millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2016 Salı

ŞEREFSİZLER

Oğlum Beşiktaş’ta yapılan kanlı hain katliam haberlerini izlerken “şerefsizler” dedi.

Kızım “abi ne diyorsun, neden öyle kötü şey söylüyorsun” dedi. İkisi arasında olayları idrak cihetinde üç yıl var.

Genel olarak her kendini bilen aile gibi çocuklarının ağzında küfür babında sözcüklerin dolaşmasını istemeyen ailelerden biriyiz. Ancak tam yerine oturan bu söz karşısında ebeveyn olarak bir şey diyemedik. Ne ki yapılan kancıkça bir eylem ve tam bir şerefizliktir.

Ne onlar anlıyor böyle vur kaçların koskoca Cumhuriyetimize halel getiremeyeceğini, ne de biz anlıyoruz hala kardeşçe yaşamaktan dem vurmanın sorunu çözmediğini. Kınamaların, intikam yeminlerinin akşamdan sabaha çıkmadığını…

Oysa olan ateşin düştüğü yere oluyor. Anasına, babasına, yavrusuna, yavuklusuna, kardeşine, bacısına bakarken, ağıtları dinlerken gözümüzün yaşlanmasına engel olamıyoruz. “Ödediğimiz neyin bedelidir” ve daha ne kadar ödeyeceğiz…

Kırk yaşıma az kaldı. Tüplü siyah beyaz televizyonumuzun karşısında saman sarısı defterlerime ödevlerimi yapmaya çalıştığım zamanlarda TRT, Güneydoğu kırsalında öldürülüp sıra sıra serilen teröristlerin görüntülerini geçerdi. Şehit olan kahramanların isimleri sayılırdı…. “vah vah” derdi annem babam!

Şimdi ana baba olarak bizim ağzımızda “vah vah” lar. Ama bu kez gösterilen dağlar değil, metropolün tam göbeği. Bu kez sıralananlar teröristler değil, sıra sıra al bayraklı tabutlar polislerimizin, askerimizin, ya da suçu sadece ordan geçmek olan habersiz vatandaşın. Aynı kalan ise sadece ölüm, ölüm, ölüm…

Yüz yıldan beridir bu sınırlar içinde mal, mülk sahibi olanlar, iş kurup patron olanlar, okuyup avukat olanlar, seçilip vekil olanlar ama habire “hak isteriz, onu da isteriz, bunu da isteriz diyenler”…istisnasız hepsi vatanın altını oymakla meşguller. Halbuki yanı başlarında Irak’ta, Suriye’de olanı görmek istemiyorlar. İşte vatanın altı oyulunca kaçacak yer arayan akrabalarına karşı hala özgürlük de özgürlük diyorlar. Oysa en özgür oldukları yer bu sınırlar içi, bir bunu anlamıyorlar.

Ki şehit edilen o polisler içinizden çıkan o teröriste karşı sizin ananızın babanızın canını da, sizin o bacınızın namusunu da koruyan polisler ve askerler… Ara sıra yaşadığınız sıkıntılar da işin cilvesi. Her baba şımaran çocuğunu biraz okşar, bilirsiniz.

Vekil diye seçtiğiniz insan bozması, dün mecliste olayı lanetleyemedi. “TAK” üstlendiyse kınıyorum diyor, “PeKeKe” üstlendiyse “devletin de sivil ölümleri için özür dilemesi gerekir” diyor. Hala “PeKeKe” diyor, hala “sivil ölüm” diyor, hala “meclisimizde vatanı bölmeye çalışıyor”… oturduğumuz yerde bizi deli ediyor… dayağı hakkediyor!...

Başka hiçbir devlet sanırım meclisinde gözünün içine baka baka bölünmekten, federasyondan, özerklikten bahsedenlere bu kadar özgürlük tanımaz. Üstüne bir de para ödemez, zannetmiyorum…

Oğlum aslında “şerefsizler” diyerek yerinde söylüyor lafı. Şereften yoksun olanlardan 44 insan evladı için yas tutması beklenebilir ki! Öyle de oldu. Ne kınadılar, ne ortak bildiriye katıldılar…

Özet olarak “Katranı kaynatsan olmaz şeker, cinsini ….. cinsine çeker” diye de ayrı bir manalı cümle geliyor aklıma…hepsi bu!...




17 Temmuz 2016 Pazar

KABUS


37 yaşındayım. Darbeden çok çekmiş biri olarak yazıyorum bugün!

Komik mi geldi? Hesap yapınca son darbe yapıldığında ağzının kenarında süt bulaşığı olan bir bebeydim nihayetinde!

Benim yaşlarımda olanların bütün ömürleri boyunca büyüklerinden dinlediği en favori konu seksen darbesinde bu milletin evlatlarının, yani annelerimizin babalarımızın çektiği sıkıntılardı. Korku filmi hiç bitmemiş! Anlatılan ekmeğin karneye bağlanması, sorgusuz sualsiz hapishaneye atılmalar, işkenceler, köşebaşında  hemen duvarın ardında bekleyen, inmeye hazır dipçik darbeleri çocuk beynimizde dev bütçeli korku filmlerine taş çıkarır düzeyde dönüp durmadı mı yıllarca? Çok çekmedik mi darbe hikayelerinden!

Yaşayan yakınlarımızın anlattığı acılar bir yana, kendi milletine silah doğrultan Mehmetçiğin yaptığı o zaman da, bu zaman da hainlikten başka nedir? Tekrar hortlatılmak istenen el koymalar, işkenceler, kıtlık, yoksulluk, düzenin bozukluğu, kargaşa kabuslarımızın gündüz gözüyle gerçeğe dönüşmesi değil midir? Hep anlatılan korkunç devlerin gelip böğrümüze oturması değil midir? Aynı korkunç hikayeleri bizim de çocuklarımıza anlatacağımız ve onların pembe düşlerini kapkaranlık karabasanlara dönüştüreceğimiz anlamına gelmiyor mu?

İyi ki kalkıştıkları gibi oturdular yerlerine! İyi ki acınmadı hiçbirine! İyi ki başaramadılar millet sayesinde!

“Eyvah” kelimesi haber akışında “TSK Yönetime El Koydu” yazısını görünce boğazıma koca bir düğüm gibi oturdu! Darbeyi henüz çocuk akıllarıyla, benim telaşımdan korkuya kapılan on yaşlarındaki oğlum ve kızıma nasıl anlatacaktım? Onların televizyonda gördükleri “asker abi”lerinin vatanı korumak için değil de, vatanın kalbine hançer saplamak için orada olduklarını nasıl anlatacaktım onlara! Ya ertesi gün her zaman gün güle oynaya şeker, sakız almaya gittikleri bakkalın önünde koca bir tank ve on adımda bir silahlı askeri nasıl açıklayacaktım! İyi ki beceremediler de hala askeri vatan savunmasının yılmaz bekçileri olarak biliyorlar yavrularım…. İyi ki sağduyulu öteki askerlerimiz, polisimiz ve yüce milletimiz sayesinde pembe düşleri bozulmadan kaldı!

Darbenin kim tarafından yapıldığı benim için önemli değil! Eni konu kardeşim de olsa, kalkışmanın cezası mutlaka hemen verilmelidir. Sonuçta devlet otoritesi sadece siyasi iktidarın değil tüm halkın ortak malıdır. Sonuçta milletin yüreğini ağzına getiren böyle habis bir planın hiçbir iyi açıklaması olamaz. Savunulacak hiçbir müspet yönü bulunamaz. Gençlerin hayatını karartmanın, çocukların pembe düşlerini karabasana çevirmenin, düzeni bozmanın cezasız kalacak elle tutulur hiçbir yanı yoktur!

