Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2017 Salı

MÜTTEFİK MİYİZ


“Menfaatlerini düşünmek” ve “başkalarının mazlumluğunu” düşünmek…

Benim için hem bireysel manada hem de bugünlerde devlet manasında aynı noktada kafa yorduğum iki kavram!

Bireysel manada kafa yoruyorum çünkü, henüz dikili bir ağacım yok dünyada. Yaslanacak iki çocuğumdan başka kendime bir katkı yaptığım söylenemez. Bundan sonraki gayretim de sadece onların gelecekleri için yaşanabilir bir zemin hazırlamak adına çalışmak olacak. Başkalarının acziyetine şahit olup da kendimi rahat içinde yaşar vaziyette hayal edemiyorum bir türlü..

Sanki ülkem de benim gibi bugünlerde! Bugünlerde mi? Tarihin her devrinde Türk şanıyla kurduğumuz her devlet böyle olmuş. Zalimin karşısında, mazlumun yanında!

Ancak son dönemde devlet olmanın gereği olarak müttefik gözüyle baktığımız yabancıların tüm hal ve hareketleri, koydukları engeller, yasaklar; örgütlü terör faaliyetinde bulundukları ayan beyan ortada olan çapulcuların yanında gövde gösterisine soyunmaları daha bariz ortaya çıkardı bu iki yüzlülüklerini.

Yarattıkları Ortadoğu bataklığında çırpınan onca mazlumu görmezden gelerek, hala pis, iğrenç menfaatleri için didişip duran “süper güçlerin” örgütlerin üzerinden ne tür bir oyun içinde olduklarını görmek için uzman olmak gerekmiyor.

Bırakın Ortadoğu’yu kendi sınırları içinde bile toplanıp, paçavralarını sallayarak gösteriler yapmalarına, ülkemin üniter yapısına salyalar akıtarak saldırmalarına bile göz yuman müttefiklerimiz var. Ki onlar “dost” diye yıllardır yüzümüze gülen, arkamızdan her türlü dalavereyi çevirmeyi meziyet bilen ülkeler. Ki onlar bu terör örgütlerinin yüzleri kapalı militanlarının sokaklarında gösteri yapmasına izin verirken, ülkemin bürokratlarını sınır kapısında atlı, itli polislerle engelleyen ülkeler.

Hangi samimiyet testi bunları haklı çıkarabilir ki! Hangi vidan ve sağduyu menfaat ve çıkarları olmadan Ortadoğu’ya müdahil olduklarını iddia edebilir ki. Tarihin hiçbir devrinde Türk devletlerinin güçlenmesini istemeyen, hatta tüm emelleri Türk’lüğün yeryüzünden silinmesi olan Alman’ı, İngiliz’i, Fransız’ı “bilmem ne belası” dün bizim müttefikimiz olamayacağı gibi bugün de, bundan sonra da olamaz. Olmamalıdır da! Bunun için Türkiye güçlü olmalıdır, bunun için bölünmemelidir, bunun için dik durmalıdır, eğilmemelidir.

Ancak ne çare ki, onlardan daha tehlikeli olanlar içerde vatanın suyundan, ekmeğinden beslenen pislikler, habis urlardır. Önce onların birer birer kesilip atılması gerekir. Dışarıda savaşan bir devlete pranga olan içerdeki tuzakçılar, kumpasçıların daha çok zarar vereceği açıktır. Ülke, devlet millet içi kof, bomboş bir hayale döndürülmemelidir.

Gözümüzün önünde otuz kırk yıldan beri yeniden şekillendirilmeye çalışılan Ortadoğu da en büyük söz sahibi Türkiye’dir. Çünkü en nihayetinde asırlarca at koşturduğumuz, atalarımızın kanlarıyla sulanan toprakları hemen terkediverecek halimiz yok. Bugün Kerkük’de, Telafer’de Barzani, Işid gibi soysuzların oldu bittiye getirip Türk soydaşlarımızı susturmasına, sindirmesine asla izin verilmemelidir.

Önüne arkasına “P”konduran üç beş çapulcunun, o topraklarda çöreklenmesine göz yumulmamalıdır.

Yıllardan beri süregelen bu savaştan mazlum olan garibanların, Türkmen, Kürt, Arap demeden sınırlarını açan, kardeşçe sofrasına buyur eden Türkiye’ye kimsenin hainlik yapmasına imkan verilmemelidir.

