milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2015 Çarşamba

BAŞBUĞUN DOĞUMU VE ÖZELEŞTİRİ


Zamanında İngiliz sömürgesiyken Kıbrıs’ta doğan büyük lider, Türkçülüğün büyük emektarı ve yılmaz savunucusu Alparslan Türkeş’in, Başbuğumuzun bugün doğum günü…

Özgürlük Her gurbette yaşayan Türk gibi daha küçük yaşında başlar dolaşmaya O’nun da kanında. Asker olmak, geri dönüp anasını babasını gurbette, bu esaretten kurtarmak tek hayalidir.

Bu hayal büyür büyür, komple vatan aşkına dönüşür gençlik yıllarında. Bütün hayatını adadığı ülküsünü “Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin” diyerek öğretir genç ülkücülere.

“Emirlere mutlak itaat lâzımdır. Laubali, gevşek, disiplinsiz, metotsuz kimselerle dâvamız yürümez. Her şeyde örnek olmak lâzımdır.” Diyerek dik durmalarını istediği ülkücü gençlik acaba şimdi hala diklenmeden, dik durmayı becerebiliyor mu?...

Soru keskin, can acıtıcı olabilir. Ama maalesef benim gördüğüm, rahatsız olduğum, üzülerek Başbuğun “kemiklerinin sızladığını düşündüğüm” günler bu günler.

O “Başarı için muntazam plânlı çalışma yapmak lâzımdır. Son nefesimizi verinceye kadar çalışacağız” derken, zamanın ülkücüleri, okumayan, araştırmayan, bilmediği için doğru sorgulamayan, sorguladığının sonucunu getiremeyen, hesap soramayan, eline geçirdiği gücü iktidarı dünyevi zevk ve menfaatleri için hoyratça kullanan bir gruba dönüşmüşlerdir. Elbetteki tersi durumdaki “gardaşlarımızı, abilerimizi” tenzih ederek bu eleştiriyi yapıyorum. Ancak görünen ve ülkü davasını “boş” olarak görenlere yansıtılan görüntü bu!..

Tenzih etmediklerim, direk grubun içinde kıyasıya eleştirdiklerim de kusura bakmasın, bu bir öz eleştiridir ve birilerine dokunması gerekmektedir. Şu anda bu camia içerisinde, koltuklarına oturup, makamlarını avanta gelir için kullananları mı ararsınız, yine aklı fikri –çok özür dileyerek yazıyorum- karı kızdan başkasına çalışmayanı mı ararsınız, akşam olduğunda nerde nasıl “parlatsak” diye kara kara düşüneni mi ararsınız, ve onların acaba bir iki kırıntısı düşer de biz de nemalanır mıyız diye bekleşen “kuyruğun kılı” pozisyonundaki çakalları mı ararsınız…. Nerde it kopuk varsa doluşmaya çalışıyor.

Evet Beyler! Eğri oturup doğru konuşmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Zaman rahmetlinin siyaset yaptığı zaman gibi değil. Elbetteki ülküleri, ve öğretmeye çalıştıkları hala geçerlidir ve yüzyıllar boyunca da geçerli olacaktır. Çünkü onlar Türklüğün binlerce yıllık Töresidir, varoluş destanıdır ve kaybolması mümkün değildir. Ama bu gençliğin de siyah siyah takımlar giyip, nerde bir makam sahibi var O’nun kapısında yaltaklanmasının bir manası yok. O etiket ancak o kapıda işe yarayabilir. Ancak ne dışarıya karşı sizi anlatır, ne de yarım yamalak bildiğiniz ülkücü değerleri.

Neden hala etkili bir muhalefet yapamıyoruz, neden hala yapılan soygunların, indirilen bayrakların, çiğnenen toprakların hesabını soramıyoruz. Çünkü kadrolarınız hep sıradan. Hepsi O siyah giyen adamlar gibi. Hepsi vurup kırmaktan başka bir şeyden anlamıyorlar. Oysa ne diyor: “ Türk töresinin bir diğer şartı da haddini bilmektir. Haddim bilmek... Ne kendinizi dev aynasında göreceksiniz. Herkese yukarıdan bakacaksınız, ne de kendinizi aşağıdan göreceksiniz, aşağıdan bakacaksınız.” Oysa bu gücün içinde cevval hukukçular olsaydı, işinin ehli sosyal politikacılar olsaydı, yemiş yutmuş askeri uzmanlar olsaydı, inanın “ülkücü davanın” bugün iktidar olması işten bile değildir. Vatanın heryeri delik deşik olmuşken, kamyon kamyon paralar götürülmüşken hiçbir hukukçu sonuna kadar kovalayamadı işin peşini.

Çünkü korktular, sindiler bir yerlere. Korkunun olacağını biliyordu Başbuğ. “Cesaret, yüreklilik, atılganlık olmayan hiçbir dâva başarıya ulaşamaz.” O günlerden bu günlere göstere göstere anlattığı her şey şimdi Ülkenin belası haline gelmiştir. Anadilde eğitim fikrine karşı çıkarken “eğilip bükülmeyelim, esnemeyelim” diyordu. Çünkü bir kere esnemeye başladık mı, tavizin sonunun gelmeyeceğini biliyordu. O günlerde DEP eski milletvekili Orhan Doğan’ı yerden yere vuran  konuşmasından bugüne baktığınız da artık hep birlikte bölücübaşı için sekretaryayı falan aleni tartışır olduk. Bu milliyetçilik ülküsünü hazmedememiş kişilerin verdiği tavizlerin eseridir.

Ruhunda bu ülküyü taşımayanların kaldırabileceği bir yük değildir bu. Ancak dilde kalan milliyetçilikleriniz ile bu ülkünün orta karar gideceği açıktır.

”Gençliğimizi büyük bir savaş beklemektedir. Bozgunculuğa, tembelliğe, ahlaksızlığa, cehalete, yalancılığa karşı büyük bir savaş.” O savaş çoktan başlamıştır. Ancak ülkücü geçinen siyah giyen adamlarında bu düşmanlardan, tembelliğe, ahlaksızlığa ve yalancılığa yenildiği gün gibi aşikardır.

Benim görüşüm bu camia içinde mutlaka esaslı bir temizliğin yapılması lazımdır. Sonra geriye kalanların eğitimiyle meşgul olup, gerçek vatansever, bayrak aşığı, ülkücü, Türkçü, Milliyetçi gençlerin çalışmasına ortam sağlanmalıdır. Uyuma, rahatına bakma devri çoktan kapanmıştır.

Ve son olarak “Türk Töresinin bir şartı da yüksek vazife duygusudur. Vazifeyi her ne pahasına olursa olsun yapmaktır. Diğer bir şart, toplum uğrunda her çeşit fedakârlığı yapmaktır. Millete hizmet yolunda şahsi menfaatlerden, şahsi zevklerden feragattir. Vazgeçmektir. Kişiler kendilerini millet için feda ederler. Türk Milleti'nin büyüklüğü böyle yükselecektir. Onu sizler yaşatacak, sizler yükselteceksiniz. Türk Töresinin en önemli bir gereği de sır saklamaktır. Sır saklamak...” dediği gibi asıl ülkücü olmak “adam” olmaktır… Adamlığı yaşamak, adamlığı öğretmektir. Ancak adam olanlar vatanını “ölesiye” severler zaten.