İstihbarati bilgileri biz ancak bize yansıtılan kadar bilebilir ve yorumlayabiliriz. Türkiye büyüklüğünü, birleşmekten güç doğduğunu bir kere daha tüm dünyanın gözünün içine sokmuştur. Hala oyundu, tiyatroydu, iyi planlanmış ama oynayamadılar gibi akıl tutulması sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Bir tek tankın kışla kapısından çıkıp da devleti yıkmak için sokağıma kadar gelmesi bile darbenin ta kendisidir, kaldı ki kastedilen canlar milletin yarısının oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Başkanı, kullanılan silahlar yine bu milletin parasıyla alınmış silahlardır, uçaklardır, tanklardır…

İşin stratejisini, planlarını, ne boyutlarda olduğunu, verilecek cezaları konuşmak benim işim değil! Cezanın büyüklüğünü istemek ya da karşı koymak da benim işim değil! Konuşacak olanlar devletin bekasında birinci elden sorumlu olanlar, siyasi iktidardır, muhalefettir. Yani Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

Bir kere daha bu “iblis kılıklı lanetlilerin” kalkışamadıkları, "darbe" değil ama "arbede" sırasında can veren millet evlatlarını anmamız gerekiyor. Hali hazırda işini gücünü bırakıp meydanları dolduran yediden yetmişe halkımıza, vatana, demokrasiye sahip çıkmanın ne kadar güzel bir duygu olduğunu gösterdikleri için teşekkür etmemiz gerekiyor. Ve İktidarıyla muhalefetiyle, yöneticilerden bir an önce normalleşmenin gerçekleşmesi için acele etmelerini istememiz gerekiyor…

Sağolalım, varolalım …. Hepimiz!...


25 Kasım 2015 Çarşamba

BAŞBUĞUN DOĞUMU VE ÖZELEŞTİRİ


Zamanında İngiliz sömürgesiyken Kıbrıs’ta doğan büyük lider, Türkçülüğün büyük emektarı ve yılmaz savunucusu Alparslan Türkeş’in, Başbuğumuzun bugün doğum günü…

Özgürlük Her gurbette yaşayan Türk gibi daha küçük yaşında başlar dolaşmaya O’nun da kanında. Asker olmak, geri dönüp anasını babasını gurbette, bu esaretten kurtarmak tek hayalidir.

Bu hayal büyür büyür, komple vatan aşkına dönüşür gençlik yıllarında. Bütün hayatını adadığı ülküsünü “Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin” diyerek öğretir genç ülkücülere.

“Emirlere mutlak itaat lâzımdır. Laubali, gevşek, disiplinsiz, metotsuz kimselerle dâvamız yürümez. Her şeyde örnek olmak lâzımdır.” Diyerek dik durmalarını istediği ülkücü gençlik acaba şimdi hala diklenmeden, dik durmayı becerebiliyor mu?...

Soru keskin, can acıtıcı olabilir. Ama maalesef benim gördüğüm, rahatsız olduğum, üzülerek Başbuğun “kemiklerinin sızladığını düşündüğüm” günler bu günler.

O “Başarı için muntazam plânlı çalışma yapmak lâzımdır. Son nefesimizi verinceye kadar çalışacağız” derken, zamanın ülkücüleri, okumayan, araştırmayan, bilmediği için doğru sorgulamayan, sorguladığının sonucunu getiremeyen, hesap soramayan, eline geçirdiği gücü iktidarı dünyevi zevk ve menfaatleri için hoyratça kullanan bir gruba dönüşmüşlerdir. Elbetteki tersi durumdaki “gardaşlarımızı, abilerimizi” tenzih ederek bu eleştiriyi yapıyorum. Ancak görünen ve ülkü davasını “boş” olarak görenlere yansıtılan görüntü bu!..

Tenzih etmediklerim, direk grubun içinde kıyasıya eleştirdiklerim de kusura bakmasın, bu bir öz eleştiridir ve birilerine dokunması gerekmektedir. Şu anda bu camia içerisinde, koltuklarına oturup, makamlarını avanta gelir için kullananları mı ararsınız, yine aklı fikri –çok özür dileyerek yazıyorum- karı kızdan başkasına çalışmayanı mı ararsınız, akşam olduğunda nerde nasıl “parlatsak” diye kara kara düşüneni mi ararsınız, ve onların acaba bir iki kırıntısı düşer de biz de nemalanır mıyız diye bekleşen “kuyruğun kılı” pozisyonundaki çakalları mı ararsınız…. Nerde it kopuk varsa doluşmaya çalışıyor.

Evet Beyler! Eğri oturup doğru konuşmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Zaman rahmetlinin siyaset yaptığı zaman gibi değil. Elbetteki ülküleri, ve öğretmeye çalıştıkları hala geçerlidir ve yüzyıllar boyunca da geçerli olacaktır. Çünkü onlar Türklüğün binlerce yıllık Töresidir, varoluş destanıdır ve kaybolması mümkün değildir. Ama bu gençliğin de siyah siyah takımlar giyip, nerde bir makam sahibi var O’nun kapısında yaltaklanmasının bir manası yok. O etiket ancak o kapıda işe yarayabilir. Ancak ne dışarıya karşı sizi anlatır, ne de yarım yamalak bildiğiniz ülkücü değerleri.

Neden hala etkili bir muhalefet yapamıyoruz, neden hala yapılan soygunların, indirilen bayrakların, çiğnenen toprakların hesabını soramıyoruz. Çünkü kadrolarınız hep sıradan. Hepsi O siyah giyen adamlar gibi. Hepsi vurup kırmaktan başka bir şeyden anlamıyorlar. Oysa ne diyor: “ Türk töresinin bir diğer şartı da haddini bilmektir. Haddim bilmek... Ne kendinizi dev aynasında göreceksiniz. Herkese yukarıdan bakacaksınız, ne de kendinizi aşağıdan göreceksiniz, aşağıdan bakacaksınız.” Oysa bu gücün içinde cevval hukukçular olsaydı, işinin ehli sosyal politikacılar olsaydı, yemiş yutmuş askeri uzmanlar olsaydı, inanın “ülkücü davanın” bugün iktidar olması işten bile değildir. Vatanın heryeri delik deşik olmuşken, kamyon kamyon paralar götürülmüşken hiçbir hukukçu sonuna kadar kovalayamadı işin peşini.

Çünkü korktular, sindiler bir yerlere. Korkunun olacağını biliyordu Başbuğ. “Cesaret, yüreklilik, atılganlık olmayan hiçbir dâva başarıya ulaşamaz.” O günlerden bu günlere göstere göstere anlattığı her şey şimdi Ülkenin belası haline gelmiştir. Anadilde eğitim fikrine karşı çıkarken “eğilip bükülmeyelim, esnemeyelim” diyordu. Çünkü bir kere esnemeye başladık mı, tavizin sonunun gelmeyeceğini biliyordu. O günlerde DEP eski milletvekili Orhan Doğan’ı yerden yere vuran  konuşmasından bugüne baktığınız da artık hep birlikte bölücübaşı için sekretaryayı falan aleni tartışır olduk. Bu milliyetçilik ülküsünü hazmedememiş kişilerin verdiği tavizlerin eseridir.

Ruhunda bu ülküyü taşımayanların kaldırabileceği bir yük değildir bu. Ancak dilde kalan milliyetçilikleriniz ile bu ülkünün orta karar gideceği açıktır.

”Gençliğimizi büyük bir savaş beklemektedir. Bozgunculuğa, tembelliğe, ahlaksızlığa, cehalete, yalancılığa karşı büyük bir savaş.” O savaş çoktan başlamıştır. Ancak ülkücü geçinen siyah giyen adamlarında bu düşmanlardan, tembelliğe, ahlaksızlığa ve yalancılığa yenildiği gün gibi aşikardır.

Benim görüşüm bu camia içinde mutlaka esaslı bir temizliğin yapılması lazımdır. Sonra geriye kalanların eğitimiyle meşgul olup, gerçek vatansever, bayrak aşığı, ülkücü, Türkçü, Milliyetçi gençlerin çalışmasına ortam sağlanmalıdır. Uyuma, rahatına bakma devri çoktan kapanmıştır.