Öyle de yapılıyor ya zaten, hoşuma gidiyor.

Kendimi buluyorum bu dik duruşta! Eğilmeyen varoluşta!... 

20 Kasım 2015 Cuma

TÜRKMEN DAĞI İÇİN YA RAB!


“Böyük devletlerin böyük oyunu,
Yok etmek Türk’ün soyunu.
Çoraplar örülmüş, çuvallar geçirilmiş başıma
Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak
Taş kesilmişem gavim gardaş NERDESEN
..”


Tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi “duyan geliyor.” Terörü besleyip büyütenler, şimdi yine terörü bahane edip topunu, tüfeğini, uçağını tankını sürüyor Türkmenler’in üzerine. Türkmen Dağı bölgesinde soydaşlarımız ölüyor.

Esed’in yaptıkları yetmiyor gibi, O’na karşı gelen de vuruyor Türkmenleri, O’nun yanında olan da vuruyor. Yalnızca biz izliyoruz! Hemen dibimizdeki ırkdaşlarımıza el uzatmadan sadece izliyoruz ölümlerini.

Kimin kimle savaştığı da belli değil. Kimin kimi desteklediğinin beli olmadığı gibi. Rus savaş uçaklarının son bombardımanlarıyla Türkmen Dağı bölgesinde seksen bin Bayır Bucak Türkmen’in yaşamı tehlikede!. Bir kere daha yerlerinden yurtlarından ediliyorlar. Ölümden korkmayan ırkın torunları ölümü kucaklarında taşıyorlar artık. Her an silah sesi kulaklarında, her an uçak tepelerinde.

Aynen birinci dünya savaşında olduğu gibi yedi düvelin toplandığı kan ve göz yaşı meydanı oldu Suriye’nin kuzeyi. IŞID’i mazaret gösteren gidip vuruyor. Ama IŞID’i değil. Göderiyor füzeyi, bombayı kime isabet ettiğini kendisi de bilmiyor. Görünürde herkes huzur için savaşıyor ama her gelen ülke, her gelen örgüt daha çok kan ve gözyaşı getiriyor. Olan yine masumlara, yine çaresizlere oluyor. Pire için yorgan yanmaya devam ediyor yani.

Al Jazeera Türk muhabiri Yılmaz Bilgen, "Şii-Rus-Nusayri çeteler, Türkmen Dağı'nda civanları katlediyor. Oturup izleyin, istifinizi bozmadan. Esed'in şebbihalarının kirleteceği namusların mesulu kim olacak?" diye feryât ediyordu dün.

Sahi kim olacak ölen çocukların, kirletilen namusların ve karartılan hayatların sorumlusu. “Saraylarında oturan krallar mı?”. Savaş oyunu oynar gibi silahlarına sarılan çeteler mi, örgütler mi, teröristler mi? Yoksa yarı çıplak şovlarla sürdürülen evlilik programı müdavimi, kimin kiminle düşüp kalktığı belli olmayan  dizi bağımlısı bizler mi? Sen de sorumlusun Türkmen Dağı’nda öldürülen ırkından, soyundan, kanından kardeşinin ölümünden! Ben de!

“Fırat’ın kenarında sürüden bir koyun kaybolsa o benim hatamdır, günahı benimdir” diyen Ömer adaletini getirecek olanların hepsinin gafletle hala uykuda olması ne tuhaf! Oysa hepimiz akşamı nasıl daha güzel geçiririz diye düşünürken, daha çok nasıl yeme derdine düşmüşken nasıl olurda oradakilerin acısını hissedebiliriz. Bugün yardım etmezsek kardeşlerimize, yiyeceklerini temin etmezsek, karşı koyacak güç için silah vermezsek yarın Allah göstermesin aynı duruma düşersek kimden yardım bekleyeceğiz.

Vatan sadece misak-ı millinin içinde kalan yer değil ki! Vatan kendi ırkından bir kişi bile yaşasa Amerika’dır, Afrika’dır, Asya’dır, Kutuplardır. O’nun derdiyle dertlenmeyen de kardeş falan değildir. Hele aynı dinin mensubu olduğunu söyleyip de saraylarından kafalarını çıkarmayan, Amerika da Fransa da otel kapatan Suud krallarının Müslümanlığına falan da kimse inandıramaz bizi.