Bir kere daha, iyi ki bu dünyaya gelmişsin, iyi ki Türkçülüğü, Milliyetçi olmayı öğretmişsin Başbuğum. İyi ki adam olmayı öğretmişsin…
                                                                    
                                                                          Ahmet SAVAŞ /25.11.2015-Adana


Kör Parmağım Gözüne:Her ne kadar siyasi yapının içinde olmasam da, "olamasam" da bu benim, yazma ve eleştirme hakkımı elimden alamaz. Elbetteki yazının rahatsız edici tarafı vardır. Olmalıdır da. Asıl olmazsa problem var demektir. Bu bakımdan yazı içeriğinde de bahsettiğim gibi, gerçek ülkücüleri bir kez daha tenzih ediyorum.Daha Milliyetçi günler dileğiyle...



22 Ekim 2015 Perşembe

BİZİM MİLLİYETÇİLİĞİMİZ SİZİN IRKÇILIĞINIZ


Türküm ve bununla gurur duyuyorum!

Senin bu ülke sınırları içinde, adı Türk olan ve bayrağı Türk kanından dizayn edilen devlete karşı gelmen, baş kaldırman yıldırmaz bizi.

Yaşadığınız yeri bataklığa çeviren ve etrafına sürekli pislik, kan ve gözyaşı sıçratan sizlersiniz. Üstüne mazlum rolüne yatan, gözyaşı ve ezilmişlik edebiyatı üreten de yine sizlersiniz.

Sevmediğinizi zaten biliyoruz. Sırtınızın dayandığı yerin çürüklüğünü görmediğiniz için sizin gibi düşünen Avrupalı destekçileriniz sayesinde bu kalkışmaları yaptığınızı da biliyoruz. Herkesten gizleyen yine sizlersiniz.

Avrupa kendi kökünü Roma’da gösterir. Medeniyetini, kültürünü ve yaşam tarzını sürekli oraya dayandırır. Ancak Batı Roma’nın kalbini deşenin bir Türk komutanı Atilla ve Doğu Roma’nın ciğerini sökenin de bir Türk Sultanı Fatih Sultan Mehmet olduğunu da hiç unutmazlar.
Bundandır bütün kinleri, hazmedemeyişleri.

Bundandır içerden Türk devletini çökertmeye çalışmaları. Savaşarak yıkamadıkları Türk’ü ancak arkadan hançerletmek suretiyle yenebileceklerini bilirler. O hançeri de maalesef sizin elinize verdiler. İçeride her ne kadar siz sırtınızı P’li örgütlere dayadığınızı iddia etseniz de, o örgütlerinden çoktan Haçlı zihniyetinin kucağına oturduğunu göremezsiniz, görmek istemezsiniz.

Oysa Türk Milliyetçiliği, kendini ırkçı olarak nitelemez. Siz faşistlikle suçlasanız da, “sadece egemen ırk Türk ırkıdır” demez hiçbir zaman. Egemen ırk düşüncesine hep karşıdır zaten. İnsanların ırklara bölünmesini, hem insan doğası hem da yaşamın kanunu olarak kabullenir. Ancak bunu ezmek ve yok etmek için kullanmaz. Kendi ırkından olmayanla ekmeğini, tarlasını, yolunu, yordamını paylaşır. Komşusu aç iken tok yatmaz, yatamaz. Ancak bir şartla! Türk milliyetçiliğinin ancak kendi yaşamına, namusuna, şerefine, vatan, millet ve bayrak aşkına saldırı olduğunda kurt damarı tutar.  O kadar da olsun! Vatanın bölünmez bütünlüğünü, bayrağının gökyüzünde özgürce dalgalanmasını istemek ama bunu isterken ezmemek, yok etmemek, soy kırmamak bizim milliyetçiliğimizdir, sizin gözünüzde ırkçılıktır.

Ortadoğu’nun makus talihini dedelerimiz, babalarımız ve bizler yaşadı, yaşamaya devam ediyoruz. Muhtemelen bu gavur Avrupalı parmağını çekmediği sürece de yaşamaya ve görmeye devam edeceğiz. Ta ki petrol kuyuları kuruyana kadar.

Maddi hırsları yüzünden Avrupa, cana kıymaya, öldürmeye ve çocukları ağlatmaya devam ediyor. Buna çanak tutan siz ve sizin gibi kör gözlü Araplar da suçun en büyük ortağıdır.

Daha üç gün önce İngiltere’de bir otobüste Türkçe konuştuğu için hazmedilemeyen ve darp edilen bir Türk hanginizin umrunda acaba. Irkçılık budur aslında! Irkçılık sadece kendi ırkı rahat etsin diye yıllardır tüm dünyayı kana bulayan emperyalist Avrupa’dır. Kan emici İngiltere’nin önderliğinde tüm Avrupa, Amerika’da dahil can acıtmaya devam ediyor.


Ve sizin gibi devletine, vatanına içerden düşmanlık besleyen hainler olduğu sürece bu kan ve gözyaşı duracağa benzemiyor. 

11 Eylül 2015 Cuma

TÜRKÇÜLÜK


Bu terim kimilerini rahatsız ediyor olabilir. Zira kardeş olmayı ve inanç potasında tüm benliklerden sıyrılmayı dikte eden Cuma hutbeleri ile Irkçılığı ayaklar altına alan sosyologların savunduğu gibi “ırkını sevmek ve yüceltmek” İslam ile bir senteze sokulamaz. Savunulan ve sürekli “ırkçı” olmayın kardeş olun diye halkın gözünde “ırkı” ile övünen Türk’ü “öcü, kelle avcısı, kan içici” pozisyonuna sokmak isteyenler de sıkıştıkları noktada İslami argümanlara sığınıyorlar.

Bir kere benim nazarımda da “Irkçı” tabiri yanlış bir tabirdir. Ancak şöyle ki, “ırkçı” kelimesi basit, ucuz ve yıpratılmaya hayli müsait bir kelimedir. Bunun yerine “Irkını sevmek ve yüceltmek” daha manidardır. İçi daha doludur.

Türk, “ırkçı” tabiri ile ananevi geleneklerinden, öz benliğinden, atasından ve milli değerlerinden soğutulmaya çalışılarak daha kolay bölünebilir, kenetlenmesi daha kolay kırılır hale sokulmak istenmektedir.

Bugün ve geçmiş yarım asırda Anadolu’da yapılmak istenen de budur. Türk’ün kendi ırkını üstün ve yüksek görmesi, yüceltmeye çalışması aşağılanırken, diğer ırkların aklına “karpuz kabuğu” düşürülmeye çalışılmaktadır. Oysa 1071’den çok önce öncü birlik ve akıncılarla başlayan Anadolu’nun Türkleşmesini kim görmezden gelmeye çalışırsa aklından zoru vardır. Kökleri binlerce yıl öncesine dayanan, vatan toprağının üstün ve baskın yöneticisi olan bir Irk’ın; daha faydasız, millileşme hareketinin başlarındaki diğer Irk’larla bir tutulması, eşit gösterilmesinin tek bir açıklaması vardır, “aptala yatmak”.

