seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2017 Cumartesi

BIKMAK VE UMUT ETMEK


        Aslında taban tabana zıt bu iki kelimenin düşününce ve ilişkilendirince bana bu kadar yakın geleceğini, ve tek bir sonuca götüreceğini tahmin etmezdim.

Hayatınızda birinden, bir şeyden, bir durumdan bıkarsanız, daha iyisini görmeyi veya daha iyisine sahip olmayı umarsınız. Bu da sizi tek bir sonuca götürür: Değişim!
Ancak şart, daha iyisini istemektir. Eğer bıktığınız şeyden veya kimseden daha iyi bir alternatif yoksa, daha iyi olmayacağını düşünüyorsanız, aynı durumda kalmayı yeğlemek daha akıllıcadır.
2002 öncesi Türkiye’sinde halkın bıkkınlığı da, umudu da zirve yapmıştı. Değişim başlamak üzereydi. Değişim, olması beklenenin umudu, bıkılan durumdan kat be kat üstün olduğu için gerçekleşti.
Ancak on beş yıldan beri yine bir bıkkınlık ve değiştirilme isteği olsa da, belirttiğimiz durum nedeniyle, yani gelecek olandan beklenenin mevcut durumdan daha iyi olmayacağı gerçeği, hali hazırda var olan durumu sürdürmeyi daha akıllıca kılıyor.
Lafı döndürmeden direk söylemek bazen daha rahat oluyor!
On beş yıldan beri muhalefetin yaptığı tek şey havanda su dövmek! Önüne konulanla oynuyor, onu yiyiyor, beğenmezse mızmızlanıyor sadece. On beş yılda birçok seçim kaybetmelerine rağmen kendilerine bir türlü çeki düzen veremeyen yılların liderleri, politikacıları acaba sürekli “hayır” pozisyonunda kalmalarının ve politika üretememelerinin nedenini kendilerine soruyorlar mı? Merak ediyorum; onların da bıkkınlıkları ve umutları var mı?
Evet 2002 yılında ortaya çıkan iktidar, güçlü görüntüsü ve sağlam politik söylemleriyle, bahsettiğimiz umudu yeşertti ve kazandı! Daha o seçimin hemen ertesi günü toplanıp, durumu gözden geçirip bir sonraki seçimde, aday olsun, altyapı olsun, örgütlenme ve çalışma olsun her şeyi yeniden ele alması  gereken muhalefet üst üste girdikleri seçimlerde hezimet yaşadı.
Her ne kadar “yönetim sisteminin değişiyor olması korkusu” ile referanduma karşı çıksalar da atladıkları bir gerçek var: Seçme ve seçilme hakkı kimsenin elinden alınmıyor. Okuduğum kadarıyla Cumhurbaşkanlığı’nın babadan oğula geçeceği ile ilgili de bir madde bulunmuyor. Yani hür her vatandaş şartları karşıladığı müddetçe çıkıp Cumhurbaşkanlığı’na aday olabilir. Ve iyi çalışıp da, bizim “umudumuzu” artırıp da “bıkkınlığımıza” bir çözüm olursa neden seçilmesin ki! 
Geçmişe baktığımızda koalisyon hükümetlerinin durumu zaten ortada! Ömrü bir seneyi geçen koalisyon hükümeti yok! Dolayısıyla bu dönemlerde Türkiye’nin karar alma mekanizması çökmüş. Gelişmekte olan ve henüz kurumları tam anlamıyla oturmamış devletler için bir gün, seneler kıymetinde olabilir. Koltuk hırsından vazgeçemeyen siyasilerin kısır politikalarla, silahlı kuvvetlerin elinde oyuncak olduğu da unutulmamalıdır. Mevcut parlamenter sistemin işleyebilmesi için partilerin tek başına iktidar olup, meclis kararları için yeterli çoğunluğa sahip olması ve güya tarafsız Cumhurbaşkanı ile uyumlu çalışması gerekir. 
Bu kadar şart sağlandıktan sonra sanırım ben de bu ülkeyi yönetebilirim!
Şaka bir yana, bu şartların oluşması zaten mümkün değil. Siyasetin içinden gelen tüm Cumhurbaşkanları mutlaka az veya çok taraflıydı zaten. Nihayetinde gökten zembille inmediler. Elbette ki içinde yetiştiği siyasi gruba içten içe de olsa sempati beslemeye devam edecektir. 
Dışardan seçilmiş Cumhurbaşkanı ile ne yaşadıklarımız ise ortada! Kırmızı ışıkta durması, bütçeyi delmemesi, tasarruflu olması insani tarafları olmuş olabilir; ancak tamamen kapalı, tabiri caizse dünyadan bi haber, gelen her düzenlemeye kapıyı kapatan bir Cumhurbaşkanı ile Devlet yönetimi yapılamayacağı da açıktır. Öyle de oldu zaten. 
Milleti bıktırdılar en sonunda!
Yani bir umuttan doğan ve durumun yarattığı bıkkınlıktan kurtulmak istemenin sonucuydu son on beş yılda yaşadıklarımız. Muhalefet boş konuşmayı bırakıp, ülkenin çarklarını döndürecek politikalar, güçlü liderler önümüze çıkarmalı ve umutlarımızı artıracak söylemlere girişmeli ve bunu eylemlere dökmelidir. Tabii eğer lütfedip millet ne istiyor diye dinlemeyi öğrenebilirlerse.
Yoksa sistem kurallar bütünüdür. Onu tıkayan da, önünü açan da insanlardır.
Sistemi yürütecek olan seçilmişler kendi benlik ve hırslarından sıyrılıp, vatan millet sevdası ile düşünmedikleri ve çalışmadıkları sürece sistem ne olursa olsun kar etmez. 
Kazanıyorsan daha çok kazanmak için politikalarını geliştirmelisin. Kaybediyorsan kendini dinlenmeye ayırıp oturduğun koltuğu terk etmeyi bilmelisin. Hatta bu siyasete her nerde başlıyorsan önce bunu öğrenmelisin.
Gerisi benim gibilerin umudumu çalmaktır.