İyi ki hesap günü var! Yoksa nasıl hesap sorulacak zalimin zulmünden!

O zaman mübarek gün Cumadır bugün. Duaların kabul olduğu gündür bugün. En azından “Kahhar ism-i şerifinle bunları kahreyle” deyiverin de, İbrahim'e su taşıyan topal karınca misali sorumluluktan kurtulun!



6 Ekim 2015 Salı

RUSYA'NIN ÖZRÜ


Maalesef Osmanlı’dan kalan bir toprak parçası daha tatbikat sahasına çevrilmiş durumda.

Suriye’de at koşturan tüm güçlerin tek vaadi düzenin tekrar kurulması. Ancak kendi egemenliği altında. Bastığım toprak benimdir mantığıyla güdümlü ufak örgütler ağabeylerinden aldıkları yardımla karşısında kim varsa saldırmaya devam ediyor. Esed güçleri ise bir zamanlar kendi vatandaşı olduğuna bakmaksızın öldüre öldüre ülkeden kovuyor insanları.

Batılı ülkelerin ise tek derdi, petrol boru hatlarının güvenliğini sağlamak. Bölgede kontrol edilebilir bir kaos onlar için değme barıştan daha iyi. Çünkü çatışma ortamında yerel gruplar egemenlik ve özgürlük savaşını verirken el altından götürülen yer altı kaynakları kimsenin umurunda değil. Kardeş kardeşi öldürürken, babadan kalan evi hırsızlar pay ediyor halbuki.
Suriyeliler ülkelerinde, göç yollarında ölürken, batıda Amerika, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler kışı sıcak geçirmek için Suriye üzerinden geçen doğalgaz ve petrol boru hatlarını gözü gibi koruyorlar. Bunun için ülkelerinden binlerce kilometre ötede güya barış güvercinliğine soyunuyorlar. Ancak barıştan söz ederken daha çok kaos ve insan ölümüne sebep oluyorlar. İnsanlar ölürken veya sürgün edilirken planlı programlı davranıyorlar hem de! Kalmasını istediklerine her türlü yardımı yapıyorlar, eğitiyorlar donatıyorlar. Gitmesini istediklerini ise yollarda ölüme terk ediyorlar. Sınırlarına kadar dayansa bile mülteciler, polislerini kalkan yapıp bir güzel dövdürüyorlar.

Son olarak Rusya’nın Suriye semalarından bırakmaya başladığı bombaların kimi öldürdüğü belli değil. Hem IŞID’den bahsediliyor rakip olarak hem de Esed’e muhalif güçlerden. Dedik ya Suriye, tatbikat sahası oldu artık diye, muhtemelen yeni silahların yıkım gücü de bu esnada deneniyor.

Rusya’nın hava sahamızı ihlal etmesi ve F-16’larımızı taciz etmesi hem milli duygularımızı depreştirdi, hem de korkuttu aslında. Bölgede bu kadar güç varken, karşılıklı gruplaşma ve müttefik olma hiç de zor olmasa gerek. Böylesi bir gruplaşmanın milyonların ölümüne sebep olan birinci dünya savaşı gibi bir savaşa mahal vermeyeceğini de kimse kestiremez.

Uçakların hava sahamızı ihlal etmeleri karşısında “sert” çıkışımıza Rusya, “sehven oldu” diyerek yanıt vermiş. Kime göre “sehven”. Kandırmak istediğiniz cahil kesime göre mi? Kendi uçağını kendisi yapan bir ülkenin uçakları iyi tanımaması gibi bir durum olabilir mi? Uzaya adam göndermiş bir ülkenin koordinatlardan haberi olmaması gibi bir durum olabilir mi? O kozmonotların eğitimlerinin ABD’yi bile kıskandıracak düzeyde olduğunu bildiğimize göre, savaş uçağı pilotlarının eğitimsiz olması düşünülebilir mi?

“Uçağın ön düzeni bozulmuş, servise de uğrayamadık, biraz sağa çekiyor.” Diye bir mazereti ileri sürseydiniz daha mantıklı olabilirdi. “Teknik arıza sonucu, konum bilgisi bir süreliğine kayboldu, bu sırada biraz hava sahasına girmişiz abi” deseydiniz inanmamız daha kolay olabilirdi belki.