Kaldı ki Türk Irkı olarak Türkler Anadolu topraklarında milliyetlerinden dolayı kimseyi ikinci sınıf vatandaş yerine koymamıştır. Ekmeğinden aşından etmemiştir. En değerli makamları bile hak edene eliyle teslim etmiş, onlara güvenmiş kardeşçe paylaşmıştır.
Ancak kaşıntısı tutan veya zorla ite kaka dışarıdan kaşınan bazıları bugün onların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor.  Kardeşlik ve Barış diyerek Türk’ün üstün maneviyatını ve inancını kırmaya çalışıyorlar. “Analar ağlamasın” beyanatlarını 40 bin anayı ağlatan bir şerefsiz’in fotoğrafları altında verebiliyorlar. Ve buna biz Türk’ler olarak hala hoşgörü ile bakıyoruz, ifade özgürlüğü ile bakıyoruz. Bazı sosyal demokratlar da bu karanlık ve sonu gelmeyecek azgınlık ve iştaha çanak tutuyorlar. Yaşan kaos ve ölümlerin sebebi olarak boyunlarında katil, katile yardım eden yaftası kıyamete kadar asılı kalacak.

Tükürüğüyle boğmaya kalkanı bakışıyla tükürüksüz bırakacak nice cengaver yetişmiştir bu ülkede. Ama edebinden susar, atasından kalma hoşgörüsünden susar anlamazlar. Anlatırız! 

Ülküsünün “önce yaşatma” idealinden dolayı susar.  Her ne kadar, sayıca, dilce ve kanca üstünlüğü olsa da bir gün olsun bundan dolayı yakıp yıkmaz. Ancak kafalarında bölmek ve bölmeye uşaklık etmek olanlar, neye hizmet ettiklerinin farkına varmadan yıllardır bindikleri gemiyi delmeye çalışmaktadırlar. Geminin batmasından medet umarak haince, pervasızca saldırıyorlar. Gelinen noktada yaşadığı coğrafyayı kan gölüne çeviren ırkdaşları Iraklılar ve Suriyelilerin halini görmeden.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin asli kurucu idareci gücü Türk Milletidir. Dolayısıyla maşa olarak kullanılan örgüt ve oluşumların içten içe kulaklarına fısıldanan “ezilmişlik” masallarına inanarak “kurucu gücü” “ırkçı”, “faşist” olarak etiketlemektedirler. Oysa karşılarına aldıkları gücün büyüklüğü ile bugüne kadar varlıklarını idame ettiklerini göremezler. Görmek istemezler. Devlet içinde devlet olma hayali bahsedildiği gibi kulaklarına üflenen masaldan ibarettir. Kanayan yarayı gün be gün deşeleme çabasındadırlar. Deşeledikçe ortaya çıkan kan ve irin içinde yarın debelenecek olan da yine kendileridir.

“Irkını sevmek ve yüceltmeye” çalışmak Türkçülüğün ana idealidir. Her alanda ileriyi hedeflemek, bu iddia ve ideal ile bilinçli, sağlıklı ve mesleki kariyerinde tam donanımlı bireyler yetiştirmek ana ülküdür. Ancak gerek dini duygularla gerekse de insani ve demokratik duygularla, yalan ve yanlış provakatif eylemlerin içine çekilmemek de gerekmektedir. Her ne kadar tarihde Türkler tarafından en geniş sınırlara ulaştırılan İslam içinde mükellef bir inanç taşısak da, İslam potasında milli benliğimizi bir kenara bırakacak değiliz. Bir kere İslam’ın doğuşu da “ırki”dir, "kavmidir". Çünkü Hz. Peygamberin Kureyş’in en güçlü kabilesinden seçilmesi, arkasına büyük desteği, dolayısıyla inancı ve güveni almasını sağlamıştır. Bu merkezde “Irkını” unutması bir Türk’ten beklenemez. Aksi durumda atasına sırtını dönerek yaşayan milletin yeryüzünden silinmesi ve tüm değerleriyle zelil olması kaçınılmazdır.

Hepimizin kızdığı ve damarlarımızdaki kanın daha da ısınmasına neden olan “kanton”, “kurtarılmış bölge”, “medya savunma alanları” gibi ifadelerin vatan bütünlüğüne alenen bir saldırının göstergesi olmasıdır. Bir Türk için vatan en değerli kutsaldır ve dokunulmazlığı vardır. İslami inanış içerisinde de vatan kutsaldır ve sınırları koruyan her ferd birer şehit adayıdır bu uğurda. Hal böyle olunca inancımız ile savunmaya çalıştığımız “Irkımızı korumak ve yüceltmek” ideali arasında bir çelişki olduğunu ileri sürmek ve buna karşı savunma geliştirmeye çalışmak abesle zaman kaybetmektir.


Velhasıl kelam kimse, ama her kim olursa olsun Türk Milletini “ırkçı” gibi çok ucuz bir lafla yaftalayamaz. Türk dünyaya bedel olmasıyla, dünya milletleri içinde huzur, güven ve sağduyulu hoşgörünün en başta gelen savunucusu ve uygulayıcısıdır. Bunu kim olursa olsun sınamaya kalkması başına bela almasının cesur ama cahilce göstergesidir. Bunu bugün uygulamaya çalışanlar bu delice kalkınışlarının bedelini elbet ödeyeceklerdir… Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin...
11.09.2015- Adana

8 Eylül 2015 Salı

TERRIBLE TURK (Korkunç Türk Koca Yusuf)

Sondan başlayalım!

Amerikadaki güreş müsabakaları tamamlanıp yurda dönmeye çalışırken bindiği gemi başka bir gemiyle çarpışıp batıyor. Sağ kurtulan Koca Yusuf yüzüp filikaya yetişmeye çalışırken müsabakalardan kazandığı paraları çevirdiği altınlar ağır gelip yüzemiyor ve Atlantik Okyanusunda boğularak can veriyor.

Bu gerçeğe daha yakın bir rivayet! Bir de daha destansı olan başka bir son var!

Gemi batmak üzereyken herkes can havliyle ne kadın dinliyor ne çocuk! Birbirinin üstüne basıp geçen insanların arasında Koca Yusuf önüne geleni haklıyor ki kadın çocuk kurtulsun! Ancak kendisi de düşüyor soğuk sulara, yüzmeye çalışıyor, filikaya tutunuyor ancak 140Kg’ın üstündeki ağırlığıyla filikadakileri batarız korkusu sarıyor. Ne bulurlarsa vuruyorlar kafasına gözüne ama koca pehlivan bir türlü bırakmıyor filikayı. Sonunda Aklı evvel biri çıkıp halat kesmeye yarayan baltayla bileklerinden ayırıyor Koca Yusuf’un ellerini. Koca gövde Atlantik Okyanusunun dibinde kaybolup gidiyor.

