiş veya vermemiş diğer seçmenleri de direk etkiliyor.

Ülke olarak başarısız 7 Haziran seçiminden sonra bir kere daha sandık başına gideceğiz. Başarısız olması öznel bir eleştiridir. Kimine göre başarısızlık olmayabilir. Ancak oy verme oranı, seçime katılma ve söz sahibi olma açısından başarılı da olsa, oy bir kere sandığa düştükten sonra artık başarı veya başarısızlığın mimarları da seçtiğimiz kişiler oluyor. 7 Haziran sandığından kalıcı ve güçlü bir hükümetin çıkamamış olması demokratik zaaf olarak nitelendirilemez. Aksine sandıktan çıkan sonuç yönetimi paylaşma ve “ben de varım” demenin güzel bir örneğiydi. Maalesef siyasi kişiliklerin düştüğü zafiyet ve hırs sonucunda istenilen katılımcı yönetim oluşturulamadı. Artık umutlar 2 Kasım sabahına!

Burada Türkiye seçmeninin iyi okuması ve değerlendirmesi gereken nokta, gelecek olmalıdır. Çünkü henüz bir sene önce, bu olanları zannımca hiç kimse tahmin etmiyordu. Herkes ve her çevrede, siyasi yapılanmalarda ve sivil örgütlerde çatışmasızlık ve akan kanın durması umudu iyice artmış ve artık bu illegal devlet düşmanı yapılanmanın son bulduğu kanaati oluşmuştu. Karşılıklı iyi niyet beyanatları, kol kola yapılan açılışlar, kabuller birer zeytin dalıydı. Ancak umudun tükenmesi kısa sürdü. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ertesinde böylesine bir kavganın tekrar alevlenmesi ve çok sıcak bir yaz geçirmemiz, sizde de barış adına ne varsa yapılan, hepsinin yalan olduğu kanısı uyandırmıyor mu? İmzalanan mutabakatların, durdurulan emniyet birimlerinin, saklanan istihbarat raporlarının aslında bölücü örgüt için bir toparlanma ve stok yapma sürecinden başka bir işe yaramadığını üzülerek görüyoruz. Güneydoğuda cephaneliğe çevrilen evlerin, terörist haline getirilen çocukların hep bu barış yalanın arkasında gizlice planlandığını bilmeyen kalmadı sanırım.

En sonunda egemenliğin tehlikeye düşmesi, uzantı siyasi parti tarafından habire mazlum edebiyatının yapılması ve bu sayede oy avcılığına soyunulması demokrasimizin ne kadar içler acısı durumda olduğunu göstermiyor mu? Mikrofonu her eline alan parti liderinin halkı diğeriyle korkutması hangi miting jargonunda yer alır. Kah bölünmekle, kah savaş alanına çevrilecek il ve ilçelerle, kah fakirlikle ve bozulacak eğitim sistemiyle korkutulan halk acaba tercihini belirlerken hangisini göz önüne alacak? Oysa miting meydanları vaatlerin açıklandığı meydanlar olmalı, yarına dair huzurun, hoşgörünün ve umutların söylendiği meydanlar olmalı. İmam mikrofonu eline aldığında cehennemi anlatmamalı, cennetten bahsetmeli  ki neşeyle koşalım sandıkların başına. Oy verdiğimizde, oyun bize terör, şiddet, fakirlik, yoksulluk olarak geri döneceğine eminsek, kara kaşınıza kara gözünüze mi oy vereceğiz Allasen!

İşte bu, zaten varolan kararsızlık ve “al birini vur ötekine” sahnesinde oy vermeye gideceğiz. Vatan millet aşkına yanıp tutuşurken, birer birer söndürülen vatan millet aşığı hayatların üzüntüsüyle oy vereceğiz. Bölünmez bütünlüğümüzü değil korumak, ağızlarına bile alamasınlar diye oy vereceğiz. Toprağından suyundan faydalanıp da yediği yere pisleyenleri temizlemek için oy vereceğiz. Güvendikleri ağabeylerine “sizin ne haddinize bize karışmak” demek için oy vereceğiz. Bayrak için, vatan için, millet için, Orta Asya’dan gelip de kanıyla canıyla bu toprakları sulamış atalarımızın mirasına sahip çıkıyoruz diyebilmek için oy vereceğiz. Biz biliyoruz kime oy vereceğiz. Gerisini SEN BİLİRSİN, TÜRKİYE!


