yalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2020 Pazartesi

ŞEYTANA UYMAK

Başım zonkluyordu. Sanırım yediğim o son yumruk bilincimi kaybetmeme sebep olmuştu. Kulağımda da bir sıcaklık hissediyordum. Kanıyordu muhtemelen!

Ellerim masanın altına kelepçeliydi. Bileklerim acıyordu ve aynı pozisyonda durmaktan kollarım uyuşmuştu. Ne zamandır kendimde değildim? Nasıl görünüyorum? Sol taraftan herşeyi buğulu gördüğüme göre yumruğu sol gözümün üstüne yediğim kesindi! Hiç de iyi halde olmadığım belliydi!

Elleri masanın üstünde, ağzından köpükler saçarak sinirli sinirli bağırdığını gördüğüm, insan azmanı birinin beni hırpalaya hırpalaya sorguladığını ancak farkedebildim. Üstüm başım da ıslaktı. Anlaşılan suyla kendime getirmişlerdi.

"Anlat, a...na kodumun çocuğu, nasıl doğradın kadını?"

Kimi doğramıştım? Ne diyordu bu adam? Ben patates doğrayamam ki!

Offf beynim! Beynim kafatasımın içinde koca bir şakül gibi bir oyana bir bu yana sallanıyordu sanki. Bir türlü yerine oturmuyordu ki, düşünebileyim!
Bir yumruk daha yedim. Çeneme. Dişlerimin sallandığını hissettim...

"Hatırlamıyormuş paşam, biz sana hatırlatmasını biliriz!". Adamın ağzından çıkan tükürüğü suratımın ortasına yapıştırdı. Hiç bu kadar alçaldığımı, küçüldüğümü bilmem.

Birinin daha girdiğini gördüm odaya.

"Amirim avukat aradı, yoldaymış, temizlesek mi?"

"Ben temizleyeceğim, şerefsizi.. Hem de tertemiz yapacağım, bi bana bıraksalar."

Kapıya kadar gitti. Geri geldi. Bir daha vuracak gibi yumruğunu kaldırdı. Havada tuttu. Ağzına götürdü. Isırdı..

"Şerefsiz"... Masaya inen yumruk suratıma gelseydi, şu an bunları musalla taşında sayıklıyor olurdum herhalde...

"Alın götürün bunu, yıkayın, kanını falan silin, düzeltin üstünü başını, ne bilim a...na koyiim, yapın bişiler işte Nihat... Hadiii... Hala burda mısın?"
Demesiyle öteki memur apar topar kelepçeler çözdü, sürüyerek odadan çıkardılar..

Avukatın karşısında, temiz gömlek, temiz pantolon ve soğuk su fışkırtan yangın hortumuyla duştan sonra ehh işte iyi durumdaydım.
"Seni dövdüler mi? " dedi avukat cevabını bildiği soruyu sorarak...

Dilim ağzımın içinde büyüdü de büyüdü! Konuşamadım...

"Neyse neyse! Biz işimize bakalım! Şimdi Halit Bey, gencecik bir kızı, alıkoymak, canice öldürmek, cesedini parçalamak ve yakarak yok etmekle suçlanıyorsun, bundan kurtuluşun zaten yok da mümkün olduğunca az ceza ile paçayı yırtmana yardımcı olmak için burdayım. Zaten baro da beni hep böyle boktan işlere vekil tayin ediyor. Hadi hadi kıymetimi bil, kimse de gönüllü olmuyor böyle davalara, hoş ben de değildim ya, ya seve seve ya... Neyse nerde kalmıştık. Bak senin kendini savunacak tarafın yok, onun için aklım yerinde değildi, hafızam gelip gidiyordu falan ne bilim işte deli rolüne yat sen en iyisi. Kafadan kontak olduğuna inanırsa hakim, ki ben olsam inansam da seni asarım ya, belki Bi tedaviye falan gönderir, böylece sen sağ ben selamet. Bana da artı puan yazılır belki... "

Halit mi? Benim adım Halit mi? Adını hatırlamayan bir katil miyim ben! Ne yapmışım! Gencecik kızı mı? Tövbe tövbe... Bi de bunları anlatabilsem. Dilim ağzımın içinde dönmüyor. O çeneme yediğim yumruktan bu! İyi de ben neden hiçbirşey hatırlamıyorum. Kafayı yiyeceğim. Yemişimdir belki de, onun için hatırlamıyorumdur. Kesin öyle oldu canım, ben yaptım, herşeyi yaptım ve yaptığım iğrençlikten dolayı kafayı da yedim. Eee o zaman deli rolüne yatmaya gerek yok, zaten tescilli manyağın biri oluyorum galiba.