Ve son olarak “Türk Töresinin bir şartı da yüksek vazife duygusudur. Vazifeyi her ne pahasına olursa olsun yapmaktır. Diğer bir şart, toplum uğrunda her çeşit fedakârlığı yapmaktır. Millete hizmet yolunda şahsi menfaatlerden, şahsi zevklerden feragattir. Vazgeçmektir. Kişiler kendilerini millet için feda ederler. Türk Milleti'nin büyüklüğü böyle yükselecektir. Onu sizler yaşatacak, sizler yükselteceksiniz. Türk Töresinin en önemli bir gereği de sır saklamaktır. Sır saklamak...” dediği gibi asıl ülkücü olmak “adam” olmaktır… Adamlığı yaşamak, adamlığı öğretmektir. Ancak adam olanlar vatanını “ölesiye” severler zaten.

Bir kere daha, iyi ki bu dünyaya gelmişsin, iyi ki Türkçülüğü, Milliyetçi olmayı öğretmişsin Başbuğum. İyi ki adam olmayı öğretmişsin…
                                                                    
                                                                          Ahmet SAVAŞ /25.11.2015-Adana


Kör Parmağım Gözüne:Her ne kadar siyasi yapının içinde olmasam da, "olamasam" da bu benim, yazma ve eleştirme hakkımı elimden alamaz. Elbetteki yazının rahatsız edici tarafı vardır. Olmalıdır da. Asıl olmazsa problem var demektir. Bu bakımdan yazı içeriğinde de bahsettiğim gibi, gerçek ülkücüleri bir kez daha tenzih ediyorum.Daha Milliyetçi günler dileğiyle...



22 Ekim 2015 Perşembe

BİZİM MİLLİYETÇİLİĞİMİZ SİZİN IRKÇILIĞINIZ


Türküm ve bununla gurur duyuyorum!

Senin bu ülke sınırları içinde, adı Türk olan ve bayrağı Türk kanından dizayn edilen devlete karşı gelmen, baş kaldırman yıldırmaz bizi.

Yaşadığınız yeri bataklığa çeviren ve etrafına sürekli pislik, kan ve gözyaşı sıçratan sizlersiniz. Üstüne mazlum rolüne yatan, gözyaşı ve ezilmişlik edebiyatı üreten de yine sizlersiniz.

Sevmediğinizi zaten biliyoruz. Sırtınızın dayandığı yerin çürüklüğünü görmediğiniz için sizin gibi düşünen Avrupalı destekçileriniz sayesinde bu kalkışmaları yaptığınızı da biliyoruz. Herkesten gizleyen yine sizlersiniz.

Avrupa kendi kökünü Roma’da gösterir. Medeniyetini, kültürünü ve yaşam tarzını sürekli oraya dayandırır. Ancak Batı Roma’nın kalbini deşenin bir Türk komutanı Atilla ve Doğu Roma’nın ciğerini sökenin de bir Türk Sultanı Fatih Sultan Mehmet olduğunu da hiç unutmazlar.
Bundandır bütün kinleri, hazmedemeyişleri.

Bundandır içerden Türk devletini çökertmeye çalışmaları. Savaşarak yıkamadıkları Türk’ü ancak arkadan hançerletmek suretiyle yenebileceklerini bilirler. O hançeri de maalesef sizin elinize verdiler. İçeride her ne kadar siz sırtınızı P’li örgütlere dayadığınızı iddia etseniz de, o örgütlerinden çoktan Haçlı zihniyetinin kucağına oturduğunu göremezsiniz, görmek istemezsiniz.

Oysa Türk Milliyetçiliği, kendini ırkçı olarak nitelemez. Siz faşistlikle suçlasanız da, “sadece egemen ırk Türk ırkıdır” demez hiçbir zaman. Egemen ırk düşüncesine hep karşıdır zaten. İnsanların ırklara bölünmesini, hem insan doğası hem da yaşamın kanunu olarak kabullenir. Ancak bunu ezmek ve yok etmek için kullanmaz. Kendi ırkından olmayanla ekmeğini, tarlasını, yolunu, yordamını paylaşır. Komşusu aç iken tok yatmaz, yatamaz. Ancak bir şartla! Türk milliyetçiliğinin ancak kendi yaşamına, namusuna, şerefine, vatan, millet ve bayrak aşkına saldırı olduğunda kurt damarı tutar.  O kadar da olsun! Vatanın bölünmez bütünlüğünü, bayrağının gökyüzünde özgürce dalgalanmasını istemek ama bunu isterken ezmemek, yok etmemek, soy kırmamak bizim milliyetçiliğimizdir, sizin gözünüzde ırkçılıktır.

Ortadoğu’nun makus talihini dedelerimiz, babalarımız ve bizler yaşadı, yaşamaya devam ediyoruz. Muhtemelen bu gavur Avrupalı parmağını çekmediği sürece de yaşamaya ve görmeye devam edeceğiz. Ta ki petrol kuyuları kuruyana kadar.

Maddi hırsları yüzünden Avrupa, cana kıymaya, öldürmeye ve çocukları ağlatmaya devam ediyor. Buna çanak tutan siz ve sizin gibi kör gözlü Araplar da suçun en büyük ortağıdır.

Daha üç gün önce İngiltere’de bir otobüste Türkçe konuştuğu için hazmedilemeyen ve darp edilen bir Türk hanginizin umrunda acaba. Irkçılık budur aslında! Irkçılık sadece kendi ırkı rahat etsin diye yıllardır tüm dünyayı kana bulayan emperyalist Avrupa’dır. Kan emici İngiltere’nin önderliğinde tüm Avrupa, Amerika’da dahil can acıtmaya devam ediyor.


Ve sizin gibi devletine, vatanına içerden düşmanlık besleyen hainler olduğu sürece bu kan ve gözyaşı duracağa benzemiyor. 

11 Eylül 2015 Cuma

TÜRKÇÜLÜK


Bu terim kimilerini rahatsız ediyor olabilir. Zira kardeş olmayı ve inanç potasında tüm benliklerden sıyrılmayı dikte eden Cuma hutbeleri ile Irkçılığı ayaklar altına alan sosyologların savunduğu gibi “ırkını sevmek ve yüceltmek” İslam ile bir senteze sokulamaz. Savunulan ve sürekli “ırkçı” olmayın kardeş olun diye halkın gözünde “ırkı” ile övünen Türk’ü “öcü, kelle avcısı, kan içici” pozisyonuna sokmak isteyenler de sıkıştıkları noktada İslami argümanlara sığınıyorlar.

Bir kere benim nazarımda da “Irkçı” tabiri yanlış bir tabirdir. Ancak şöyle ki, “ırkçı” kelimesi basit, ucuz ve yıpratılmaya hayli müsait bir kelimedir. Bunun yerine “Irkını sevmek ve yüceltmek” daha manidardır. İçi daha doludur.

Türk, “ırkçı” tabiri ile ananevi geleneklerinden, öz benliğinden, atasından ve milli değerlerinden soğutulmaya çalışılarak daha kolay bölünebilir, kenetlenmesi daha kolay kırılır hale sokulmak istenmektedir.

Bugün ve geçmiş yarım asırda Anadolu’da yapılmak istenen de budur. Türk’ün kendi ırkını üstün ve yüksek görmesi, yüceltmeye çalışması aşağılanırken, diğer ırkların aklına “karpuz kabuğu” düşürülmeye çalışılmaktadır. Oysa 1071’den çok önce öncü birlik ve akıncılarla başlayan Anadolu’nun Türkleşmesini kim görmezden gelmeye çalışırsa aklından zoru vardır. Kökleri binlerce yıl öncesine dayanan, vatan toprağının üstün ve baskın yöneticisi olan bir Irk’ın; daha faydasız, millileşme hareketinin başlarındaki diğer Irk’larla bir tutulması, eşit gösterilmesinin tek bir açıklaması vardır, “aptala yatmak”.