18 Mayıs 2015 Pazartesi

WE HAVE A DREAM (Ya da Halk Ne İstiyor)



En intikam dolu olan en çok yara alandır. Canı acımış olana, hümanistlikten ve sair diğer tüm sevgilerden bahsetseniz de havanda su döversiniz. O’nun yarasına merhem olmanız gerek!

Arkanızdan yığınların gelmesini istiyorsanız önce söylediğinize kendiniz inanmalısınız. Ya da direk alnın çatına vurayım, ötekini berikini suçlayarak, habire durmadan onların eksiğini gediğini konuşmana konu yaparak beni etkileyemezsin! Almayı umduğun oy o meydan da yere yapışır kalkamaz bir daha!

Yapmak istediklerini duymak istiyorum halk olarak! Gözündeki inanmışlığı, pırıltıyı görmek istiyorum. Verdiğin vaadi canın kanın pahasına ne kadar savunabileceksin, bana hissettir istiyorum.

Biliyor musun ey siyasi, hepimizde şöyle bezgin bir durum oluştu. Artık ne sana ne ötekine inancımız var. Yitirdik size olan tüm güvenimizi! Evet bunu sen yaptın. Söylediğin ağız dolusu laf kalabalığıyla, inandırdığını zannettiğin tüm o meydanlarda yavaş yavaş sen bunalttın bizi.

1963 yılında Martin Luther King tam 200 bin kişiye “I have dream” dedi. Yani “bir rüyam var”!
Ve devamında ezilen, hor görülen, otobüste ön koltuklarda yer bulamayan “siyah” lara eşitlikten ve var olmaktan  bahsediyordu. Evet bir rüya idi o zaman! Ancak hem söyleyen, hem de dinleyenlerin gözleri çakmak çakmaktı. İnanmışlık vardı sadece orada!

Oysa ben seni dinlerken ötekine oy verdiğim için habire beni suçluyorsun! “Bunlar” diye başlıyorsun ve “aklını başına devşir” diye azarlıyorsun! Benim varolan aklımı elindeki kutuya sığdırmaya çalışıyorsun. Koyduğun para ve iş sınırları ile mayın döşüyorsun, tüm “seçme” özgürlüme! Korkutuyorsun beni, ya yine aç kalırsam diye!

Halbuki ben seni de biliyorum, o bahsettiğin ötekini de! Seni de denedim ben, berikini de! Her seferinde yarattığınız “zenginleriniz” ile mutlu azınlıklar çıkardınız ortaya. Hep bölüşmekten bahsederek, mutsuz çoğunluğu elindekine göz diktiniz! Böyle böyle çıkardınız çileden! Nefret ettirdiniz kendinizden. Demokrasi denilen “namuslu ev kızını” böyle böyle siz çevirdiniz bir “aşufteye”!

Bir türlü inandıramıyorsun beni! Yaptıklarını teminat olarak koyamıyorsun önüme! “Özgür” olacaksın diyemiyorsun mesela! Bana “bir Allah’ın kulunun” karışamayacağına , aksi halde karşısında seni bulacağına dair yemin edemiyorsun. Her iş ve aş vaadinin de boş olduğunun yine farkındayız!

Ne var ki “aşufteyi” bir kere daha süsleyip boyamaya başladınız. Görüp görebileceğimiz “güzel” bu işte! Başka çaremizin olmadığını bile bile yine sana “mühür basacağız”.


Evet “we have a dream” “bir rüyamız var” bizim! Yine komşumuza güvenmek istiyoruz! Yine varlıklı olanın yoksul olanı ezip geçmediği, ön sıralarda “zengin beyazların” oturmadığı “demokrasi” bineğimiz olsun istiyoruz. Çok mu şey istiyoruz. Sadece rüyalarımızı gerçeğe dönüştürecek “birini” istiyoruz. Bu sen olmuş, öteki olmuş beriki olmuş fark etmez! Halkın iki üç isteğini, inanıp da başarabilecek “adam” istiyoruz….