27 Ekim 2015 Salı

SEN BİLİRSİN


Yönetenlerin seçilmesi paravan arkasında, kapalı zarf ve sandıklarda gizli olarak yapıldığı için seçme hürriyetine karışacak değiliz. Herkesin seçimi özgürdür ve öyle de olmalıdır. Ancak seçim sonuçları açıklandığında bireysel olarak kullandığımız oy genelimizi ilgilendiriyor. Bu açıdan bakıldığında verilecek her oy değerlidir ve aynı partiye oy vermiş veya vermemiş diğer seçmenleri de direk etkiliyor.

Ülke olarak başarısız 7 Haziran seçiminden sonra bir kere daha sandık başına gideceğiz. Başarısız olması öznel bir eleştiridir. Kimine göre başarısızlık olmayabilir. Ancak oy verme oranı, seçime katılma ve söz sahibi olma açısından başarılı da olsa, oy bir kere sandığa düştükten sonra artık başarı veya başarısızlığın mimarları da seçtiğimiz kişiler oluyor. 7 Haziran sandığından kalıcı ve güçlü bir hükümetin çıkamamış olması demokratik zaaf olarak nitelendirilemez. Aksine sandıktan çıkan sonuç yönetimi paylaşma ve “ben de varım” demenin güzel bir örneğiydi. Maalesef siyasi kişiliklerin düştüğü zafiyet ve hırs sonucunda istenilen katılımcı yönetim oluşturulamadı. Artık umutlar 2 Kasım sabahına!

Burada Türkiye seçmeninin iyi okuması ve değerlendirmesi gereken nokta, gelecek olmalıdır. Çünkü henüz bir sene önce, bu olanları zannımca hiç kimse tahmin etmiyordu. Herkes ve her çevrede, siyasi yapılanmalarda ve sivil örgütlerde çatışmasızlık ve akan kanın durması umudu iyice artmış ve artık bu illegal devlet düşmanı yapılanmanın son bulduğu kanaati oluşmuştu. Karşılıklı iyi niyet beyanatları, kol kola yapılan açılışlar, kabuller birer zeytin dalıydı. Ancak umudun tükenmesi kısa sürdü. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ertesinde böylesine bir kavganın tekrar alevlenmesi ve çok sıcak bir yaz geçirmemiz, sizde de barış adına ne varsa yapılan, hepsinin yalan olduğu kanısı uyandırmıyor mu? İmzalanan mutabakatların, durdurulan emniyet birimlerinin, saklanan istihbarat raporlarının aslında bölücü örgüt için bir toparlanma ve stok yapma sürecinden başka bir işe yaramadığını üzülerek görüyoruz. Güneydoğuda cephaneliğe çevrilen evlerin, terörist haline getirilen çocukların hep bu barış yalanın arkasında gizlice planlandığını bilmeyen kalmadı sanırım.

En sonunda egemenliğin tehlikeye düşmesi, uzantı siyasi parti tarafından habire mazlum edebiyatının yapılması ve bu sayede oy avcılığına soyunulması demokrasimizin ne kadar içler acısı durumda olduğunu göstermiyor mu? Mikrofonu her eline alan parti liderinin halkı diğeriyle korkutması hangi miting jargonunda yer alır. Kah bölünmekle, kah savaş alanına çevrilecek il ve ilçelerle, kah fakirlikle ve bozulacak eğitim sistemiyle korkutulan halk acaba tercihini belirlerken hangisini göz önüne alacak? Oysa miting meydanları vaatlerin açıklandığı meydanlar olmalı, yarına dair huzurun, hoşgörünün ve umutların söylendiği meydanlar olmalı. İmam mikrofonu eline aldığında cehennemi anlatmamalı, cennetten bahsetmeli  ki neşeyle koşalım sandıkların başına. Oy verdiğimizde, oyun bize terör, şiddet, fakirlik, yoksulluk olarak geri döneceğine eminsek, kara kaşınıza kara gözünüze mi oy vereceğiz Allasen!

İşte bu, zaten varolan kararsızlık ve “al birini vur ötekine” sahnesinde oy vermeye gideceğiz. Vatan millet aşkına yanıp tutuşurken, birer birer söndürülen vatan millet aşığı hayatların üzüntüsüyle oy vereceğiz. Bölünmez bütünlüğümüzü değil korumak, ağızlarına bile alamasınlar diye oy vereceğiz. Toprağından suyundan faydalanıp da yediği yere pisleyenleri temizlemek için oy vereceğiz. Güvendikleri ağabeylerine “sizin ne haddinize bize karışmak” demek için oy vereceğiz. Bayrak için, vatan için, millet için, Orta Asya’dan gelip de kanıyla canıyla bu toprakları sulamış atalarımızın mirasına sahip çıkıyoruz diyebilmek için oy vereceğiz. Biz biliyoruz kime oy vereceğiz. Gerisini SEN BİLİRSİN, TÜRKİYE!