"Tamam mı" avukat kollarımdan tutmuş sarsıyordu. Kafamı "tamam" manasında sallayabildiğimi hatırlıyorum.

Beni ilk sorguda haşat eden amir girdi odaya. 

Beynim yerimde olmasa da vücudum korkmuş adamdan belli! İrkildim.

"Nasıl bişey konuştu mu, itiraf etti mi, şerefsiz!" pisliğe bakar gibi bakıyordu bana..

"Şeytana uymuş"

"Lan ben onun da şeytanın da şimdi.." yumruk gene kalktı...

Şeytana mı uymuşum.. Bu da nerden çıktı. Suç ortağım mı var yani. Bütün suç benim değil demek ki. Bütün o vahşet sadece benim marifetim değil. Kesin öyledir. O dürtmüştür beni. Yoksa ben patates doğrayamam.

Üç beş gün sonra apar topar mahkemeye çıkardılar. Savcı iddialarını sıraladı. Kementi boynuma atmış sıktıkça sıkıyordu. Canavarca hisler, hayvani duygular, toplumda bir ur, vahşet, dehşet, binlerce yıl hapis, ağırlaştırılmış müebbet üstüne müebbet... istedi de istedi!...

Hakim tüm bunları dinlediğimi, bir diyeceğim olup olmadığını sordu..."Halit Bey! Burda mısın? Alooo cevap verecek misin iddialara?"

Ne kadar süre hakimin yüzüne boş boş baktığımı hatırlamıyorum.. Nice sonra "şeytana uydum" dedim.

"Tüm diyeceğin bu mu, suçlamaları kabul ediyorsun ama kendi suçuna ortak olarak şeytanı mı seçiyorsun..."

Halit miymiş benim adım? Şeytan da mı Halit diyordu acaba.
"Halit as, Halit kes, doğra Halit, yak Halit... Halit tamam yeter, bu kadar! Beni suçla Halit! Sen bişey yapmadın Halit, ben söyledim, kanına girdim Halit! Hahhaha hahhaha geri zekalısın Halit!" sarısılıyordum...üsütmdeki ağırlıktan kurtulmaya çalışıyordum...

Küçük kızımla göz göze geldik. Üstümdeydi. Karnıma oturmuş" uyan baba uyan baba" deyip duruyordu. Küçük avuçları yüzümde geziyordu.
Ohhh rüyaymış. Dilim damağım kurumuş.. Yutkundum...

"Annen nerde?"

"Kahvaltı da patates kızartması var, patatesleri soyuyor" dedi.

Koştum, elinden bıçağı aldım.. "sabah sabah ne yoruyorsun hayatım kendini, boşver patates doğramayı, ben gidip şimdi börek alır gelirim"

Şaşırdı elinden bıçağı alırken. Sarılma bahanesiyle mutfak tezgahının uzak bir köşesine bıraktım bıçağı!
"Allah şeytana uydurmasın" fısıldadım.. Duydu?

"Sabah sabah o demek şimdi" dedi.

"Boşver boşver, börek neyli olsun sen onu söyle"

"Besmele çek de şeytanlı olmasın gerisi farketmez" dedi...

Besmele çeke çeke, şeytanı karıştırmadan börek almaya gittim...

Ama ismim Halit miydi benim ya!

AHMET SAVAŞ /ADANA 01.06.2020




27 Ekim 2015 Salı

SEN BİLİRSİN


Yönetenlerin seçilmesi paravan arkasında, kapalı zarf ve sandıklarda gizli olarak yapıldığı için seçme hürriyetine karışacak değiliz. Herkesin seçimi özgürdür ve öyle de olmalıdır. Ancak seçim sonuçları açıklandığında bireysel olarak kullandığımız oy genelimizi ilgilendiriyor. Bu açıdan bakıldığında verilecek her oy değerlidir ve aynı partiye oy vermiş veya vermemiş diğer seçmenleri de direk etkiliyor.