Adana Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla Bulgaristan Şumnu Karalar'daki evi restore edilip müzeye dönüştürüldü ve geçtiğimiz günlerde kalabalık bir katılımla açılışı yapıldı. Başkan Hüseyin Sözlü’nün dediği gibi “siyaseten burada değiliz, kültürel anlamda buradayız. Türk dünyasının bulunduğu her yere uzanabilmek anlamlı ve güzel. Burada Koca Yusuf’un ayağına gelmek Türklüğe gelmek, Türklüğü yüceltmek, Müslüman Türk kültürünün ilelebet buralarda  yaşamasına hizmet etmektir”. (http://www.adana.bel.tr/adana-buyuksehir-belediyesinden-sinirlari-asan-tarihi-hizmet-sayfa.html) Amerikan medya gücünün yarattığı hayali kahramanlarla beynimiz iyice ezilirken ve Türklük her yerden saldırı altındayken binlerce kilometre öteye Adana Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı kültürel yatırım elbetteki gurur verici. Hele “öz vatanında garip, parya durumuna” düşürülmeye çalışılarak, eli kanlı terörle yıpratılmaya çalışılan milletin içinden “destansı atalarına” sahip çıkılmasını görmek ayrı bir onur! (http://www.aljazeera.com.tr/haber/koca-yusufun-evi-muzeye-cevrildi)

Koca Yusuf lakabıyla anılmasının sebebi hakikaten “koca” olması. 1,90m boy ve 140 kiloyu aşan ağırlığıyla bir insan azmanı pehlivan. Gençliğinde köyünde kardeşiyle sürekli kavga ediyorlar tarla işlerinden dolayı. Maksat köy meydanında yapılan güreşlere katılmak. Her gittiği güreşten ödül olarak önüne koyun, keçi, inek katıp geliyor. Kardeşi de katılmak istiyor ama O daha kurnaz, kaçıp kaçıp gidiyor. Babası O’nun bu kaçmalarından dertli, huzursuz. Ama önüne katıp geldiği ödülleri görünce de içten içe gururlanıyor. Ancak tarla işleri kalıyor. Yine öyle bir günde babalarının gözü iki kardeşin üzerinde, izin vermiyor güreşe gitmelerine. İki kardeş bahse tutuşuyorlar. Kim yenerse o gidecek. İşi gücü bırakıp dalıyorlar birbirlerine. İş güç hak getire. Zaten Yusuf da sevmiyor tarla, saban işlerini. Gün batıyor yenişemiyorlar. Karanlık basmaya başlarken Yusuf kardeşinin ensesine çöküyor, çeviriyor sırtüstü. Galibiyet O’nun. Ertesi gün güreşe gitmek de!. Yine önünde koyun keçi toplamış gelmiş. Galip yine O!

Kendisi gibi heybetli bir ağaç var evlerinin önünde! İş güç sıkıcı. Dönüp dönüp el ense çekiyor ağaca! Günde 200, 300 kere tokatlıyor ağacı. Eller kayış gibi oluyor haliyle. Tuttuğunu deviren Kurtdereli Mehmet Pehlivan var o sıralar. “Koca Yusuf güreşte elini insanın omzuna dayadığı zaman hiçbir el esnemesi hissedilmez. İnsan ne kadar güçlü olsa da elin gene kendine göre bir esnemesi vardır. halbuki o, elini dayayınca sanırsın ki insanın omzuna bir hatal direği dayadılar. Hem de bu dayanan direği arkadan bir lokomotif itiyor..." diyor. Ki Kurtdereli, “Güreşirken bütün Türk milletini arkamda hisseder ve onun şerefini korumak için her şeyi yapardım. Ve sanki bütün Türk milletinin kuvvetinin arkamdan dayandığını hissederdim!” deyip, Atatürk’ten 1000TL ödül kazanmış devasa bir Türk pehlivan.


Fransız güreşçi Joseph Doublier 1894'te rakibi Sabés'e yenildikten sonra onu yenecek bir güreşçi arayışına girmiş Koca Yusuf’un köyüne gelmiş. Başlangıçta gavur ellerine gitmekte tereddüt eden pehlivan, Müslümanların gücünü göstermenin de bir cihat olduğu uyarısı üzerine gitmeyi kabul eder.Minder güreşi kurallarını Pariste öğrendikten sonra amacına uygun olarak Sabés'i yener. Önüne çıkanı yıkan Koca Yusuf rakip bulamaz hale gelir. Ta ki yine Paris’te bir sirkte karşısına Hergeleci Mahmut Pehlivan çıkana kadar. Güreş başlar başlamasını da bitmez bir türlü. İkisi de babayiğit, ikisi de inatçı, pes etmek yok. Kan ter içinde güreş dövüşe döner bir müddet sonra. Hergeleci Yusuf’a, Yusuf Hergeleci’ye. Ne varsa dağılıyor ortalıkta. İki Türk’ün güreşle başlayıp kavgaya dönen oyununu Fransız Polis’i zor bela bastırır. İki devin arasında birkaç polis de payına düşen şamarı alır tabii.

Yenildiği görülmemiş iken Kavalalı Çolak Mümin Pehlivan’ı anmadan geçmek olmaz. Koca Yusuf’un namı yürümeye başladığında karşısına Çolak çıkar. Hakem, Sultan Abdülazizin başpehlivanı Kel Aliço. O’nunla da daha önce güreşmişler, yenişememişler. Tabii başpehlivan, namına yaraşır o zaman berabere kalsalar da vermiş başpehlivanlığı Koca Yusuf’a. Her neyse  güreş devam ederken Çolak Mümin bir ara Koca Yusuf’u açık düşürmüş, Kel Aliço da mağlubiyetini ilan etmiş Koca Yusuf’un. Tabii itiraz etse de Yusuf, "yarım oldu sayılmaz" dese de hakemin dediği olur. “Bir Çolağın güreşi de böyle olur”. Sindirmemiş Koca pehlivan yenilgiyi, duvarları yumruklamış gecelerce, omzunu çıkarırcasına yüklenmiş nerde bir ağaç gövdesi gördüyse. Gün olup zaman geçince Çolak tekrar rakip olmuş Yusuf’a. Hırs buya, alıp alıp yere çalmış zavallı Çolağı. Bir daha güreş tutamaz hale gelmiş zavallı. Zavallı dediğimize bakmayın O da bir cihan pehlivanı.

Fransa ve diğer Avrupa şehirlerinde nam üstüne nam, ödül üstüne ödül alınca, duymuşlar Amerikalı organizatörler. Aramışlar bulmuşlar, gel bizde de güreş tut diye yalvar yakar götürmüşler deniz ötesine. Memleketten biraz daha uzaklaşmış bizim pehlivan. Bir taraftan güreşe olan hastalık derecesindeki tutkusu, memleket hasreti, kazanma azmi, ağaç tokatlamaktan gelen beton gibi sarsılmaz elleri, tuttuğunu devirmiş burada da. 26 Mart 1898'de Ernest Roeber ile yaptığı maçta Madison Square Garden'da rakibini ringden dışarı tutuğu gibi fırlatıp atmış. Yere kapaklanan Amerikalıyı öldü zanneden seyirciler, galeyana gelip yürümüşler bizimkinin üstüne. Ama naçar kalktıkları ile yerlerine oturdukları bir olmuş Ne yapsınlar insan irisi adamın karşısında. Tabii haliyle bizimki diskalifiye olmuş maçtan.Neyse ki Roeber’e bişey olmamış. Hatta iki gün sonra bu sefer Opera Evi’nde tekrar rakip olmuşlar. Boğa gibi adamı zaptetmek kolay değil. Serde iman kuvvetini de gösterecek. İtişip kakışma başlamış ikili arasında. Seyirciler bakmışlar gene uçacak kendi sporcuları ringten yere, bu sefer izin vermemişler. Hep birlikte yürümüşler Yusuf’un üzerine. Menejerler, polis derken maç gene iptal. Hatta Opera Evi o günden sonra güreş yüzü görmemiş. Kapatılmış tüm müsabakalara. Yani velhasıl kelam Amerikalıları bir korkutmuş bu bizim Koca Yusuf, “terrible Turk” diye feryat figan kaçışmışlar. O günden sonra “korkunç Türk” deyince bi kendilerine çeki düzen verir hale gelmişler. Hatta New York Halk Kütüphanesinde resmini de özenle saklamışlar. (http://digitalcollections.nypl.org/items/510d47e1-3de0-a3d9-e040-e00a18064a99#)