Kaldı ki Türk Irkı olarak Türkler Anadolu topraklarında milliyetlerinden dolayı kimseyi ikinci sınıf vatandaş yerine koymamıştır. Ekmeğinden aşından etmemiştir. En değerli makamları bile hak edene eliyle teslim etmiş, onlara güvenmiş kardeşçe paylaşmıştır.
Ancak kaşıntısı tutan veya zorla ite kaka dışarıdan kaşınan bazıları bugün onların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor.  Kardeşlik ve Barış diyerek Türk’ün üstün maneviyatını ve inancını kırmaya çalışıyorlar. “Analar ağlamasın” beyanatlarını 40 bin anayı ağlatan bir şerefsiz’in fotoğrafları altında verebiliyorlar. Ve buna biz Türk’ler olarak hala hoşgörü ile bakıyoruz, ifade özgürlüğü ile bakıyoruz. Bazı sosyal demokratlar da bu karanlık ve sonu gelmeyecek azgınlık ve iştaha çanak tutuyorlar. Yaşan kaos ve ölümlerin sebebi olarak boyunlarında katil, katile yardım eden yaftası kıyamete kadar asılı kalacak.

Tükürüğüyle boğmaya kalkanı bakışıyla tükürüksüz bırakacak nice cengaver yetişmiştir bu ülkede. Ama edebinden susar, atasından kalma hoşgörüsünden susar anlamazlar. Anlatırız! 

Ülküsünün “önce yaşatma” idealinden dolayı susar.  Her ne kadar, sayıca, dilce ve kanca üstünlüğü olsa da bir gün olsun bundan dolayı yakıp yıkmaz. Ancak kafalarında bölmek ve bölmeye uşaklık etmek olanlar, neye hizmet ettiklerinin farkına varmadan yıllardır bindikleri gemiyi delmeye çalışmaktadırlar. Geminin batmasından medet umarak haince, pervasızca saldırıyorlar. Gelinen noktada yaşadığı coğrafyayı kan gölüne çeviren ırkdaşları Iraklılar ve Suriyelilerin halini görmeden.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin asli kurucu idareci gücü Türk Milletidir. Dolayısıyla maşa olarak kullanılan örgüt ve oluşumların içten içe kulaklarına fısıldanan “ezilmişlik” masallarına inanarak “kurucu gücü” “ırkçı”, “faşist” olarak etiketlemektedirler. Oysa karşılarına aldıkları gücün büyüklüğü ile bugüne kadar varlıklarını idame ettiklerini göremezler. Görmek istemezler. Devlet içinde devlet olma hayali bahsedildiği gibi kulaklarına üflenen masaldan ibarettir. Kanayan yarayı gün be gün deşeleme çabasındadırlar. Deşeledikçe ortaya çıkan kan ve irin içinde yarın debelenecek olan da yine kendileridir.

“Irkını sevmek ve yüceltmeye” çalışmak Türkçülüğün ana idealidir. Her alanda ileriyi hedeflemek, bu iddia ve ideal ile bilinçli, sağlıklı ve mesleki kariyerinde tam donanımlı bireyler yetiştirmek ana ülküdür. Ancak gerek dini duygularla gerekse de insani ve demokratik duygularla, yalan ve yanlış provakatif eylemlerin içine çekilmemek de gerekmektedir. Her ne kadar tarihde Türkler tarafından en geniş sınırlara ulaştırılan İslam içinde mükellef bir inanç taşısak da, İslam potasında milli benliğimizi bir kenara bırakacak değiliz. Bir kere İslam’ın doğuşu da “ırki”dir, "kavmidir". Çünkü Hz. Peygamberin Kureyş’in en güçlü kabilesinden seçilmesi, arkasına büyük desteği, dolayısıyla inancı ve güveni almasını sağlamıştır. Bu merkezde “Irkını” unutması bir Türk’ten beklenemez. Aksi durumda atasına sırtını dönerek yaşayan milletin yeryüzünden silinmesi ve tüm değerleriyle zelil olması kaçınılmazdır.

Hepimizin kızdığı ve damarlarımızdaki kanın daha da ısınmasına neden olan “kanton”, “kurtarılmış bölge”, “medya savunma alanları” gibi ifadelerin vatan bütünlüğüne alenen bir saldırının göstergesi olmasıdır. Bir Türk için vatan en değerli kutsaldır ve dokunulmazlığı vardır. İslami inanış içerisinde de vatan kutsaldır ve sınırları koruyan her ferd birer şehit adayıdır bu uğurda. Hal böyle olunca inancımız ile savunmaya çalıştığımız “Irkımızı korumak ve yüceltmek” ideali arasında bir çelişki olduğunu ileri sürmek ve buna karşı savunma geliştirmeye çalışmak abesle zaman kaybetmektir.


Velhasıl kelam kimse, ama her kim olursa olsun Türk Milletini “ırkçı” gibi çok ucuz bir lafla yaftalayamaz. Türk dünyaya bedel olmasıyla, dünya milletleri içinde huzur, güven ve sağduyulu hoşgörünün en başta gelen savunucusu ve uygulayıcısıdır. Bunu kim olursa olsun sınamaya kalkması başına bela almasının cesur ama cahilce göstergesidir. Bunu bugün uygulamaya çalışanlar bu delice kalkınışlarının bedelini elbet ödeyeceklerdir… Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin...
11.09.2015- Adana

8 Eylül 2015 Salı

TERRIBLE TURK (Korkunç Türk Koca Yusuf)

Sondan başlayalım!

Amerikadaki güreş müsabakaları tamamlanıp yurda dönmeye çalışırken bindiği gemi başka bir gemiyle çarpışıp batıyor. Sağ kurtulan Koca Yusuf yüzüp filikaya yetişmeye çalışırken müsabakalardan kazandığı paraları çevirdiği altınlar ağır gelip yüzemiyor ve Atlantik Okyanusunda boğularak can veriyor.

Bu gerçeğe daha yakın bir rivayet! Bir de daha destansı olan başka bir son var!

Gemi batmak üzereyken herkes can havliyle ne kadın dinliyor ne çocuk! Birbirinin üstüne basıp geçen insanların arasında Koca Yusuf önüne geleni haklıyor ki kadın çocuk kurtulsun! Ancak kendisi de düşüyor soğuk sulara, yüzmeye çalışıyor, filikaya tutunuyor ancak 140Kg’ın üstündeki ağırlığıyla filikadakileri batarız korkusu sarıyor. Ne bulurlarsa vuruyorlar kafasına gözüne ama koca pehlivan bir türlü bırakmıyor filikayı. Sonunda Aklı evvel biri çıkıp halat kesmeye yarayan baltayla bileklerinden ayırıyor Koca Yusuf’un ellerini. Koca gövde Atlantik Okyanusunun dibinde kaybolup gidiyor.

Adana Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla Bulgaristan Şumnu Karalar'daki evi restore edilip müzeye dönüştürüldü ve geçtiğimiz günlerde kalabalık bir katılımla açılışı yapıldı. Başkan Hüseyin Sözlü’nün dediği gibi “siyaseten burada değiliz, kültürel anlamda buradayız. Türk dünyasının bulunduğu her yere uzanabilmek anlamlı ve güzel. Burada Koca Yusuf’un ayağına gelmek Türklüğe gelmek, Türklüğü yüceltmek, Müslüman Türk kültürünün ilelebet buralarda  yaşamasına hizmet etmektir”. (http://www.adana.bel.tr/adana-buyuksehir-belediyesinden-sinirlari-asan-tarihi-hizmet-sayfa.html) Amerikan medya gücünün yarattığı hayali kahramanlarla beynimiz iyice ezilirken ve Türklük her yerden saldırı altındayken binlerce kilometre öteye Adana Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı kültürel yatırım elbetteki gurur verici. Hele “öz vatanında garip, parya durumuna” düşürülmeye çalışılarak, eli kanlı terörle yıpratılmaya çalışılan milletin içinden “destansı atalarına” sahip çıkılmasını görmek ayrı bir onur! (http://www.aljazeera.com.tr/haber/koca-yusufun-evi-muzeye-cevrildi)

Koca Yusuf lakabıyla anılmasının sebebi hakikaten “koca” olması. 1,90m boy ve 140 kiloyu aşan ağırlığıyla bir insan azmanı pehlivan. Gençliğinde köyünde kardeşiyle sürekli kavga ediyorlar tarla işlerinden dolayı. Maksat köy meydanında yapılan güreşlere katılmak. Her gittiği güreşten ödül olarak önüne koyun, keçi, inek katıp geliyor. Kardeşi de katılmak istiyor ama O daha kurnaz, kaçıp kaçıp gidiyor. Babası O’nun bu kaçmalarından dertli, huzursuz. Ama önüne katıp geldiği ödülleri görünce de içten içe gururlanıyor. Ancak tarla işleri kalıyor. Yine öyle bir günde babalarının gözü iki kardeşin üzerinde, izin vermiyor güreşe gitmelerine. İki kardeş bahse tutuşuyorlar. Kim yenerse o gidecek. İşi gücü bırakıp dalıyorlar birbirlerine. İş güç hak getire. Zaten Yusuf da sevmiyor tarla, saban işlerini. Gün batıyor yenişemiyorlar. Karanlık basmaya başlarken Yusuf kardeşinin ensesine çöküyor, çeviriyor sırtüstü. Galibiyet O’nun. Ertesi gün güreşe gitmek de!. Yine önünde koyun keçi toplamış gelmiş. Galip yine O!