Ülke olarak başarısız 7 Haziran seçiminden sonra bir kere daha sandık başına gideceğiz. Başarısız olması öznel bir eleştiridir. Kimine göre başarısızlık olmayabilir. Ancak oy verme oranı, seçime katılma ve söz sahibi olma açısından başarılı da olsa, oy bir kere sandığa düştükten sonra artık başarı veya başarısızlığın mimarları da seçtiğimiz kişiler oluyor. 7 Haziran sandığından kalıcı ve güçlü bir hükümetin çıkamamış olması demokratik zaaf olarak nitelendirilemez. Aksine sandıktan çıkan sonuç yönetimi paylaşma ve “ben de varım” demenin güzel bir örneğiydi. Maalesef siyasi kişiliklerin düştüğü zafiyet ve hırs sonucunda istenilen katılımcı yönetim oluşturulamadı. Artık umutlar 2 Kasım sabahına!

Burada Türkiye seçmeninin iyi okuması ve değerlendirmesi gereken nokta, gelecek olmalıdır. Çünkü henüz bir sene önce, bu olanları zannımca hiç kimse tahmin etmiyordu. Herkes ve her çevrede, siyasi yapılanmalarda ve sivil örgütlerde çatışmasızlık ve akan kanın durması umudu iyice artmış ve artık bu illegal devlet düşmanı yapılanmanın son bulduğu kanaati oluşmuştu. Karşılıklı iyi niyet beyanatları, kol kola yapılan açılışlar, kabuller birer zeytin dalıydı. Ancak umudun tükenmesi kısa sürdü. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ertesinde böylesine bir kavganın tekrar alevlenmesi ve çok sıcak bir yaz geçirmemiz, sizde de barış adına ne varsa yapılan, hepsinin yalan olduğu kanısı uyandırmıyor mu? İmzalanan mutabakatların, durdurulan emniyet birimlerinin, saklanan istihbarat raporlarının aslında bölücü örgüt için bir toparlanma ve stok yapma sürecinden başka bir işe yaramadığını üzülerek görüyoruz. Güneydoğuda cephaneliğe çevrilen evlerin, terörist haline getirilen çocukların hep bu barış yalanın arkasında gizlice planlandığını bilmeyen kalmadı sanırım.

En sonunda egemenliğin tehlikeye düşmesi, uzantı siyasi parti tarafından habire mazlum edebiyatının yapılması ve bu sayede oy avcılığına soyunulması demokrasimizin ne kadar içler acısı durumda olduğunu göstermiyor mu? Mikrofonu her eline alan parti liderinin halkı diğeriyle korkutması hangi miting jargonunda yer alır. Kah bölünmekle, kah savaş alanına çevrilecek il ve ilçelerle, kah fakirlikle ve bozulacak eğitim sistemiyle korkutulan halk acaba tercihini belirlerken hangisini göz önüne alacak? Oysa miting meydanları vaatlerin açıklandığı meydanlar olmalı, yarına dair huzurun, hoşgörünün ve umutların söylendiği meydanlar olmalı. İmam mikrofonu eline aldığında cehennemi anlatmamalı, cennetten bahsetmeli  ki neşeyle koşalım sandıkların başına. Oy verdiğimizde, oyun bize terör, şiddet, fakirlik, yoksulluk olarak geri döneceğine eminsek, kara kaşınıza kara gözünüze mi oy vereceğiz Allasen!

İşte bu, zaten varolan kararsızlık ve “al birini vur ötekine” sahnesinde oy vermeye gideceğiz. Vatan millet aşkına yanıp tutuşurken, birer birer söndürülen vatan millet aşığı hayatların üzüntüsüyle oy vereceğiz. Bölünmez bütünlüğümüzü değil korumak, ağızlarına bile alamasınlar diye oy vereceğiz. Toprağından suyundan faydalanıp da yediği yere pisleyenleri temizlemek için oy vereceğiz. Güvendikleri ağabeylerine “sizin ne haddinize bize karışmak” demek için oy vereceğiz. Bayrak için, vatan için, millet için, Orta Asya’dan gelip de kanıyla canıyla bu toprakları sulamış atalarımızın mirasına sahip çıkıyoruz diyebilmek için oy vereceğiz. Biz biliyoruz kime oy vereceğiz. Gerisini SEN BİLİRSİN, TÜRKİYE!


4 Aralık 2014 Perşembe

BİR YÖNETİM ŞEKLİ; DAYIOĞULLARI

           
          “Selam verdim rüşvet değildur deyu almadılar”


Fuzuli’nin devlet dairesinde rüşvet vermeden iş yaptırılmayacağına dair, neredeyse 1000 sene öncesinden kalan bir sözüdür ki hala değişim olmadığının en büyük göstergesidir.