7 Eylül 2015 Pazartesi

BİR TUHAF BAŞ; DEMİRTAŞ


Hakkını vermek lazım, 7 Haziran öncesi durumu iyi idare etti. Barış dedi, halkların kardeşliği dedi, analar ağlamasın dedi, espri yaptı, saz çaldı, türkü söyledi ve 80 milyonun gözünün içine baka baka 6,5 milyon kişiyi büyüledi, kendine oy verdirtti.

“Arkasını teröre dayamışken” önündeki Türkiye’ye karşı nasıl kıvırmak gerekirse en iyi şekilde kıvırdı. Bir kere bile “lanet olsun şu teröre” demeden, “barış olsun” diye diye bir “selocan” oldu. Ne zaman ben “Türkiye Partisiyim” diyecek olsa “keleşin dipçiğini” gösterdi  ağabeyleri. Ne zaman gerçekten “iki tarafında” acısını paylaşacak olsa, azarı yedi oturdu.

Bugün Dağlıca’da yaşanan ve son dönemde “devlete” başkaldırmanın en acımasız sonucu için Almanyadaki tüm programını iptal edip “yurda” döndü. Alamanya’larda kimlere neyi savunuyor ve hangi yurda dönüyorsa artık!... Ve sosyal konularda doğal ve sosyal blender  twitter üzerinden açıklama yaptı: “Koşullar ne kadar zor olursa olsun barışta ve kardeşlikte ısrar etmek dışında her yol bizleri insanlığımızdan uzaklaştırır, acılarımızı derinleştirir. Allah hepimize sabır ve akılla davranma dirayeti nasip etsin. Hepimizin başı sağ olsun.”

Demirtaş’ın bu sözlerini iki kısma ayırıp eğrisiyle incelemek lazım. Doğrusuyla diyemiyorum, deve misali doğrusu yok çünkü.

Birincisi “koşullar ne kadar zor olursa olsun” diyor. Koşullar, kimin koşulları. Kendilerince özgürlük savaşçısı olarak saydıkları Gerillaların koşulları mı zor acaba. Artık şehirlerde mesaiye gider gibi güpegündüz karakol basmayı göze alan, gece olunca biyerlere çekilip güç toplayan teröristler için koşullar zor mu? Bir de size silahını kapan koşsun savaşsın diyen kim ki koşulları kötüleştirip zorlaştırıyorsunuz. Evinizde otursanız zaten kömür, makarna, pirinç, çocuk başına para, sosyal yardım ayağınıza kadar geliyor. Dövlet yolunuzu da yapıyor, suyunuzu da getiriyor. Anadilinizi de konuşuyor, ticaretinizi de yapıyorsunuz. Hatta katır sırtlarında vergisiz, algısız, net para kazanıyorsunuz. Karışan var mıydı? Koşulları içinden çıkılmaz bir hale getiren sizin P’li örgütleriniz Demirtaş efendi!

İkincisi “barışta ve kardeşlikte ısrar etmek dışında her yol bizleri insanlığımızdan uzaklaştırır, acılarımızı derinleştirir” diyor. Bunca sivil ve asker ölümünün sebebi o çok sevdiğiniz “gerillalarınız” iken, bu kadar çok anayı ağlatmışken hangi barış ve kardeşlikten bahsediyorsunuz acaba! Devlet elbetteki sınırlarını ve o sınırların içindeki asayişi korumak zorundadır. Ve bundan yol kesen, araç yakan, şantiye basan, sağlık görevlilerini kaçıran ve hain tuzaklarla kalleşçe ölüm getiren herkim olursa olsun hak ettiğini bulur.Geçmişte köy basıp masum bebeklerin karınlarına kurşun sıkan zihniyet acaba hangi insanlıktan dem vuruyor herseferinde. Acı zaten yüreklere çöreklenmiş artık, hangi derinleşmeden bahsediyorsunuz acaba.

Demirtaş bu açıklamaları yaparken HDP Kars Milletvekili Şafak Özanlı kendi eliyle hazırladığı erzakları dağdaki kardeşlerine götürürken yakalandı. Muhtemelen yemeklerini de yapıp karınlarını da doyurup, sırtlarını da sıvazladıktan sonra dönecekti. 

Önceki günlerde Tuncelide öldürülen PKK’lıların cesedini yine HDP’li vekil Alican Önlü özene bezene ambulansa kadar taşıdı. Onlara ambulansı hangi zihniyet temin etti, o da ayrı bir ironi. 

Yine Tuncelide dağda öldürülen teröristin tabutunu HDP Van Milletvekili Tuba Hezer ve HDP Başkale Eşbaşkanı Aynur Tarhan, Öcalan resimli paçavralar eşliğinde omuzlarında taşıdı. 