Kendisi gibi heybetli bir ağaç var evlerinin önünde! İş güç sıkıcı. Dönüp dönüp el ense çekiyor ağaca! Günde 200, 300 kere tokatlıyor ağacı. Eller kayış gibi oluyor haliyle. Tuttuğunu deviren Kurtdereli Mehmet Pehlivan var o sıralar. “Koca Yusuf güreşte elini insanın omzuna dayadığı zaman hiçbir el esnemesi hissedilmez. İnsan ne kadar güçlü olsa da elin gene kendine göre bir esnemesi vardır. halbuki o, elini dayayınca sanırsın ki insanın omzuna bir hatal direği dayadılar. Hem de bu dayanan direği arkadan bir lokomotif itiyor..." diyor. Ki Kurtdereli, “Güreşirken bütün Türk milletini arkamda hisseder ve onun şerefini korumak için her şeyi yapardım. Ve sanki bütün Türk milletinin kuvvetinin arkamdan dayandığını hissederdim!” deyip, Atatürk’ten 1000TL ödül kazanmış devasa bir Türk pehlivan.


Fransız güreşçi Joseph Doublier 1894'te rakibi Sabés'e yenildikten sonra onu yenecek bir güreşçi arayışına girmiş Koca Yusuf’un köyüne gelmiş. Başlangıçta gavur ellerine gitmekte tereddüt eden pehlivan, Müslümanların gücünü göstermenin de bir cihat olduğu uyarısı üzerine gitmeyi kabul eder.Minder güreşi kurallarını Pariste öğrendikten sonra amacına uygun olarak Sabés'i yener. Önüne çıkanı yıkan Koca Yusuf rakip bulamaz hale gelir. Ta ki yine Paris’te bir sirkte karşısına Hergeleci Mahmut Pehlivan çıkana kadar. Güreş başlar başlamasını da bitmez bir türlü. İkisi de babayiğit, ikisi de inatçı, pes etmek yok. Kan ter içinde güreş dövüşe döner bir müddet sonra. Hergeleci Yusuf’a, Yusuf Hergeleci’ye. Ne varsa dağılıyor ortalıkta. İki Türk’ün güreşle başlayıp kavgaya dönen oyununu Fransız Polis’i zor bela bastırır. İki devin arasında birkaç polis de payına düşen şamarı alır tabii.

Yenildiği görülmemiş iken Kavalalı Çolak Mümin Pehlivan’ı anmadan geçmek olmaz. Koca Yusuf’un namı yürümeye başladığında karşısına Çolak çıkar. Hakem, Sultan Abdülazizin başpehlivanı Kel Aliço. O’nunla da daha önce güreşmişler, yenişememişler. Tabii başpehlivan, namına yaraşır o zaman berabere kalsalar da vermiş başpehlivanlığı Koca Yusuf’a. Her neyse  güreş devam ederken Çolak Mümin bir ara Koca Yusuf’u açık düşürmüş, Kel Aliço da mağlubiyetini ilan etmiş Koca Yusuf’un. Tabii itiraz etse de Yusuf, "yarım oldu sayılmaz" dese de hakemin dediği olur. “Bir Çolağın güreşi de böyle olur”. Sindirmemiş Koca pehlivan yenilgiyi, duvarları yumruklamış gecelerce, omzunu çıkarırcasına yüklenmiş nerde bir ağaç gövdesi gördüyse. Gün olup zaman geçince Çolak tekrar rakip olmuş Yusuf’a. Hırs buya, alıp alıp yere çalmış zavallı Çolağı. Bir daha güreş tutamaz hale gelmiş zavallı. Zavallı dediğimize bakmayın O da bir cihan pehlivanı.

Fransa ve diğer Avrupa şehirlerinde nam üstüne nam, ödül üstüne ödül alınca, duymuşlar Amerikalı organizatörler. Aramışlar bulmuşlar, gel bizde de güreş tut diye yalvar yakar götürmüşler deniz ötesine. Memleketten biraz daha uzaklaşmış bizim pehlivan. Bir taraftan güreşe olan hastalık derecesindeki tutkusu, memleket hasreti, kazanma azmi, ağaç tokatlamaktan gelen beton gibi sarsılmaz elleri, tuttuğunu devirmiş burada da. 26 Mart 1898'de Ernest Roeber ile yaptığı maçta Madison Square Garden'da rakibini ringden dışarı tutuğu gibi fırlatıp atmış. Yere kapaklanan Amerikalıyı öldü zanneden seyirciler, galeyana gelip yürümüşler bizimkinin üstüne. Ama naçar kalktıkları ile yerlerine oturdukları bir olmuş Ne yapsınlar insan irisi adamın karşısında. Tabii haliyle bizimki diskalifiye olmuş maçtan.Neyse ki Roeber’e bişey olmamış. Hatta iki gün sonra bu sefer Opera Evi’nde tekrar rakip olmuşlar. Boğa gibi adamı zaptetmek kolay değil. Serde iman kuvvetini de gösterecek. İtişip kakışma başlamış ikili arasında. Seyirciler bakmışlar gene uçacak kendi sporcuları ringten yere, bu sefer izin vermemişler. Hep birlikte yürümüşler Yusuf’un üzerine. Menejerler, polis derken maç gene iptal. Hatta Opera Evi o günden sonra güreş yüzü görmemiş. Kapatılmış tüm müsabakalara. Yani velhasıl kelam Amerikalıları bir korkutmuş bu bizim Koca Yusuf, “terrible Turk” diye feryat figan kaçışmışlar. O günden sonra “korkunç Türk” deyince bi kendilerine çeki düzen verir hale gelmişler. Hatta New York Halk Kütüphanesinde resmini de özenle saklamışlar. (http://digitalcollections.nypl.org/items/510d47e1-3de0-a3d9-e040-e00a18064a99#)

Orada tüm güreşçileri sıradan geçirdiktin sonra, Chikago’da dünya şampiyonu Evan Lewis’i üst üste iki defa yenerek “yeter artık yurda döneyim” diye düşünmüş. Gavur ellerinde namını salmış, Ulemanın dediği gibi müslümanın gücünü de göstermiş, güreş hırsını da almış, e hatırı sayılır da bir miktar para da kazanmış ne yapsın daha gurbet ellerinde. Menejeri “gel dolar yap” paralarını dese de “kağıt paraya güvenememiş” pehlivan. Altına çevirmiş olan biteni. 20 Kg altını koynuna doldurup Avrupa’ya geçecek La Bourgogne adlı transatlantikle açılmış Atlas Okyanusuna. Kısmet buya yolculuk başladıktan iki hafta sonra bindiği gemi bir İngiliz şilebiyle çarpışmış. Bir can pazarı ortasında kalan Koca Yusuf, işte yazımızın başında anlattığımız gibi iki rivayetten birisi neticesinde Hakk’ın rahmetine yürümüş.