Ahmet Savaş - Adana /18.05.2015

8 Mayıs 2015 Cuma

KARARSIZLARI ÖPMEK


Her seçim döneminde seçilmeye aday olanların yegane hedefi kararsızları etkileyebilmektir. Kararlılar çantada keklik olduğu için onlara vaat falan verilmez değil mi?  Onlar zaten genel başkanın ağzından çıkan her türlü lafı başlarının üstünde kutsal emanet olarak taşırlar… Zaten dava eri olmak da bunu gerektirir.

Bu kararsızlar ne menem topluluktur ki, herkes onları yakalayabilmenin derdinde!

Bir kere karar verdin mi, ben de sendenim artık dedin mi, birden değersizleşirsin. Kimse seninle ilgilenmez. Hatta “demek karar verdin ha, hadi bakalım sen de çalışmaya başla artık” diye “yüce dava” için miting alanlarında, ev ziyaretlerinde, mahalle toplantılarında buluverirsin kendini. Sen kararını vermiş olarak limonata dağıtırsın, öteki kararsız olarak gölgelikte dağıttığın limonatayı yudumlar. Kararını vermesini beklersin.

Bir limonataya kanar mı O! Cin gibi! Kararsız olduğu için, hep acaba var aklında. Acaba bardakla verdikleri limonatayı sürahiyle alabilir miyim diye düşünürken, sen “limonatayla olmayacak bu iş, tatlı da vermek lazım” diye koşturursun baklavayı!

Pasta dilimi anket sonuçlarında eğreti durur kararsızlar. Gridir onların rengi, ne siyahtır ne de beyaz. İşçiyse, memursa kararsız, yeni iştir, aştır vaatler; zenginse eğer yeni rantlardır kandırmak için kozunuz. Sen meydanda nutuk atıp kan ter içindeyken, iki üç kararsız daha etkileyebildim diye şükrederken, diğeri de aynı vaatlerle aynı kararsızları yoklar, kendisine katılır mı diye! Ama o kararsızın derdi orda da tatlıdır, limonatadır.

O’nun satılık tabelası hiç inmez! Sürekli fiyat güncellemesi yapar, kim daha çok verecek diye bekler en uygun zamanı! Aslında bu, kararlıların da yararına bir bakıma. Yoksa kararlıların ağzı var dili yok. Ne gönderirsen yutar garibanlar. Ancak kararsızlar diretir. Onu da istiyorum, bu da benim olsun, şu da fena değilmiş diye diye seni çatlatırcasına zorlarlar. Ve sen vereceğinin hepsini verirsin. Verdiklerin kararsızları etkilemeyecek ya sadece, kararılar da dillendiremediklerini onlar sayesinde kazanmış olacaklar.

Sonra oy paravanın arkasında günü geldiğinde basar geçer mührünü! Çıkışta manalı bakarsın gözünün içine. Sırtını pat patlayıp “hadi bakalım hayırlı olsun” der. Sen bir oy daha yazarsın kendi hanene, ama oy çoktan gitmiştir başka bir haneye. Ötekinin sırtı da sıvazlanmıştır bu arada. Kazanırsan zaten sözünde duracaksın, erkek adamsın. Kazanamazsan O’nun kaybedeceği bir şey yok, öteki rakibinde saydırdı çünkü meydanlarda, yeminler ederek. Kazanan yine kararsızlar…


İyi bakın kararsızlara! Onlar hepimizin sigortası. Karar vermeye zorlayıp da türlerini tüketmeyin. Bırakın masrafınız bi bardak limonatayla, üç dilim tatlı olsun. Değer mi? Bence değer. Elinizden geldiğince sevin! Öpün yumuşak yumuşak “grileri”! Ama abartmayın “elli tonu da” yakalayacağım diye. Çünkü onlar “ellibirinci” tonu da yakalayacağınızı biliyorlar… Yoksa bilmiyorlar mı?... Kararsız mıyım neyim ben?.. Yok canım ben yedim tatlıyı, içtim limonatayı… almayayım ben…. Alsam mı?...

Ahmet Savaş-08/05/2015-Adana

7 Mayıs 2015 Perşembe

BULGUR VE TARHANA AŞKINA


Yine seçme “özgürlüğümüzü” kullanmanın arifesindeyiz.