Hangimiz devlet kurumlarında işe başlayabilmek için “dayı” avına düşmedik. Güç gösterisi sergilemek için “dayı”ları birbirine düşürmedik. Ne tuhaftır ki herkes bundan muzdarip iken, bir türlü suni “dayı”lar yaratmaktan vazgeçmiyoruz.

Dayı dayılığını yapıyor bir kapı açıyor ama minnet borcu doğuyor sonra. Sen bir makama bir dayı sayesinde geldiysen, o makamında o dayıya hizmet makamı olduğunu artık unutmayacaksın. Oradan çıkacak en küçük evrak bile dayının veya dayının sevdiklerinin aleyhine ise o evrağı çıkarmayacaksın arkadaş. Bunun için var gücünle kendini siper edeceksin. Asla ve kat’a dayıya zarar gelmeyecek.

Hem sonra sen kimsin ki kuzum. O makama getiren dayı seni oradan alaşağı etmeyi de bilir. O zaman sessiz sedasız   “işlerine” bakacaksın. Kendi işlerine değil tabii ki sersem, dayıların istediği işlere. Yoksa seni “çoluk çocuğunun açlığıyla” korkuturlar. “İşsiz kalma kabusuyla” rüyalarında bile ziyaret ederler.

Dayının bir tane de işi olmaz, habire gönderir. Sadece senin mi dayın olduğumu sandın. O herkesin dayısı. Elbetteki herkesin işini kolaylaştıracak. Senin işini ötekiyle, onun işini şununla, ötekinin işini bununla. Bak çark nasıl dönüyor.

Dayı oturuyor. Elinde tespih, hep lüks deri misafir makam koltuklarında “gayfe”sini yudumluyor. Ama boş durmuyor orda “yeğenimiz olur” diye başlıyor söze, “senin de bi işin olursa çekinme” diye bitiriyor. Böylece “süper”, “acayip zeki”, “kaç lisans tamamlamış”, “alanında uzman”, “4-5 dil bilen”, “anlayışı, kavrayışı, ahlakı falan tavan yapmış” yeğenler el pençe divan duruyorlar “anlayışı kıt”, “gerizekalı”, “ilkokul terk”, “Türkçeyi bile zor konuşan”, “ahlaksız” “dayının” önünde.

İnanmadın değil mi?...  Dayının yeğeni olmak için bunlara gerek yok. Kasma kendini “okuyacağım, ben böyük adam olacağım” diye. Bir dayı bul kendine. Halk dilindeki gibi “sağı biraz büyük olsun, avucunu doldursun…”. Sonra çoban olsan fark etmez, elbet müdür olman yakındır. Çünkü dayının diğer koyunlarını güdecek bir “çoban müdüre” de ihtiyacı olacak ne sandın. (Teşbihte hata olmaz, çobanlar sayesinde et yiyiyoruz nitekim. Örnek verirken, çobanlara özürlerimi de sunuyorum.)

“Elhamdülillah Müslümanız” diye tescil ettiğimiz dini inancımızın yasak kıldığı ne kadar halt varsa, önce biz Müslümanlar yiyiyoruz fakında mısınız?.

Adam kayırmak haksızlıktır efendiler. “Dayı” olmak da , dayılar bulmak ta. “Allah’tan başkasına güvenilmez” düsturunun içi bu kadar boşaltıldıktan sonra, hala “elhamdülillah” demek dilde kalan Müslümanlıktan başka bir anlam ifade etmez. Güvenlik kameralarının vicdanlardan daha çok işe yaradığı yerlerde, “dayı”nın “akıldan, bilimden, yetenekten, eğitimden” üstün olduğu yerlerde doğru düzgün ilerleyen bir kamu düzeninden, adalet sisteminden bahsetmek havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Önemli olan genç nüfusu artırmak değildir. Önemli olan O genç nüfusu taşeronun taşeronunda işe başlatmak için bile “dayı” aramak zorunda bırakmamaktır. Gururu tavan yapmış 24-25 yaşında kızlara, kızanlara egosu tavan yapmış “dayı”ların elini öptürmemektir önemli olan.

Selametle… “ayısız” günlere…

Pardon “D”yi unutmuşum…

                                                             Adana-04.12.2014