Bütün bunlar Demirtaş “hepimiz kardeşiz” diye türkü söylerken oldu. Senin “şehit cenazelerine katılmıyorlar ama” diye isyan ettiğin kulak arkalarında duruyor. Onlar “kardeşlerinin” cenazelerinde…

Böylece kimin “kardeş” olduğunu da çok iyi öğrenmiş oluyoruz. Demirtaş istediği kadar bu tarafta kıvırmaya çalışsın. Olayların tek anlaşılır yanı, ayrışmanın çoktan tamamlandığı, “barajı geçerlerse” demokratik zenginlik olur inancıyla oy verenlerin büyük yanılgı içine düştüklerinin belirlendiğidir. İstediği kadar “Türkiye Partisi” olmak istediklerini belirtsin Demirtaş, avanesi teröristin yanında gezdiği sürece hiçbir inandırıcılığı olmayacaktır. Onun gayri samimi söylemlerinin altında kan arayan vampirlerin saklandıklarını görmek çok zor olmasa gerek.

Yılanın başının ezilme zamanı çoktan gelmiştir. Ya devlet başa ya kuzgun leşe…

Adana - 07.09.2015

22 Temmuz 2015 Çarşamba

ACIK SUSUN LO...


Kardeşlikten bahsediyorsunuz ama vatanı bölmeye çalışıyorsunuz…

Birlikten beraberlikten bahsediyorsunuz ama yıkmaya çalışıyorsunuz…

Sürekli ellerinizde silahlar karanlık pozlar veriyorsunuz. Daha seçimin ertesi gününde köy korucularına ‘defolup gidin’ diyorsunuz…

Siyasetin, diyologun öneminden bahsediyorsunuz, ama hep istiyorsunuz, bir kere olsun verme tarafında değilsiniz, teröre bir kere terör diyemiyorsunuz mesela…

Bu vatanın tüm sınırlarında görev yapan “askerimize” ağız ucuyla rahmet diliyor, yol kesip, araç yakıp, şantiye basıp, bebek öldüren koftiden gerillalarınıza methiyeler düzüyorsunuz…

Bir kurban bayramında “Kobane için direnin” diyorsunuz, ambulansları bile yakıyor yıkıyorsunuz ve  52 can alıyorsunuz. Oysa çoğunuz Kobane nere, rojova nere bilmiyorsunuz…

Dağdaki ağabeyleriniz “silahlanmalıyız, herkes silah almalı, her yere tüneller kazmalıyız” diyor, hemen sonrasında yumuşatarak bunu, “güvenliği artırmalıyız” diye bir kere de siz söylüyorsunuz ve çıkıp “ben silahlanma çağrısı yapmadım” diyorsunuz, yalan söylüyorsunuz.

Gençleri kandırıyorsunuz, gaza getiriyorsunuz, olmayacak hayaller sunuyorsunuz, sonra öldürüyorsunuz kendi elinizle, sonra “bunlar” öldürdü diyorsunuz. Yalan söylüyorsunuz. Anaları siz ağlatıyorsunuz…

Geçip kameralara yalan söyleyenlerin en bariz göstergesi, boncuk boncuk terli halinizle “gençler oyuncak götürüyorlardı, ne suçları vardı” diyorsunuz. Ama ölümden sonra diyorsunuz, onlar ölürken yanlarında olamıyorsunuz. Çünkü onların öleceklerini biliyorsunuz. Bunun için onların yanında olmuyorsunuz. Oysa siz çok seversiniz, bu tür gösterileri. Hazır kalabalık toplanmışken, hem de konu çalıştığınız yerden, Kobane ve Rojova'dan iken, sahi kuzum siz neden o gençlerin yanında değildiniz? Ölmelerini mi beklediniz?

Bak belki siz olsaydınız güvenlik daha sıkı olabilirdi mesela! Siz varsınız diye sizinkiler belki polise “bırakın, halk tedirgin oluyor, arama yapmayın, güvenliği biz sağlarız” demezlerdi mesela. Eni konu milletvekilisiniz ya, göze alamazlar kılınıza zarar gelmesini. Bir de yarın kayıtları izleriz, mutlu oluruz diye Amara Kültür Merkezinin kameraları kayıt yapardı. Gitseydiniz, ölmezdiniz ya! Belki onlar da ölmezdi…

Şimdi artık olan olduğuyla, ölen öldüğüyle kaldı. Katilin kim olduğu tespit edilse ne olacak edilmese ne? Onlarda toprakta, hain saldırıyla şehit olan askerimiz de toprakta, bugün Şanlıurfa Ceylanpınar da şehit edilen yine 2 polis, yarın toprağa girecekler. Fark nerde kalıyor?

Böyle ölümler olduğunda Siyasetin tepesindekiler konuşmasın, her kameraya, konuşmak zorunda olduğunu hissetmesin. Sonra gençler bişey var zannediyor. Kafalarına maske geçirip analarının bacılarının fistanını giyip savaş oyunu oynuyorlar, sonra bazı gençler ölüyor, sonra en acısı analar ağlıyor.

Yapmayın, acık susun lo…

Ahmet SAVAŞ-22.07.2015/ADANA




21 Temmuz 2015 Salı

BUYURUN BURDAN PATLATIN! (Bir Suruç Yazısı)


Sınırları kevgire dönmüş bir ülkenin güllük gülistanlık olması da beklenemez zaten! 

Sonunda sınırın diğer tarafındaki ateş içimize düştü. 28 genç (herkim olursa olsun) parçalandı!

Olaya ironik bir biçimde ırk kavgası açısında bakmak bu aşamada doğru değil! Başkasının (ki bu başkaları hala bu ülkenin vatandaşları) acısı üzerine bina edilen mutluluklar kalıcı değildir. Kan ve gözyaşıyla sorun çözmek İNSAN olanların yapacağı iş değildir.