Orada tüm güreşçileri sıradan geçirdiktin sonra, Chikago’da dünya şampiyonu Evan Lewis’i üst üste iki defa yenerek “yeter artık yurda döneyim” diye düşünmüş. Gavur ellerinde namını salmış, Ulemanın dediği gibi müslümanın gücünü de göstermiş, güreş hırsını da almış, e hatırı sayılır da bir miktar para da kazanmış ne yapsın daha gurbet ellerinde. Menejeri “gel dolar yap” paralarını dese de “kağıt paraya güvenememiş” pehlivan. Altına çevirmiş olan biteni. 20 Kg altını koynuna doldurup Avrupa’ya geçecek La Bourgogne adlı transatlantikle açılmış Atlas Okyanusuna. Kısmet buya yolculuk başladıktan iki hafta sonra bindiği gemi bir İngiliz şilebiyle çarpışmış. Bir can pazarı ortasında kalan Koca Yusuf, işte yazımızın başında anlattığımız gibi iki rivayetten birisi neticesinde Hakk’ın rahmetine yürümüş.

Bütün bu anlatılanlar O’nun hayatından kısa kısa notlar belki ama anlamamız gereken şu! Kah kendisi olsun kah ustaları olsun önce Türk’ün gücü demişler. Önce arkamızda Türk’ün gücünü hissediyoruz, öyle indiriyoruz el enseyi, öyle getiriyoruz kündeye demişler. Hal böyle iken bugün bizim Türk olmaktan başka elimizde asil duygumuz ne kaldı. Milliyetimizi de kaybedersek övüneceğimiz neyimiz kalacak. Bunca anlı şanlı tarihimize sırt çevirirsek, ecdadımızı yobaz, iğrenç, bilgisiz, cahil, doğulu, Asyalı diye karalarsak çocuklarımıza neyi anlatacağız. Kökü kökeni belli olmayan Amerikalı’lar yalancı çizgi hayali süper kahramanlar yaratıp beynimizi esir alırken, onlara mı inanacağız. Yoksa Müzelerinin duvarlarını süsledikleri, etiyle kanıyla gerçek atamızla, atalarımızla gurur mu duyacağız.

Aslında tam da bu günlerde vatan bayrak aşkına, milliyetimiz kaybolmasın aşkına kanını feda eden Mehmetçiklerimizin tabut tabut şehadete yürüdüğü zamanlarda daha çok anmalıyız, Koca Yusufları, Çolak Müminleri, Hergeleci İbrahimleri, Kel Aliçoları, Kurtdereli Mehmet Pehlivanları, daha nicelerini. Asıl tam da onların millet adına, bayrak adına, vatan aşkına hırslandıkları gibi, hırslanma, kenetlenme zamanıdır.

Bu mana ile Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Meclis Üyeleri ve Büyükşehir Bürokratlarının ne derece önemli işlere imza attığını biraz daha iyi anlayabiliriz. Yoksa kendisinden binlerce kilometre ötedeki bir “atanın” evini müzeye çevirmek için destek olmak, ön ayak olmak siyaseten bir şey kazandırmaz belki ama Başkanın da dediği gibi “kültürel harsımızın” gelişmesi konusunda çok faydalı olur. Bu sebeple alkışlar Başkan ve ekibine….
Ve son söz!...

Onca iri yapısı ve heybetine rağmen böbürlenme görmemişler daha yüzünde, abdestsiz namazsız gezmezmiş diye söylerler arkasından. Gamsız dünya fukarası bir insanmış. Güreş dışında hiç birşeye hırslanmaz, iş güçle uzaktan yakından ilgilenmezmiş. Velakin konu güreş olunca, heybet ikiye çıkar, yüklendikçe yüklenirmiş rakibine. Gelip geçici fani dünya işte. O da namını bırakıp gitmiş Dünya’ya.

Esas olan da bu değil mi ya! Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri… Nur içinde yatsın!... 

08.09.2015-Adana

Kaynak:
http://www.eurozine.com/articles/2003-05-23-noble-en.html

7 Eylül 2015 Pazartesi

BİR TUHAF BAŞ; DEMİRTAŞ


Hakkını vermek lazım, 7 Haziran öncesi durumu iyi idare etti. Barış dedi, halkların kardeşliği dedi, analar ağlamasın dedi, espri yaptı, saz çaldı, türkü söyledi ve 80 milyonun gözünün içine baka baka 6,5 milyon kişiyi büyüledi, kendine oy verdirtti.

“Arkasını teröre dayamışken” önündeki Türkiye’ye karşı nasıl kıvırmak gerekirse en iyi şekilde kıvırdı. Bir kere bile “lanet olsun şu teröre” demeden, “barış olsun” diye diye bir “selocan” oldu. Ne zaman ben “Türkiye Partisiyim” diyecek olsa “keleşin dipçiğini” gösterdi  ağabeyleri. Ne zaman gerçekten “iki tarafında” acısını paylaşacak olsa, azarı yedi oturdu.

Bugün Dağlıca’da yaşanan ve son dönemde “devlete” başkaldırmanın en acımasız sonucu için Almanyadaki tüm programını iptal edip “yurda” döndü. Alamanya’larda kimlere neyi savunuyor ve hangi yurda dönüyorsa artık!... Ve sosyal konularda doğal ve sosyal blender  twitter üzerinden açıklama yaptı: “Koşullar ne kadar zor olursa olsun barışta ve kardeşlikte ısrar etmek dışında her yol bizleri insanlığımızdan uzaklaştırır, acılarımızı derinleştirir. Allah hepimize sabır ve akılla davranma dirayeti nasip etsin. Hepimizin başı sağ olsun.”

Demirtaş’ın bu sözlerini iki kısma ayırıp eğrisiyle incelemek lazım. Doğrusuyla diyemiyorum, deve misali doğrusu yok çünkü.

Birincisi “koşullar ne kadar zor olursa olsun” diyor. Koşullar, kimin koşulları. Kendilerince özgürlük savaşçısı olarak saydıkları Gerillaların koşulları mı zor acaba. Artık şehirlerde mesaiye gider gibi güpegündüz karakol basmayı göze alan, gece olunca biyerlere çekilip güç toplayan teröristler için koşullar zor mu? Bir de size silahını kapan koşsun savaşsın diyen kim ki koşulları kötüleştirip zorlaştırıyorsunuz. Evinizde otursanız zaten kömür, makarna, pirinç, çocuk başına para, sosyal yardım ayağınıza kadar geliyor. Dövlet yolunuzu da yapıyor, suyunuzu da getiriyor. Anadilinizi de konuşuyor, ticaretinizi de yapıyorsunuz. Hatta katır sırtlarında vergisiz, algısız, net para kazanıyorsunuz. Karışan var mıydı? Koşulları içinden çıkılmaz bir hale getiren sizin P’li örgütleriniz Demirtaş efendi!