Bütün bu anlatılanlar O’nun hayatından kısa kısa notlar belki ama anlamamız gereken şu! Kah kendisi olsun kah ustaları olsun önce Türk’ün gücü demişler. Önce arkamızda Türk’ün gücünü hissediyoruz, öyle indiriyoruz el enseyi, öyle getiriyoruz kündeye demişler. Hal böyle iken bugün bizim Türk olmaktan başka elimizde asil duygumuz ne kaldı. Milliyetimizi de kaybedersek övüneceğimiz neyimiz kalacak. Bunca anlı şanlı tarihimize sırt çevirirsek, ecdadımızı yobaz, iğrenç, bilgisiz, cahil, doğulu, Asyalı diye karalarsak çocuklarımıza neyi anlatacağız. Kökü kökeni belli olmayan Amerikalı’lar yalancı çizgi hayali süper kahramanlar yaratıp beynimizi esir alırken, onlara mı inanacağız. Yoksa Müzelerinin duvarlarını süsledikleri, etiyle kanıyla gerçek atamızla, atalarımızla gurur mu duyacağız.

Aslında tam da bu günlerde vatan bayrak aşkına, milliyetimiz kaybolmasın aşkına kanını feda eden Mehmetçiklerimizin tabut tabut şehadete yürüdüğü zamanlarda daha çok anmalıyız, Koca Yusufları, Çolak Müminleri, Hergeleci İbrahimleri, Kel Aliçoları, Kurtdereli Mehmet Pehlivanları, daha nicelerini. Asıl tam da onların millet adına, bayrak adına, vatan aşkına hırslandıkları gibi, hırslanma, kenetlenme zamanıdır.

Bu mana ile Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Meclis Üyeleri ve Büyükşehir Bürokratlarının ne derece önemli işlere imza attığını biraz daha iyi anlayabiliriz. Yoksa kendisinden binlerce kilometre ötedeki bir “atanın” evini müzeye çevirmek için destek olmak, ön ayak olmak siyaseten bir şey kazandırmaz belki ama Başkanın da dediği gibi “kültürel harsımızın” gelişmesi konusunda çok faydalı olur. Bu sebeple alkışlar Başkan ve ekibine….
Ve son söz!...

Onca iri yapısı ve heybetine rağmen böbürlenme görmemişler daha yüzünde, abdestsiz namazsız gezmezmiş diye söylerler arkasından. Gamsız dünya fukarası bir insanmış. Güreş dışında hiç birşeye hırslanmaz, iş güçle uzaktan yakından ilgilenmezmiş. Velakin konu güreş olunca, heybet ikiye çıkar, yüklendikçe yüklenirmiş rakibine. Gelip geçici fani dünya işte. O da namını bırakıp gitmiş Dünya’ya.

Esas olan da bu değil mi ya! Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri… Nur içinde yatsın!... 

08.09.2015-Adana

Kaynak:
http://www.eurozine.com/articles/2003-05-23-noble-en.html

7 Eylül 2015 Pazartesi

BİR TUHAF BAŞ; DEMİRTAŞ


Hakkını vermek lazım, 7 Haziran öncesi durumu iyi idare etti. Barış dedi, halkların kardeşliği dedi, analar ağlamasın dedi, espri yaptı, saz çaldı, türkü söyledi ve 80 milyonun gözünün içine baka baka 6,5 milyon kişiyi büyüledi, kendine oy verdirtti.

“Arkasını teröre dayamışken” önündeki Türkiye’ye karşı nasıl kıvırmak gerekirse en iyi şekilde kıvırdı. Bir kere bile “lanet olsun şu teröre” demeden, “barış olsun” diye diye bir “selocan” oldu. Ne zaman ben “Türkiye Partisiyim” diyecek olsa “keleşin dipçiğini” gösterdi  ağabeyleri. Ne zaman gerçekten “iki tarafında” acısını paylaşacak olsa, azarı yedi oturdu.

Bugün Dağlıca’da yaşanan ve son dönemde “devlete” başkaldırmanın en acımasız sonucu için Almanyadaki tüm programını iptal edip “yurda” döndü. Alamanya’larda kimlere neyi savunuyor ve hangi yurda dönüyorsa artık!... Ve sosyal konularda doğal ve sosyal blender  twitter üzerinden açıklama yaptı: “Koşullar ne kadar zor olursa olsun barışta ve kardeşlikte ısrar etmek dışında her yol bizleri insanlığımızdan uzaklaştırır, acılarımızı derinleştirir. Allah hepimize sabır ve akılla davranma dirayeti nasip etsin. Hepimizin başı sağ olsun.”

Demirtaş’ın bu sözlerini iki kısma ayırıp eğrisiyle incelemek lazım. Doğrusuyla diyemiyorum, deve misali doğrusu yok çünkü.

Birincisi “koşullar ne kadar zor olursa olsun” diyor. Koşullar, kimin koşulları. Kendilerince özgürlük savaşçısı olarak saydıkları Gerillaların koşulları mı zor acaba. Artık şehirlerde mesaiye gider gibi güpegündüz karakol basmayı göze alan, gece olunca biyerlere çekilip güç toplayan teröristler için koşullar zor mu? Bir de size silahını kapan koşsun savaşsın diyen kim ki koşulları kötüleştirip zorlaştırıyorsunuz. Evinizde otursanız zaten kömür, makarna, pirinç, çocuk başına para, sosyal yardım ayağınıza kadar geliyor. Dövlet yolunuzu da yapıyor, suyunuzu da getiriyor. Anadilinizi de konuşuyor, ticaretinizi de yapıyorsunuz. Hatta katır sırtlarında vergisiz, algısız, net para kazanıyorsunuz. Karışan var mıydı? Koşulları içinden çıkılmaz bir hale getiren sizin P’li örgütleriniz Demirtaş efendi!

İkincisi “barışta ve kardeşlikte ısrar etmek dışında her yol bizleri insanlığımızdan uzaklaştırır, acılarımızı derinleştirir” diyor. Bunca sivil ve asker ölümünün sebebi o çok sevdiğiniz “gerillalarınız” iken, bu kadar çok anayı ağlatmışken hangi barış ve kardeşlikten bahsediyorsunuz acaba! Devlet elbetteki sınırlarını ve o sınırların içindeki asayişi korumak zorundadır. Ve bundan yol kesen, araç yakan, şantiye basan, sağlık görevlilerini kaçıran ve hain tuzaklarla kalleşçe ölüm getiren herkim olursa olsun hak ettiğini bulur.Geçmişte köy basıp masum bebeklerin karınlarına kurşun sıkan zihniyet acaba hangi insanlıktan dem vuruyor herseferinde. Acı zaten yüreklere çöreklenmiş artık, hangi derinleşmeden bahsediyorsunuz acaba.

Demirtaş bu açıklamaları yaparken HDP Kars Milletvekili Şafak Özanlı kendi eliyle hazırladığı erzakları dağdaki kardeşlerine götürürken yakalandı. Muhtemelen yemeklerini de yapıp karınlarını da doyurup, sırtlarını da sıvazladıktan sonra dönecekti. 

Önceki günlerde Tuncelide öldürülen PKK’lıların cesedini yine HDP’li vekil Alican Önlü özene bezene ambulansa kadar taşıdı. Onlara ambulansı hangi zihniyet temin etti, o da ayrı bir ironi. 

Yine Tuncelide dağda öldürülen teröristin tabutunu HDP Van Milletvekili Tuba Hezer ve HDP Başkale Eşbaşkanı Aynur Tarhan, Öcalan resimli paçavralar eşliğinde omuzlarında taşıdı. 

Bütün bunlar Demirtaş “hepimiz kardeşiz” diye türkü söylerken oldu. Senin “şehit cenazelerine katılmıyorlar ama” diye isyan ettiğin kulak arkalarında duruyor. Onlar “kardeşlerinin” cenazelerinde…

Böylece kimin “kardeş” olduğunu da çok iyi öğrenmiş oluyoruz. Demirtaş istediği kadar bu tarafta kıvırmaya çalışsın. Olayların tek anlaşılır yanı, ayrışmanın çoktan tamamlandığı, “barajı geçerlerse” demokratik zenginlik olur inancıyla oy verenlerin büyük yanılgı içine düştüklerinin belirlendiğidir. İstediği kadar “Türkiye Partisi” olmak istediklerini belirtsin Demirtaş, avanesi teröristin yanında gezdiği sürece hiçbir inandırıcılığı olmayacaktır. Onun gayri samimi söylemlerinin altında kan arayan vampirlerin saklandıklarını görmek çok zor olmasa gerek.