Suruç’ta yaşananlar tam anlamıyla bütünlüğün damarına saplanmış keskin bir bıçaktır. Ancak öfke tek taraflı büyümüyor. HDP,PKK, YPG, YPJ kendisine yanlış yandaş seçmiştir. Yıllardır Ortadoğu ülkeleriyle kedi-fare oyunu oynayan Amerika bu öfkenin baş aktörüdür ve bu aktörün ne kadar  aşağılık bir plan kurguladığını göremeyen militarist bölücü Kürtler nankördür.

Henüz açılım süreciyle kendilerine verilen inanılmaz ifade ve saçmalama özgürlüğünü hazmedemeyenler beylik olmadan devlet hayaline girişiyorlar ve hali hazırda hala meşru bir devlet olan Suriye’nin kuzeyinde rüyalar görmeye devam ediyorlar.

Mevcut baskın faktör Türkmen ve Sunni Arapların çoğunlukta olduğu Kuzey Suriyede ortaya çıkan DAIŞ (IŞİD) yegane birlik ve beraberliği zayıflatmıştır. Ortaya çıkış amacına uygun hareket ederek Merkezi rejimden uzakta ve nispeten daha sakin olan Kuzey Suriye’yi karıştırmış ve görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Bu esnada malum Kürtlerin kulağına malum yalancı ABD, ‘devlet olma’ hayalini fısıldamış ve silahlandırmıştır. Sahneden çekilme zamanı gelen DAİŞ yine, ABD tarafından havadan bombalanarak ve ikmal hortumları kesilerek zayıflatılmış görüntüsü verilmiş ve ‘devlet olma’ isteği kabaranlara Kuzey Suriye altın tepside sunulmuştur. Sahte zaferlerle sahte sevinç gösterileri yapanların ultimatom gibi halkı silahlanmaya çağırması ve sınırın öbür tarafında olanları bu tarafa taşımak istemeleri de bu senaryonun devamıdır.

Bu dönemde Türk Hükümeti ne yapıyor? Mazlumun yanında olma sevdasıyla evsiz barksız sınıra hücum eden milyonlara kucak açıyor. Kamplar kuruyor, erzak temin ediyor Ülkenin batı şehirlerinde bile istedikleri gibi cirit atmalarına, ticaret yapmalarına, şirket kurmalarına izin veriyor. 2014 yılı içerisinde kurulan yabancı şirketlerde Suriyeli damgası bugün baş haberlerden birisiydi. Mazlumun yanında olma Türk ve Müslüman olmanın gereğiyle savaşın en başından beri yapageldiğimiz bir şey, ancak sınırdan geçen milyonların hepsinin mazlum olmasına kim inanır. Tabii ki girenlerin içinde savaş elbiselerinden yeni sıyrılmış ve silahını sınır kapımıza dayamış binlerce terörist de içeri daldı. Kimin kontrolünde, hiç kimsenin!..

Türkiye’de henüz hükümetin kurulamamasından kaynaklanan boşluk, Güneyde Hakkari’den Hatay’a kadar devam eden kara Kürt politikası, açılım adı altında verilen hertürlü taviz, medyanın  anlaşmışcasına seçim öncesinde HDP’yi favori televizyon çocuğu yapıp barajı aşırtmaları ve gelinen nokta.

Suruç’ta bomba patladı!. Kimse Türk polisini, istihbaratını, askerini ve milletini suçlamaya kalkmasın. Ölen yalancı Amerika’nın gazına gelip ‘devlet olma’ rüyasından uyanamayan Kürtler, öldüren yine yalancı Amerika’nın beslediği piyon DAİŞ çetesidir. Yine de mazlumun yanında olma vicdanımızdan kaynaklı ölen gençler bu vatanın evlatlarıdır. Ve aldığımız terbiyede evladın kötü olmasından evlat bizatihi sorumlu değildir diye düşünüyoruz. Acıyoruz…Siz ne kadar ağlıyorsanız biz de en az o kadar ağlıyoruz. Ancak babasına sırt çevirip de köşe başındaki tinerci, başbelası zırzop abisine bel bağlayanların sonu hep aynıdır.

Ölene sevinmiyoruz! Ancak ülkeyi bölmeye çalışanlar sizlersiniz ve sayenizde güney sınırında hiçbir kapı açık değil! Kevgire dönen sınırdan kimin girip çıktığı belli değil. Biten tükenen ticaret orda yaşayan sizlerin ticareti. Yaratılan korkudan uyuyamayacak olanlar yine sizlersiniz. Yeter mi anlamanız için!

Katilin peşinden koştuğunuzda elinizin kana bulanacağını, evlatlarınızın öleceğini anlayacak mısınız?


Gemiyi delmeye devam ettiğiniz sürece hep birlikte batacağımızı görecek misiniz artık?..  

5 Haziran 2015 Cuma

YAPRAKTAN TEYYARE...


Olacak olacak merak etmeyin! Seçime sayılı gün kala gözümüze gözümüze sokmaya devam ettiğiniz sürece yüzde 10 değil yüzde yüze bile giderler. Yalnız uyandırayım “geldikleri gibi gitmezler.”