İkincisi “barışta ve kardeşlikte ısrar etmek dışında her yol bizleri insanlığımızdan uzaklaştırır, acılarımızı derinleştirir” diyor. Bunca sivil ve asker ölümünün sebebi o çok sevdiğiniz “gerillalarınız” iken, bu kadar çok anayı ağlatmışken hangi barış ve kardeşlikten bahsediyorsunuz acaba! Devlet elbetteki sınırlarını ve o sınırların içindeki asayişi korumak zorundadır. Ve bundan yol kesen, araç yakan, şantiye basan, sağlık görevlilerini kaçıran ve hain tuzaklarla kalleşçe ölüm getiren herkim olursa olsun hak ettiğini bulur.Geçmişte köy basıp masum bebeklerin karınlarına kurşun sıkan zihniyet acaba hangi insanlıktan dem vuruyor herseferinde. Acı zaten yüreklere çöreklenmiş artık, hangi derinleşmeden bahsediyorsunuz acaba.

Demirtaş bu açıklamaları yaparken HDP Kars Milletvekili Şafak Özanlı kendi eliyle hazırladığı erzakları dağdaki kardeşlerine götürürken yakalandı. Muhtemelen yemeklerini de yapıp karınlarını da doyurup, sırtlarını da sıvazladıktan sonra dönecekti. 

Önceki günlerde Tuncelide öldürülen PKK’lıların cesedini yine HDP’li vekil Alican Önlü özene bezene ambulansa kadar taşıdı. Onlara ambulansı hangi zihniyet temin etti, o da ayrı bir ironi. 

Yine Tuncelide dağda öldürülen teröristin tabutunu HDP Van Milletvekili Tuba Hezer ve HDP Başkale Eşbaşkanı Aynur Tarhan, Öcalan resimli paçavralar eşliğinde omuzlarında taşıdı. 

Bütün bunlar Demirtaş “hepimiz kardeşiz” diye türkü söylerken oldu. Senin “şehit cenazelerine katılmıyorlar ama” diye isyan ettiğin kulak arkalarında duruyor. Onlar “kardeşlerinin” cenazelerinde…

Böylece kimin “kardeş” olduğunu da çok iyi öğrenmiş oluyoruz. Demirtaş istediği kadar bu tarafta kıvırmaya çalışsın. Olayların tek anlaşılır yanı, ayrışmanın çoktan tamamlandığı, “barajı geçerlerse” demokratik zenginlik olur inancıyla oy verenlerin büyük yanılgı içine düştüklerinin belirlendiğidir. İstediği kadar “Türkiye Partisi” olmak istediklerini belirtsin Demirtaş, avanesi teröristin yanında gezdiği sürece hiçbir inandırıcılığı olmayacaktır. Onun gayri samimi söylemlerinin altında kan arayan vampirlerin saklandıklarını görmek çok zor olmasa gerek.

Yılanın başının ezilme zamanı çoktan gelmiştir. Ya devlet başa ya kuzgun leşe…

Adana - 07.09.2015

2 Eylül 2015 Çarşamba

TÜRK TÜRK'E DÜŞMAN OLAMAZ!



Olmamalıdır da!

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözünü ilk kimin söylediği meçhul. Ancak Atsız’ın vasiyetnamesinde sıraladığı düşmanlarımıza bakıldığında tam da yerine oturan bu sözü artık başlıktaki gibi daha değişik bir anlama sokmak gerekmektedir.

Milletlerin zaten dostu yoktur. Çıkar ilişkileri vardır. Bu çıkar ilişkileri milletleri tarihin bir yerinde elbet düşman haline getirir.

Çıkarlar ekseninde bakıldığında “barış” sözünü çokça geveleyip duranları iyi irdelemek lazım. Çünkü çıkarların olduğu yerde kati’i ve sürekli bir barıştan bahsetmek mümkün değildir. Sonunda barış ergeç bozulacak ve savaş kaçınılmaz olacaktır. Bunu yine en güzel Atsız özetler: ”Barış savaşın başka metotlarla devamı ve silahlı savaşa hazırlığın ayrı bir şeklidir.”

Amerika ve Sovyetler Birliği’nin uzun yıllar boyunca savaş yapmadan durması onların “barış” içinde yaşadığını göstermez. Nitekim bu dönem karşılıklı restleşmelerin, silahlanmanın, casusluk faaliyetlerinin en üst seviyeye çıktığı “soğuk savaş” dönemidir.

Son iki aydır ülkeyi kana bulayan PKK’nın vurkaç kabiliyetinin artmasını ve kullandığı silah ve mühimmat çeşitliliğinin ve çokluğunun da “barış” ortamının olduğu, “şehit haberlerinin” gelmediği dört yıllık açılım sürecinden kaynaklandığını sağır sultan bile duydu ve analiz etti.

Şırnak, Şemdinli ve Diyarbakır’ın PKK tarafından mühimmat depolarına dönüştürüldüğü, köy aramalarında ve çay bahçelerinde çıkan onca silahlarla ortaya çıktı. Açılım ve güya silahsızlanma sürecinde PKK boş durmamış, hem mali gücünü hem silahlı gücünü revize etmiş ve artırmıştır. Buna karşın devlet olarak ancak şimdi kevgire dönen sınırlarımızı beton duvarlarla veya hendeklerle koruma girişimlerimiz ironik değil midir?

Yoksa devletin bir terör örgütüyle kırk yıllık silahlı mücadelesinde hala bir sonuç çıkmaması traji komik bir haldir.

“Barış”tan bahsetmek size kitleler kazandırır. Arkanıza kalabalık bir topluluğun takılmasını sağlar. Ancak dikkat edin en çok barıştan bahsedenler dünya genelinde barışı en çok katledenlerdir.

“Bir gün ülkede milliyetçi geçinen politikacılar, yöneticiler, sanatçılar, aydınlar hiç bir çıkar kaygısına düşmeden, yiğitçe, korkusuzca Türkçü söylemlerde, Türkçü tavırlarla milletin karşısına çıkarlarsa o gün Türkçülük büyük bir utkuya yaklaşır.”

Atsız’ın bu sözü ayrı bir anlam taşıyor. Sözün girişinde “milliyetçi geçinen politikacılar” diyerek politikanın zaten bir yalan ve dolandan ibaret kandırma meşgalesi olduğunu belirtiyor. Dikkat edin “milliyetçi politikacılar” demiyor! Oysa her  zamankinden daha çok milliyetçi, Türkçü ve Turancı olmaya ihtiyacımız var. Artık düşmanlarımız ilkokulda öğretilen üçbeş ülkeden ibaret değil.

 Kaypak bir aşufte gibi her türlü kılığa giren, allanıp pullanıp her seferinde yüzümüze gülen ama sürekli kuyumuzu kazan Amerika gibi çıkarcı Yahudi ırkını kendimize “dost ve müttefik” sayarak en büyük düşmanımızı edindiğimizin farkına varmalıyız. Bunun farkına güdümlü Kürtler de varmalıdır.

Ve Avrupadaki pohpohcuları ile dağdaki silahlı ağabeylerine güvenip de Bizi “tükürüğüyle boğma” tehdidinde ve gafletinde bulunan takım elbiseli teröristlere karşı bir ve iri olabilmeliyiz.

Sürekli “barış”tan bahsederek mide bulandırır seviyeye gelenlere karşı “demirden gürzlerimizi” sallayabilmeliyiz. Allah aşkına Türk olarak birbirimize düşman olmamalıyız artık. Bu vatanın gerçek sahibinin “biz Türkler” olduğunun, diğerlerinin haricen sığınmacı olduğunun farkına varmalıyız…

Ancak böylece ayaklarımız üzerinde başımız bulutlara kadar dimdik durabiliriz.
Ancak böylece “gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.”