Yılanın başının ezilme zamanı çoktan gelmiştir. Ya devlet başa ya kuzgun leşe…

Adana - 07.09.2015

SİYAH BAYRAK

Kapı ve pencereleriniz açıkken sıcak bir akşamda sivrisineklerle mücadelenizde ne kadar başarılı olabilirsiniz! Önce bataklığı kurutmanız gerekmez mi! Önce habire yumurtlayan ve yeni sinekler üreten ana sinekleri öldürmeniz gerekmez mi?..

Facebook yine siyaha boyandı. Bayrağımızın rengi paylaşımlarda simsiyah artık. Üzüldüğümüzü böyle belli ediyoruz. Tek renkli tarafımızı, bayrağımızın kırmızısını da siyah yaparak umudumuzu karartıyoruz. Yapmayın! Albayrağı böyle paylaşmayın, rengini karartmayın!

Hakkari Dağlıca’da yine dayanılmaz bir ağrı başladı dün gece. Tüm beynimizi yakan, ve sair diğer her yerimize sıçrayan ateş düştü. Can acıyor! Ve hala konuşarak, “barış” diyerek, “çözüm” diyerek, “milli birlik” diyerek deşiyorlar yaraları.

400Kg patlayıcıdan bahsediyor haber bültenleri. 400Kg patlayıcı toprağa gömülüyor. Taşınması, oraya kadar getirilmesi falan onlardan geçtik de, onca patlayıcının toprağa gömülebilmesi tek insan bozuntusunun yapabileceği şey değil. Aklım almıyor. Beyin hücrelerim yanıyor. İstihbarat çok muamma, çok büyük bir laf gelirdi bana, küçüldükçe küçülüyor gözümde!

Ben ufacık beynimle bu C4’ün nerelerden temin edildiğini, nasıl paketlendiğini, nerelerde zulalandığını, kimlerin yardımıyla taşındığını ve yine kimlerin gözcülüğünde toprağa gömüldüğünü, kimlerin askeri birliğin geçişini gammazladığını düşünebilirken, koskoca istihbaratın, 40 yıllık terör tecrübesi olan ordunun bunu göremeyeceği, bilmeyeceği, engelleyemeyeceği acizliğini göstereceğini düşünmek aptallık olmaz mı?

Ancak maalesef öyle oluyor! Ve bunu birileri çok iyi biliyor! “Barış” derken çok iyi biliyorlar, “analar ağlamasın” derken çok iyi biliyorlar, terörist cenazesine omuz verirken çok iyi biliyorlar, arkalarını bir yerlere “dayayıp”, zevkten kudururlarken çok iyi biliyorlar. Ve onlar o analarla birlikte hiç ağlamıyorlar, “askerde bizim evladımız” diye yalanlarını sıralarken, hiçbir şehit cenazesine katılamıyorlar.

Gerçi katılanlar da çok mu iş yapıyorlar!

Bayrak siyah olmaz ey millet! Kara çalınmaz O’na! Al bayrak bu ülkenin çatısında tüm kızıllığıyla nazlı nazlı dalgalanmalıdır. Dalgalanmalıdır ki bütün hainleri ortasından çat diye çatlatmalıdır! Dalgalanmalıdır ki, baktıkça beyinleri yanmalıdır, gözleri kör olmalıdır. Ay yıldızıyla al bayrakla büyük Türk milleti, buradayım demelidir “mosmor paçavralı” teröristlere. 

Bunca acıya rağmen, kafalarının üstünde her akşam roketler gezerken rahatsız olmayan bölge halkı da kendine gelmelidir. Kime yardım ve yataklık yaptığını görmelidir. Hatta bundan Batı’da gece sosyal medyadan “klavye teröristliği” yapan, ama gün doğunca hiç bir şey yokmuş gibi Batı’nın imkanlarını sömüren, belki yeri geldiğinde kazandığının zekatını “üç beş keleş de bizden olsun” niyetiyle “kalleşe” gönderen ne kadar işçi ve işadamı varsa dibine kadar rahatsız olmalıdır. Rahatsız edilmelidir.

Milliyetçi cephe ise mutlaka ama mutlaka kendine gelmeli ve etkin olmalıdır sahnede! "Çözümse biz yaparız" diyerek kendisini göstermelidir. Kişiye odaklı siyasetten çare gelmediğini, geleceğe dönük stratejilerin, plan ve projelere dair söylemlerin iş yaptığı anlaşılmalıdır artık.


Bugün milliyetçi cephe mutlaka o bayrağı sımsıkı tutmalıdır. Ülkenin altını oyanları, oydukları yere gömecek politikalar mutlaka üretilmelidir. Yoksa mazaallah albayrağımızın rengi de, ay ile yıldızı da karalıktan görünmeyecek hale gelecek!... 

Adana-07.09.2015

Kör Parmağım Gözüne: Ey "kardeşlikten" bahseden sahte "barışçıllar", hanedan parçalanmasın diyen padişahlar özkardeşini öldürmüşken, habire bölücülük yapan "sizinle" kardeş olmak isteyen de kim!

2 Eylül 2015 Çarşamba

TÜRK TÜRK'E DÜŞMAN OLAMAZ!



Olmamalıdır da!

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözünü ilk kimin söylediği meçhul. Ancak Atsız’ın vasiyetnamesinde sıraladığı düşmanlarımıza bakıldığında tam da yerine oturan bu sözü artık başlıktaki gibi daha değişik bir anlama sokmak gerekmektedir.

Milletlerin zaten dostu yoktur. Çıkar ilişkileri vardır. Bu çıkar ilişkileri milletleri tarihin bir yerinde elbet düşman haline getirir.

Çıkarlar ekseninde bakıldığında “barış” sözünü çokça geveleyip duranları iyi irdelemek lazım. Çünkü çıkarların olduğu yerde kati’i ve sürekli bir barıştan bahsetmek mümkün değildir. Sonunda barış ergeç bozulacak ve savaş kaçınılmaz olacaktır. Bunu yine en güzel Atsız özetler: ”Barış savaşın başka metotlarla devamı ve silahlı savaşa hazırlığın ayrı bir şeklidir.”

Amerika ve Sovyetler Birliği’nin uzun yıllar boyunca savaş yapmadan durması onların “barış” içinde yaşadığını göstermez. Nitekim bu dönem karşılıklı restleşmelerin, silahlanmanın, casusluk faaliyetlerinin en üst seviyeye çıktığı “soğuk savaş” dönemidir.

Son iki aydır ülkeyi kana bulayan PKK’nın vurkaç kabiliyetinin artmasını ve kullandığı silah ve mühimmat çeşitliliğinin ve çokluğunun da “barış” ortamının olduğu, “şehit haberlerinin” gelmediği dört yıllık açılım sürecinden kaynaklandığını sağır sultan bile duydu ve analiz etti.

Şırnak, Şemdinli ve Diyarbakır’ın PKK tarafından mühimmat depolarına dönüştürüldüğü, köy aramalarında ve çay bahçelerinde çıkan onca silahlarla ortaya çıktı. Açılım ve güya silahsızlanma sürecinde PKK boş durmamış, hem mali gücünü hem silahlı gücünü revize etmiş ve artırmıştır. Buna karşın devlet olarak ancak şimdi kevgire dönen sınırlarımızı beton duvarlarla veya hendeklerle koruma girişimlerimiz ironik değil midir?

Yoksa devletin bir terör örgütüyle kırk yıllık silahlı mücadelesinde hala bir sonuç çıkmaması traji komik bir haldir.