Böyle bir girizgahtan sonra “bu düşünce harikası”, “grafik-tasarımda son nokta”, “tavşandan şapka çıkarma meziyetinin tavanı” ,“zihni sinir” yapraktan subliminal (bilinçaltı) PKK yazmayı kim akıl etti de solcusu sağcısı, muhafazakarı, dinsizi teröre lanet edenler tarafından paylaşım rekorları kırar hale getirildi çok merak ediyorum.

İnsanları gaza getirme ve istediğini yaptırmak için bilinçaltına fikri koyma açısından gayet başarılı buluyorum ben!

Ancak az buçuk photoshop, corel, fireworks gibi grafik araçlarına aşina biri olarak o yapraklardan “kerimabdülcabbar” yazılabileceğini de iddia edebilirim.

HDP’nin PKK’nın takım elbise giymiş hali olduğunu görmek için subliminal koridorlarda gezmeye gerek yok. Daha önceden de her seferinde adı ister PKK, ister KCK, ister HPG, ister YPG olsun hepsinin en tepesinde PKK vardır ve adını biz terörist olarak biliriz diye defaatle yazdığımı hatırlıyorum.

Şimdi işin başka bir boyutu şu; Size ucuza, bile isteye, kuzu kuzu, yüzünüze tükürür gibi bal gibi de REKLAM yaptırıyorlar. Hem de yazarı, sözcüsü, oyuncusu, yorumcusu sizsiniz. Bu kadar yoğun bir reklamı hiçbir yayın organı başaramazdı. Hepiniz facebook sayfalarınızda, twitter mentionlarınızda çatır çatır “teröristin” reklamını yapıyorsunuz.

Ne var ki bunda diyebilirsiniz! Hatta millet gerçekleri görsün diyebilirsiniz! İşte o anda bu paylaşımları çıkarmak kimin aklına geldiyse başarıya ulaşmış demektir. Çünkü yapılan paylaşımlarda, birebir oy pusulalarındaki resmin aynısı, okumayan analiz etmeyen, düşünmeyen halkın gözüne sokuluyor. Ve bu tamda en kritik zamanda, yani seçimden bir hafta önce yapılıyor. Bir de oy pusulalarında merkez partilerin yakın aralıklarla yerleştiklerini düşünün. Bir hafta boyunca medya organlarında, sosyal paylaşımlarda sürekli bu logo ile bombardımana tutulan beyninizin size kabin arkasında, mühür elinizdeyken oyun oynamayacağını bilebilir misiniz?

Bugün medyanında bile isteye yaptığı budur! Sürekli HDP’yi konuşmak, HDP’yi analiz ediyoruz diyerek açık oturumlar düzenlemek, yaptıkları esprileri tekrar tekrar göstererek “yanaktan makas alınacak” derecede şirinleştirmek bu bilinçaltı ekibinin hazırladığı mesajlardır ve maalesef çoğunun zihnimizi çoktan bulandırmaya başladı.

Asıl subliminal mesaj milliyetçiliğimizi okşayarak o logoyu gözümüzün içine soka soka, beynimizi felç etmektir. Uyanın…

Olmaz demeyin! Mühür benim elimde demeyin!

“Beşer şaşar” diye   bir atasözü var mesela, 

Ya da daha amiyane tabirle “birine 40 kere eşeksin dersen, o eşek olur” derler.

Ahmet SAVAŞ-05.06.2015/Adana

Kör Parmağım Gözüne: Alıp benim de aynı resmi kullanmam neden bahsettiğimi anlatabilmek için elzemdi. Yine de küçülterek, siyah beyaz yaparak bu bilinçaltı günahından yırtabilirim...
Tavşandan şapka çıkmayacağını ben de biliyorum, ancak bilinçaltın ne kadar uyanık diye bir subliminal mesaj olsun o da!


18 Mayıs 2015 Pazartesi

WE HAVE A DREAM (Ya da Halk Ne İstiyor)



En intikam dolu olan en çok yara alandır. Canı acımış olana, hümanistlikten ve sair diğer tüm sevgilerden bahsetseniz de havanda su döversiniz. O’nun yarasına merhem olmanız gerek!

Arkanızdan yığınların gelmesini istiyorsanız önce söylediğinize kendiniz inanmalısınız. Ya da direk alnın çatına vurayım, ötekini berikini suçlayarak, habire durmadan onların eksiğini gediğini konuşmana konu yaparak beni etkileyemezsin! Almayı umduğun oy o meydan da yere yapışır kalkamaz bir daha!

Yapmak istediklerini duymak istiyorum halk olarak! Gözündeki inanmışlığı, pırıltıyı görmek istiyorum. Verdiğin vaadi canın kanın pahasına ne kadar savunabileceksin, bana hissettir istiyorum.

Biliyor musun ey siyasi, hepimizde şöyle bezgin bir durum oluştu. Artık ne sana ne ötekine inancımız var. Yitirdik size olan tüm güvenimizi! Evet bunu sen yaptın. Söylediğin ağız dolusu laf kalabalığıyla, inandırdığını zannettiğin tüm o meydanlarda yavaş yavaş sen bunalttın bizi.

1963 yılında Martin Luther King tam 200 bin kişiye “I have dream” dedi. Yani “bir rüyam var”!
Ve devamında ezilen, hor görülen, otobüste ön koltuklarda yer bulamayan “siyah” lara eşitlikten ve var olmaktan  bahsediyordu. Evet bir rüya idi o zaman! Ancak hem söyleyen, hem de dinleyenlerin gözleri çakmak çakmaktı. İnanmışlık vardı sadece orada!