02.09.2015/Adana


24 Temmuz 2015 Cuma

DEVLET OTORİTESİ


“Vatan bir bütündür bölünemez! Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır! O satıh bütün vatandır!”

Muhtemelen herkes bu meşhur sözleri biliyordur. Vatan sevdasının aşılanması gerektiği, bölünmezliğin tek amaç olması gerektiği, bölünürsek yok olacağımız düşüncesi sınırlar içerisinde yaşayan ve kendini bu vatanın bir ferdi olarak gören herkese öğretilmesi gereken yegane kural olmalıdır.

İçimizde birbirimize düşmanlığı bırakıp dışarıdan gelecek hertürlü dinsel ve etnik ya da emperyal tehlikeye karşı uyanık olunmalıdır. Burda kişisel veya kitlesel menfaatlerin önünde vatan menfaati ön planda tutulmalıdır.

Bu kadar sosyolojik analiz yapmak yeter! Bu havanda su dövmekten başka bir işe yaramaz.

Güney sınırımızın yarısında lüks tatil sitelerinde, otellerde güneşlenen insanlar mı vatan sevdası taşıyor, yoksa diğer yarısında kevgire dönmüş sınırımızda tank top sesinden artık rahatı kaçan insanlar mı vatan sevgisi yaşıyor.

Yarı sınırımız emperyal güç tehlikesi altında lüksten taviz vermezken, diğer yarımız dinsel etnik savaşın içinde kıyılıyor. Vatanın bölünmesi düşünülemezken Güneydoğu illerimizde sadece kamu kurumlarında Türk Bayrağı’nı görmek pratikte çoktan bölündüğümüzü göstermez mi? Orda yaşayanlar, gerek PKK tehdidi yüzünden gerekse yalan ve yanlış yönlendirme yapan yine PKK güdümlü HDP yüzünden  vatanına hiç olmadığı kadar zayıf bağlarla bağı artık.

“Bayrak inmez vatan bölünmez” diye bizler batıda sloganlar atarken, askeri birliğin bayrağı indirilip, Güneydoğu Anadolu’nun ismi kendilerince çoktan Kuzey Kürdistan olarak lügatlaştırıldı. Artık devletin askeri gücünden ve otoritesinden çekinmek bi kenara, dağ başından “şehirlerinizi yakarım yıkarım ha!” diye tehditler savurma bile sıradanlaştı. 

Bunca askeri güç ve techizata rağmen, övündüğümüz bordo bereliler ve özel harekatçılara rağmen, sınırın heryerinin delik deşik olması, gözümüzün önünde, Suriye’nin kuzeyinde kanton birleştirme faaliyetleri yapılarak devlet kurulmaya çalışılması onlar için elbette kahramanlık olacaktır.

Arkasından ağlayacağımız onca şehidimiz ve masum vatandaşımız varken, çiçek böcek hikayesiyle, park kuracaktık biz uydurmasıyla, kitap götürüyorduk, çuvallarımızda oyuncak vardı bezirganlığıyla bölmeye ayrıştırmaya odaklanmış gençlerin ölümü için “yas” isteyebilecek kadar yüzsüz Cumhuriyet savunucularının olması da ayrı bir utanç vesikasıdır. 

Kilisin hemen karşısından açılan ateşle "vurulup tertemiz alnından uzanıp yatan" Astsubay’ın intikamı için kalkan uçakları, ateşlenen topları “aman ha savaş olmasın, biz karşıyız” diyecek kadar Türkiye Partisi’dir bunlar. Bir astsubay’a karşı bir teröristin öldürülmesi de intikam falan değildir bence ama neyse!..

Tüm satıh olarak vatanın savunulması, gerekirse sınır ötesine geçilmesi, gerekirse orda konuşlanılması yok yere savaş çıkartmak değildir. Bu vatanı korumak için elindeki korkutucu gücü kullanmaktır. 

Suriye'de tampon bölge oluşturulması hem Suriyeli Mültecilerin sınır dışında konaklaması için bir alan açılması, hem adı P ile başlayan tüm terör örgütlerinin Kuzey Suriye’de yapmak istediklerinin önüne geçilmesi, hem de IŞİD ya da DAEŞ denilen terör örgütünün önünün alınması hususunda elzemdir ve acildir. Buna karşı çıkmak da vatan hainliğidir bence…


Velhasıl kelam ateş tüm vatana yayılmadan söndürülmeli, iki molotofla kendini adam zanneden fistanlı teröristlerin hadleri bildirilmelidir. Topyekün temizlik harekatı başlatılmalı, yıllardır üreyen haşere ezilip yok edilmelidir. Vatanına hainlik edenlerin cezası ölümdür! Uygulanmalıdır!...

Ahmet SAVAŞ-24.07.2015/ADANA

Kör Parmağım Gözüne: Tam da HDP'nin istediği gibi Meclis'in toplanmasını isteyen, tam da HDP'nin istediği TSK'nın başlattığı operasyona "savaşa karşıyız" diyerek kulp takmaya çalışan Türkiye Partisi bilin bakalım hangi parti!

22 Temmuz 2015 Çarşamba

ACIK SUSUN LO...


Kardeşlikten bahsediyorsunuz ama vatanı bölmeye çalışıyorsunuz…

Birlikten beraberlikten bahsediyorsunuz ama yıkmaya çalışıyorsunuz…

Sürekli ellerinizde silahlar karanlık pozlar veriyorsunuz. Daha seçimin ertesi gününde köy korucularına ‘defolup gidin’ diyorsunuz…

Siyasetin, diyologun öneminden bahsediyorsunuz, ama hep istiyorsunuz, bir kere olsun verme tarafında değilsiniz, teröre bir kere terör diyemiyorsunuz mesela…

Bu vatanın tüm sınırlarında görev yapan “askerimize” ağız ucuyla rahmet diliyor, yol kesip, araç yakıp, şantiye basıp, bebek öldüren koftiden gerillalarınıza methiyeler düzüyorsunuz…

Bir kurban bayramında “Kobane için direnin” diyorsunuz, ambulansları bile yakıyor yıkıyorsunuz ve  52 can alıyorsunuz. Oysa çoğunuz Kobane nere, rojova nere bilmiyorsunuz…

Dağdaki ağabeyleriniz “silahlanmalıyız, herkes silah almalı, her yere tüneller kazmalıyız” diyor, hemen sonrasında yumuşatarak bunu, “güvenliği artırmalıyız” diye bir kere de siz söylüyorsunuz ve çıkıp “ben silahlanma çağrısı yapmadım” diyorsunuz, yalan söylüyorsunuz.

Gençleri kandırıyorsunuz, gaza getiriyorsunuz, olmayacak hayaller sunuyorsunuz, sonra öldürüyorsunuz kendi elinizle, sonra “bunlar” öldürdü diyorsunuz. Yalan söylüyorsunuz. Anaları siz ağlatıyorsunuz…

Geçip kameralara yalan söyleyenlerin en bariz göstergesi, boncuk boncuk terli halinizle “gençler oyuncak götürüyorlardı, ne suçları vardı” diyorsunuz. Ama ölümden sonra diyorsunuz, onlar ölürken yanlarında olamıyorsunuz. Çünkü onların öleceklerini biliyorsunuz. Bunun için onların yanında olmuyorsunuz. Oysa siz çok seversiniz, bu tür gösterileri. Hazır kalabalık toplanmışken, hem de konu çalıştığınız yerden, Kobane ve Rojova'dan iken, sahi kuzum siz neden o gençlerin yanında değildiniz? Ölmelerini mi beklediniz?