“Barış”tan bahsetmek size kitleler kazandırır. Arkanıza kalabalık bir topluluğun takılmasını sağlar. Ancak dikkat edin en çok barıştan bahsedenler dünya genelinde barışı en çok katledenlerdir.

“Bir gün ülkede milliyetçi geçinen politikacılar, yöneticiler, sanatçılar, aydınlar hiç bir çıkar kaygısına düşmeden, yiğitçe, korkusuzca Türkçü söylemlerde, Türkçü tavırlarla milletin karşısına çıkarlarsa o gün Türkçülük büyük bir utkuya yaklaşır.”

Atsız’ın bu sözü ayrı bir anlam taşıyor. Sözün girişinde “milliyetçi geçinen politikacılar” diyerek politikanın zaten bir yalan ve dolandan ibaret kandırma meşgalesi olduğunu belirtiyor. Dikkat edin “milliyetçi politikacılar” demiyor! Oysa her  zamankinden daha çok milliyetçi, Türkçü ve Turancı olmaya ihtiyacımız var. Artık düşmanlarımız ilkokulda öğretilen üçbeş ülkeden ibaret değil.

 Kaypak bir aşufte gibi her türlü kılığa giren, allanıp pullanıp her seferinde yüzümüze gülen ama sürekli kuyumuzu kazan Amerika gibi çıkarcı Yahudi ırkını kendimize “dost ve müttefik” sayarak en büyük düşmanımızı edindiğimizin farkına varmalıyız. Bunun farkına güdümlü Kürtler de varmalıdır.

Ve Avrupadaki pohpohcuları ile dağdaki silahlı ağabeylerine güvenip de Bizi “tükürüğüyle boğma” tehdidinde ve gafletinde bulunan takım elbiseli teröristlere karşı bir ve iri olabilmeliyiz.

Sürekli “barış”tan bahsederek mide bulandırır seviyeye gelenlere karşı “demirden gürzlerimizi” sallayabilmeliyiz. Allah aşkına Türk olarak birbirimize düşman olmamalıyız artık. Bu vatanın gerçek sahibinin “biz Türkler” olduğunun, diğerlerinin haricen sığınmacı olduğunun farkına varmalıyız…

Ancak böylece ayaklarımız üzerinde başımız bulutlara kadar dimdik durabiliriz.
Ancak böylece “gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.”

02.09.2015/Adana


29 Temmuz 2015 Çarşamba

MELEKLER VE TERÖRİSTLER


Suruç olayı için “keşke olmasaydı” diyen çok. Bugün yaşanan gerilim ortamının temelinin Suruç’ta sebep ve sonuçlarıyla, oluş şeklinin birçok şüphe ve plan taşıdığı aşikar olan vahim patlama olduğunu iddia edenler hayli fazla.

Suruç gelinen noktada bir milat oldu. PKK olayı bahane göstererek, aynı gün Adıyaman’da bir astsubay ve ertesi gün Viranşehir’de iki polisi haince katletti. Kimin yaptığı ve ne şekilde tezgahlandığı bile henüz tam kesinleşmemişken PKK’nın, “hazır kan döküldü biz de kaşınalım” biraz tarzı yaptığı bu eylemlere devletin kayıtsız kalması elbette mümkün değildir. Devletin Kuzey Irak yapılanmalarına ve içerdeki dağ kadrolarına karşı yaptığı hava harekatı tamamen meşru bir harekettir.

Bombardımanın çözüm sürecini bitirdiğini iddia edenler, Kuzey Irak ve Suriye’deki yapılanmaların arkasını dayadığı ABD’ye güvenmekten kaynaklı boş bir heva ve güvenle zaten çözümü falan takmadıklarını gizlemeye çalışıyorlar.

Şu var ki HDP çok iyi çalışıyor. Silah ve çatışma ortamında hiçbir tavize yanaşmadan dediğim dedik diyen bir terör örgütünü siyasi arenada savunmak, barış söylemleri ile devleti –kim inkar ederse etsin- bir şekilde İmralıyla ve kandille görüşür pozisyona sokmak HDP’nin siyası başarısıdır. Ancak eşbaşkanının söylediği gibi arkalarını dayadıkları bütün P’li oluşumlar yanlış yoldadır ve sürekli sözde barış söylemlerinin altını oymaktadır.

Geçmişten günümüze hiçbir samimiyet eseri gözükmeyen faaliyetleri tamamıyla devletin bölünmez bütünlüğünü yıkmaya yöneliktir. Her ne kadar üç yıllık bir ateşkesten bahsetseler de 2013 ve 2014 yıllarında pazarda alışveriş yaparken, ya da çarşıda yürürken şehit edilen askeri personellerimiz barış söylemleri altında kirli faaliyetlerin kurbanı olmuşlardır.

Bugün Güneydoğu illerinin hendek kazılarak köstebek yuvasına dönüştürülmesi, maskeli PKK gruplarının metropolleri yangın yerine çevirmesi çözüm sürecinin hiç başlamadığını da göstermektedir.

Bahsedilen çözüm süreci devletin taviz vermesinden başka bir şey değildir. Aslolan, göz göre göre terörist yapılanmaya özgürlükler adı altında zaman verilmesi ve güç toplamasına göz yumulmasıdır.

Şöyle bir örnek verelim. Yıl 1989 tam da bugün, yani 29 Temmuz, yer Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Gülburnu Köyü. Bugün Ağrı belediye başkanı olan Sırrı Sakık’ın kardeşi Şemdin Sakık komutasındaki bir grup bu köyü gece vakti basıyor. Bir ev özellikle hedef alınıp ateş altına alınıyor. 4 kişi katlediliyor. Aslında sayı 5. Ancak ben beşinci kişiyi bir melek olarak saydığım için öldürülen insan aritmetiğine dahil etmiyorum. Çünkü o beşinci henüz dünyada olduğundan bile habersiz, beşiğinde uyuyan 2 günlük bir bebek. Siz insan olarak, “insanların” yaptıkları bu katliamda  öldürülen insanların arasında bu “meleği” sayabilir misiniz? Veya 2015-1989=26 yıldır verilen özgürlükler ve tanınan imtiyazlara rağmen bir çözümden bahsedebilir misiniz?

Her ne kadar Türk halkı ve devleti terör konusunda bir hafıza kaybı yaşasa da, bu katliamlar tarihi kayıtlar altındadır ve Hakkari milletvekili Abdullah Zeydan’ın ifadesiyle “pkk’nın tükürüğüyle boğabilme” kabiliyetine inançlarının bittiği ve açılımla bunun külleneceğini ummak  vatan millet sevdalılarının yutacağı safsata değildir.

Bir önceki gün Binbaşının, dün bir Uzman Çavuş’un şehit edilmesi ve bugün bir Astsubay’ın yine saldırıya uğraması henüz gözükmeyen cani ruhun uyanmaya başladığının göstergesidir. Yarın yine iki üç günlük meleklerin beşiklerinde katledilmeyeceğinin garantisini kim verebilir.

Dönem “vatan aşkına” diyen tüm sevdalıların uyanık olması ve terörün ve destekçilerinin topyekün lanetlenmesi zamanıdır. Hal böyleyken Şemdinli’de şehit edilen Uzman Çavuş’un yöre halkı tarafından ambulans beklenmeden pikap kasasında hastaneye yetiştirilmesi ve yaşatılmaya çalışılması bölgeyi komple terörist ilan edenlerin utanması gereken takdire şayan bir görüntüdür.

Bu durumda önce sükunet isteyen bölge halkı kendi içindeki habis uru atmaya çalışmalı, bunu yaparken de gerek silahlı kuvvetlerin, gerekse olumlu, yapıcı sivil toplum örgütlerinin desteğini arkasında hissetmelidir. Aksi taktirde sırtını P’li örgütlere yaslayanlar kendini kral ilan etmeye, yalancı önderliğe ve zulüme devam edeceklerdir.


Oysa kral çıplak deyip sırtından bu kamburu atacak öncü güç sağduyulu bölge halkalarıdır. Gerisi yalan dolan ve sahte savaş oyunlarıdır…

Ahmet SAVAŞ-29.07.2015/ADANA