Oysa ben seni dinlerken ötekine oy verdiğim için habire beni suçluyorsun! “Bunlar” diye başlıyorsun ve “aklını başına devşir” diye azarlıyorsun! Benim varolan aklımı elindeki kutuya sığdırmaya çalışıyorsun. Koyduğun para ve iş sınırları ile mayın döşüyorsun, tüm “seçme” özgürlüme! Korkutuyorsun beni, ya yine aç kalırsam diye!

Halbuki ben seni de biliyorum, o bahsettiğin ötekini de! Seni de denedim ben, berikini de! Her seferinde yarattığınız “zenginleriniz” ile mutlu azınlıklar çıkardınız ortaya. Hep bölüşmekten bahsederek, mutsuz çoğunluğu elindekine göz diktiniz! Böyle böyle çıkardınız çileden! Nefret ettirdiniz kendinizden. Demokrasi denilen “namuslu ev kızını” böyle böyle siz çevirdiniz bir “aşufteye”!

Bir türlü inandıramıyorsun beni! Yaptıklarını teminat olarak koyamıyorsun önüme! “Özgür” olacaksın diyemiyorsun mesela! Bana “bir Allah’ın kulunun” karışamayacağına , aksi halde karşısında seni bulacağına dair yemin edemiyorsun. Her iş ve aş vaadinin de boş olduğunun yine farkındayız!

Ne var ki “aşufteyi” bir kere daha süsleyip boyamaya başladınız. Görüp görebileceğimiz “güzel” bu işte! Başka çaremizin olmadığını bile bile yine sana “mühür basacağız”.


Evet “we have a dream” “bir rüyamız var” bizim! Yine komşumuza güvenmek istiyoruz! Yine varlıklı olanın yoksul olanı ezip geçmediği, ön sıralarda “zengin beyazların” oturmadığı “demokrasi” bineğimiz olsun istiyoruz. Çok mu şey istiyoruz. Sadece rüyalarımızı gerçeğe dönüştürecek “birini” istiyoruz. Bu sen olmuş, öteki olmuş beriki olmuş fark etmez! Halkın iki üç isteğini, inanıp da başarabilecek “adam” istiyoruz….

Ahmet Savaş - Adana /18.05.2015

8 Mayıs 2015 Cuma

KARARSIZLARI ÖPMEK


Her seçim döneminde seçilmeye aday olanların yegane hedefi kararsızları etkileyebilmektir. Kararlılar çantada keklik olduğu için onlara vaat falan verilmez değil mi?  Onlar zaten genel başkanın ağzından çıkan her türlü lafı başlarının üstünde kutsal emanet olarak taşırlar… Zaten dava eri olmak da bunu gerektirir.

Bu kararsızlar ne menem topluluktur ki, herkes onları yakalayabilmenin derdinde!

Bir kere karar verdin mi, ben de sendenim artık dedin mi, birden değersizleşirsin. Kimse seninle ilgilenmez. Hatta “demek karar verdin ha, hadi bakalım sen de çalışmaya başla artık” diye “yüce dava” için miting alanlarında, ev ziyaretlerinde, mahalle toplantılarında buluverirsin kendini. Sen kararını vermiş olarak limonata dağıtırsın, öteki kararsız olarak gölgelikte dağıttığın limonatayı yudumlar. Kararını vermesini beklersin.

Bir limonataya kanar mı O! Cin gibi! Kararsız olduğu için, hep acaba var aklında. Acaba bardakla verdikleri limonatayı sürahiyle alabilir miyim diye düşünürken, sen “limonatayla olmayacak bu iş, tatlı da vermek lazım” diye koşturursun baklavayı!

Pasta dilimi anket sonuçlarında eğreti durur kararsızlar. Gridir onların rengi, ne siyahtır ne de beyaz. İşçiyse, memursa kararsız, yeni iştir, aştır vaatler; zenginse eğer yeni rantlardır kandırmak için kozunuz. Sen meydanda nutuk atıp kan ter içindeyken, iki üç kararsız daha etkileyebildim diye şükrederken, diğeri de aynı vaatlerle aynı kararsızları yoklar, kendisine katılır mı diye! Ama o kararsızın derdi orda da tatlıdır, limonatadır.

O’nun satılık tabelası hiç inmez! Sürekli fiyat güncellemesi yapar, kim daha çok verecek diye bekler en uygun zamanı! Aslında bu, kararlıların da yararına bir bakıma. Yoksa kararlıların ağzı var dili yok. Ne gönderirsen yutar garibanlar. Ancak kararsızlar diretir. Onu da istiyorum, bu da benim olsun, şu da fena değilmiş diye diye seni çatlatırcasına zorlarlar. Ve sen vereceğinin hepsini verirsin. Verdiklerin kararsızları etkilemeyecek ya sadece, kararılar da dillendiremediklerini onlar sayesinde kazanmış olacaklar.