Bak belki siz olsaydınız güvenlik daha sıkı olabilirdi mesela! Siz varsınız diye sizinkiler belki polise “bırakın, halk tedirgin oluyor, arama yapmayın, güvenliği biz sağlarız” demezlerdi mesela. Eni konu milletvekilisiniz ya, göze alamazlar kılınıza zarar gelmesini. Bir de yarın kayıtları izleriz, mutlu oluruz diye Amara Kültür Merkezinin kameraları kayıt yapardı. Gitseydiniz, ölmezdiniz ya! Belki onlar da ölmezdi…

Şimdi artık olan olduğuyla, ölen öldüğüyle kaldı. Katilin kim olduğu tespit edilse ne olacak edilmese ne? Onlarda toprakta, hain saldırıyla şehit olan askerimiz de toprakta, bugün Şanlıurfa Ceylanpınar da şehit edilen yine 2 polis, yarın toprağa girecekler. Fark nerde kalıyor?

Böyle ölümler olduğunda Siyasetin tepesindekiler konuşmasın, her kameraya, konuşmak zorunda olduğunu hissetmesin. Sonra gençler bişey var zannediyor. Kafalarına maske geçirip analarının bacılarının fistanını giyip savaş oyunu oynuyorlar, sonra bazı gençler ölüyor, sonra en acısı analar ağlıyor.

Yapmayın, acık susun lo…

Ahmet SAVAŞ-22.07.2015/ADANA




21 Temmuz 2015 Salı

BUYURUN BURDAN PATLATIN! (Bir Suruç Yazısı)


Sınırları kevgire dönmüş bir ülkenin güllük gülistanlık olması da beklenemez zaten! 

Sonunda sınırın diğer tarafındaki ateş içimize düştü. 28 genç (herkim olursa olsun) parçalandı!

Olaya ironik bir biçimde ırk kavgası açısında bakmak bu aşamada doğru değil! Başkasının (ki bu başkaları hala bu ülkenin vatandaşları) acısı üzerine bina edilen mutluluklar kalıcı değildir. Kan ve gözyaşıyla sorun çözmek İNSAN olanların yapacağı iş değildir.

Suruç’ta yaşananlar tam anlamıyla bütünlüğün damarına saplanmış keskin bir bıçaktır. Ancak öfke tek taraflı büyümüyor. HDP,PKK, YPG, YPJ kendisine yanlış yandaş seçmiştir. Yıllardır Ortadoğu ülkeleriyle kedi-fare oyunu oynayan Amerika bu öfkenin baş aktörüdür ve bu aktörün ne kadar  aşağılık bir plan kurguladığını göremeyen militarist bölücü Kürtler nankördür.

Henüz açılım süreciyle kendilerine verilen inanılmaz ifade ve saçmalama özgürlüğünü hazmedemeyenler beylik olmadan devlet hayaline girişiyorlar ve hali hazırda hala meşru bir devlet olan Suriye’nin kuzeyinde rüyalar görmeye devam ediyorlar.

Mevcut baskın faktör Türkmen ve Sunni Arapların çoğunlukta olduğu Kuzey Suriyede ortaya çıkan DAIŞ (IŞİD) yegane birlik ve beraberliği zayıflatmıştır. Ortaya çıkış amacına uygun hareket ederek Merkezi rejimden uzakta ve nispeten daha sakin olan Kuzey Suriye’yi karıştırmış ve görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Bu esnada malum Kürtlerin kulağına malum yalancı ABD, ‘devlet olma’ hayalini fısıldamış ve silahlandırmıştır. Sahneden çekilme zamanı gelen DAİŞ yine, ABD tarafından havadan bombalanarak ve ikmal hortumları kesilerek zayıflatılmış görüntüsü verilmiş ve ‘devlet olma’ isteği kabaranlara Kuzey Suriye altın tepside sunulmuştur. Sahte zaferlerle sahte sevinç gösterileri yapanların ultimatom gibi halkı silahlanmaya çağırması ve sınırın öbür tarafında olanları bu tarafa taşımak istemeleri de bu senaryonun devamıdır.

Bu dönemde Türk Hükümeti ne yapıyor? Mazlumun yanında olma sevdasıyla evsiz barksız sınıra hücum eden milyonlara kucak açıyor. Kamplar kuruyor, erzak temin ediyor Ülkenin batı şehirlerinde bile istedikleri gibi cirit atmalarına, ticaret yapmalarına, şirket kurmalarına izin veriyor. 2014 yılı içerisinde kurulan yabancı şirketlerde Suriyeli damgası bugün baş haberlerden birisiydi. Mazlumun yanında olma Türk ve Müslüman olmanın gereğiyle savaşın en başından beri yapageldiğimiz bir şey, ancak sınırdan geçen milyonların hepsinin mazlum olmasına kim inanır. Tabii ki girenlerin içinde savaş elbiselerinden yeni sıyrılmış ve silahını sınır kapımıza dayamış binlerce terörist de içeri daldı. Kimin kontrolünde, hiç kimsenin!..

Türkiye’de henüz hükümetin kurulamamasından kaynaklanan boşluk, Güneyde Hakkari’den Hatay’a kadar devam eden kara Kürt politikası, açılım adı altında verilen hertürlü taviz, medyanın  anlaşmışcasına seçim öncesinde HDP’yi favori televizyon çocuğu yapıp barajı aşırtmaları ve gelinen nokta.

Suruç’ta bomba patladı!. Kimse Türk polisini, istihbaratını, askerini ve milletini suçlamaya kalkmasın. Ölen yalancı Amerika’nın gazına gelip ‘devlet olma’ rüyasından uyanamayan Kürtler, öldüren yine yalancı Amerika’nın beslediği piyon DAİŞ çetesidir. Yine de mazlumun yanında olma vicdanımızdan kaynaklı ölen gençler bu vatanın evlatlarıdır. Ve aldığımız terbiyede evladın kötü olmasından evlat bizatihi sorumlu değildir diye düşünüyoruz. Acıyoruz…Siz ne kadar ağlıyorsanız biz de en az o kadar ağlıyoruz. Ancak babasına sırt çevirip de köşe başındaki tinerci, başbelası zırzop abisine bel bağlayanların sonu hep aynıdır.

Ölene sevinmiyoruz! Ancak ülkeyi bölmeye çalışanlar sizlersiniz ve sayenizde güney sınırında hiçbir kapı açık değil! Kevgire dönen sınırdan kimin girip çıktığı belli değil. Biten tükenen ticaret orda yaşayan sizlerin ticareti. Yaratılan korkudan uyuyamayacak olanlar yine sizlersiniz. Yeter mi anlamanız için!

Katilin peşinden koştuğunuzda elinizin kana bulanacağını, evlatlarınızın öleceğini anlayacak mısınız?


Gemiyi delmeye devam ettiğiniz sürece hep birlikte batacağımızı görecek misiniz artık?..