Dikkat ediyor musunuz tüm “seçilmeye” hevesli zatların ağzında “fakirlik”, “yoksulluk” ve işsizlik var. Ve yine dikkat ediyor musunuz geçen dört sene boyunca uyuyan bütün “zenginler” uyandı ve “fakirler” üzerinden oy istemeye başladılar. Hayırlısı olsun..

Acaba bu ülkenin çöken adalet sistemi, bozulan emniyet gücü, sinen pusan askeri otoritesi, demokrasi, gittikçe yükselen ırk, mezhep ve din ayrımcılığı gibi sorunlar “zenginleşince” çözülecek mi?..

Fakirlik ve yoksulluk dışındaki sorunların tamamı asıl sorundur bence. Bu ülkede birliği, saygıyı ve güveni tesis edebilirseniz; bölüşmeyi, paylaşmayı ve uçurumsuz zenginliği de tesis edebilirsiniz. Gene de “Siz” bilirsiniz…

Her bireyi iş sahibi yapıp herkesi aynı oranda zenginleştiremeyeceğinize göre, ayrıca hayvani hırslarımızdan dolayı mutlaka ama mutlaka ötekinin malında gözümüz olacağına göre “zenginleştirmek” çözüm olmayacak.

Ancak her zaman acımayı ve acındırmayı seven bir millet olduğumuz için, “onlar” acıdıkça “bizler” seviniyoruz. “Bizim” acılarımız üzerine çöreklenerek daha fazla nasıl mutlu olabilirim diyen “550” kişi sayıyorum ben. Başka bir anlamı yok bu özgürlüğün. Bu “550”’nin her birinin peşine takılan biner kişiden, tut ki 550 bin, alın size mutlu mesut azınlık. Peki çoğunluk?... Hayırlısı olsun.

Anasınıfı ve yabancı dil hazırlık gördüğünü de varsayarsak bir lisans mezununun tam 18 sene eğitim alması gerekiyor. Peki mezun olduklarında 18 sene de öğretilmeyen tek şey ne?... El pençe divan durmak, el etek öpmek… Yapabiliyorsa bir yerlerde “asgari ücretten” biraz hallice bir maaşla işe başlıyor. Her an çıkarılma, işine son verilme korkusuyla. Bu mudur “sizin” eğitim, huzur, refah, daha yaşanabilir bir ülke dediğiniz…

Bakın “hiçbirisi” gidip fabrikatörlerden, büyük esnaflardan ve şehirlerin zengin kesimlerinden “istemiyor”. Çünkü onlar bu ülkede devede kulak, bi manası yok çoğunluğun yanında, bu sahnede “yok hükmündeler”. Bir de onları kandırmak zor herhalde. “Senin çocuğun işsiz kalmayacak” diyen bir siyasetçiye, “benim çocuğum zaten kolej mezunu azizim, seneye Amerikaya uçuyor MBA için, sonra bi fabrika zaten onun , ha ha ha” dediğini düşündüğünüzde…. Boşverin düşünmeyin, beyniniz acıyor sonra… Hayırlısı olsun….

Annem “aç mezarı var mı bi bak hele” derdi bana! “İnsan rızkı kadar pay alıyor dünyadan” diye de gayet “felsefik” açıklamasıyla kapatırdı ağzımı. Bulgur pilavına kaşık sallayıp, tarhanaya biraz daha tuz atıyorduk o zaman. Tamam durum o kadar vahim değil benim için ama, daha vahim olanların karşısına çıktığınızda “siz” hiç inandırıcı olamıyorsunuz. Sizin aş, ekmek, iş vaatlerinizi çoktan yemiş, yutmuş gariban, dönüp küfrediyor bir de düzenin içine.

Hayırlısı olsun diye diye bitirmek isterdim ama… galiba “hayırsızların” altında hayır aramakta “fakirliğin” daniskası… Yersen…

 “Umut fakirin ekmeği, ye Memmed ye!”

Kör Parmağım Gözüne: Üstteki resimler eski seçim afişlerinden alıntıdır, "aman tarafım belli olur" korkusuyla parti isimleri kapatılmıştır. Açlık, fakirlik ve yoksulluk babında bir değişiklik olmadığının tespiti için yazıya dahil edilmiştir.