Sonra oy paravanın arkasında günü geldiğinde basar geçer mührünü! Çıkışta manalı bakarsın gözünün içine. Sırtını pat patlayıp “hadi bakalım hayırlı olsun” der. Sen bir oy daha yazarsın kendi hanene, ama oy çoktan gitmiştir başka bir haneye. Ötekinin sırtı da sıvazlanmıştır bu arada. Kazanırsan zaten sözünde duracaksın, erkek adamsın. Kazanamazsan O’nun kaybedeceği bir şey yok, öteki rakibinde saydırdı çünkü meydanlarda, yeminler ederek. Kazanan yine kararsızlar…


İyi bakın kararsızlara! Onlar hepimizin sigortası. Karar vermeye zorlayıp da türlerini tüketmeyin. Bırakın masrafınız bi bardak limonatayla, üç dilim tatlı olsun. Değer mi? Bence değer. Elinizden geldiğince sevin! Öpün yumuşak yumuşak “grileri”! Ama abartmayın “elli tonu da” yakalayacağım diye. Çünkü onlar “ellibirinci” tonu da yakalayacağınızı biliyorlar… Yoksa bilmiyorlar mı?... Kararsız mıyım neyim ben?.. Yok canım ben yedim tatlıyı, içtim limonatayı… almayayım ben…. Alsam mı?...

Ahmet Savaş-08/05/2015-Adana

7 Mayıs 2015 Perşembe

BULGUR VE TARHANA AŞKINA


Yine seçme “özgürlüğümüzü” kullanmanın arifesindeyiz.

Dikkat ediyor musunuz tüm “seçilmeye” hevesli zatların ağzında “fakirlik”, “yoksulluk” ve işsizlik var. Ve yine dikkat ediyor musunuz geçen dört sene boyunca uyuyan bütün “zenginler” uyandı ve “fakirler” üzerinden oy istemeye başladılar. Hayırlısı olsun..

Acaba bu ülkenin çöken adalet sistemi, bozulan emniyet gücü, sinen pusan askeri otoritesi, demokrasi, gittikçe yükselen ırk, mezhep ve din ayrımcılığı gibi sorunlar “zenginleşince” çözülecek mi?..

Fakirlik ve yoksulluk dışındaki sorunların tamamı asıl sorundur bence. Bu ülkede birliği, saygıyı ve güveni tesis edebilirseniz; bölüşmeyi, paylaşmayı ve uçurumsuz zenginliği de tesis edebilirsiniz. Gene de “Siz” bilirsiniz…

Her bireyi iş sahibi yapıp herkesi aynı oranda zenginleştiremeyeceğinize göre, ayrıca hayvani hırslarımızdan dolayı mutlaka ama mutlaka ötekinin malında gözümüz olacağına göre “zenginleştirmek” çözüm olmayacak.

Ancak her zaman acımayı ve acındırmayı seven bir millet olduğumuz için, “onlar” acıdıkça “bizler” seviniyoruz. “Bizim” acılarımız üzerine çöreklenerek daha fazla nasıl mutlu olabilirim diyen “550” kişi sayıyorum ben. Başka bir anlamı yok bu özgürlüğün. Bu “550”’nin her birinin peşine takılan biner kişiden, tut ki 550 bin, alın size mutlu mesut azınlık. Peki çoğunluk?... Hayırlısı olsun.

Anasınıfı ve yabancı dil hazırlık gördüğünü de varsayarsak bir lisans mezununun tam 18 sene eğitim alması gerekiyor. Peki mezun olduklarında 18 sene de öğretilmeyen tek şey ne?... El pençe divan durmak, el etek öpmek… Yapabiliyorsa bir yerlerde “asgari ücretten” biraz hallice bir maaşla işe başlıyor. Her an çıkarılma, işine son verilme korkusuyla. Bu mudur “sizin” eğitim, huzur, refah, daha yaşanabilir bir ülke dediğiniz…

Bakın “hiçbirisi” gidip fabrikatörlerden, büyük esnaflardan ve şehirlerin zengin kesimlerinden “istemiyor”. Çünkü onlar bu ülkede devede kulak, bi manası yok çoğunluğun yanında, bu sahnede “yok hükmündeler”. Bir de onları kandırmak zor herhalde. “Senin çocuğun işsiz kalmayacak” diyen bir siyasetçiye, “benim çocuğum zaten kolej mezunu azizim, seneye Amerikaya uçuyor MBA için, sonra bi fabrika zaten onun , ha ha ha” dediğini düşündüğünüzde…. Boşverin düşünmeyin, beyniniz acıyor sonra… Hayırlısı olsun….

Annem “aç mezarı var mı bi bak hele” derdi bana! “İnsan rızkı kadar pay alıyor dünyadan” diye de gayet “felsefik” açıklamasıyla kapatırdı ağzımı. Bulgur pilavına kaşık sallayıp, tarhanaya biraz daha tuz atıyorduk o zaman. Tamam durum o kadar vahim değil benim için ama, daha vahim olanların karşısına çıktığınızda “siz” hiç inandırıcı olamıyorsunuz. Sizin aş, ekmek, iş vaatlerinizi çoktan yemiş, yutmuş gariban, dönüp küfrediyor bir de düzenin içine.

Hayırlısı olsun diye diye bitirmek isterdim ama… galiba “hayırsızların” altında hayır aramakta “fakirliğin” daniskası… Yersen…

 “Umut fakirin ekmeği, ye Memmed ye!”

Kör Parmağım Gözüne: Üstteki resimler eski seçim afişlerinden alıntıdır, "aman tarafım belli olur" korkusuyla parti isimleri kapatılmıştır. Açlık, fakirlik ve yoksulluk babında bir değişiklik olmadığının tespiti için yazıya dahil edilmiştir.