Biz nasıl bir ülkeyiz diye hayret ediyorum bazen! Ne Suriye de yaşayan Türkmenler bizim soydaşımız deyip “yardım”bahanesiyle topraklarımıza katıyoruz, ne Karabağ’da sorun var deyip Azeri kardeşlerimizin derdine derman olmak için sınırı geçiyoruz. O kadar uslu ülke olmamıza rağmen “el oğlu” binlerce kilometre öteden gelip sınırımızın hemen karşısında at koşturuyor. Ve hava sahamızı ilal ediyor. Öte yandan sınır kasabalarımıza habire durmadan “sehven” havan topu düşüyor, serseri kurşunlar yağıyor.

Öyle ya içeride başımızın belası şımarık çocuklarımız var bizim. “Yerinde yönetim” deyip özgürlük provaları yapıyorlar durmadan. Biz havada uçan sivrisineklerle meşgul olurken, kapıdan bacadan yılanlar, çıyanlar evimize sokulmaya devam ediyor. Allah sonumuzu hayır etsin!.. 06.10.2015 - Adana





11 Eylül 2015 Cuma

TÜRKÇÜLÜK


Bu terim kimilerini rahatsız ediyor olabilir. Zira kardeş olmayı ve inanç potasında tüm benliklerden sıyrılmayı dikte eden Cuma hutbeleri ile Irkçılığı ayaklar altına alan sosyologların savunduğu gibi “ırkını sevmek ve yüceltmek” İslam ile bir senteze sokulamaz. Savunulan ve sürekli “ırkçı” olmayın kardeş olun diye halkın gözünde “ırkı” ile övünen Türk’ü “öcü, kelle avcısı, kan içici” pozisyonuna sokmak isteyenler de sıkıştıkları noktada İslami argümanlara sığınıyorlar.

Bir kere benim nazarımda da “Irkçı” tabiri yanlış bir tabirdir. Ancak şöyle ki, “ırkçı” kelimesi basit, ucuz ve yıpratılmaya hayli müsait bir kelimedir. Bunun yerine “Irkını sevmek ve yüceltmek” daha manidardır. İçi daha doludur.

Türk, “ırkçı” tabiri ile ananevi geleneklerinden, öz benliğinden, atasından ve milli değerlerinden soğutulmaya çalışılarak daha kolay bölünebilir, kenetlenmesi daha kolay kırılır hale sokulmak istenmektedir.

Bugün ve geçmiş yarım asırda Anadolu’da yapılmak istenen de budur. Türk’ün kendi ırkını üstün ve yüksek görmesi, yüceltmeye çalışması aşağılanırken, diğer ırkların aklına “karpuz kabuğu” düşürülmeye çalışılmaktadır. Oysa 1071’den çok önce öncü birlik ve akıncılarla başlayan Anadolu’nun Türkleşmesini kim görmezden gelmeye çalışırsa aklından zoru vardır. Kökleri binlerce yıl öncesine dayanan, vatan toprağının üstün ve baskın yöneticisi olan bir Irk’ın; daha faydasız, millileşme hareketinin başlarındaki diğer Irk’larla bir tutulması, eşit gösterilmesinin tek bir açıklaması vardır, “aptala yatmak”.

Kaldı ki Türk Irkı olarak Türkler Anadolu topraklarında milliyetlerinden dolayı kimseyi ikinci sınıf vatandaş yerine koymamıştır. Ekmeğinden aşından etmemiştir. En değerli makamları bile hak edene eliyle teslim etmiş, onlara güvenmiş kardeşçe paylaşmıştır.
Ancak kaşıntısı tutan veya zorla ite kaka dışarıdan kaşınan bazıları bugün onların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor.  Kardeşlik ve Barış diyerek Türk’ün üstün maneviyatını ve inancını kırmaya çalışıyorlar. “Analar ağlamasın” beyanatlarını 40 bin anayı ağlatan bir şerefsiz’in fotoğrafları altında verebiliyorlar. Ve buna biz Türk’ler olarak hala hoşgörü ile bakıyoruz, ifade özgürlüğü ile bakıyoruz. Bazı sosyal demokratlar da bu karanlık ve sonu gelmeyecek azgınlık ve iştaha çanak tutuyorlar. Yaşan kaos ve ölümlerin sebebi olarak boyunlarında katil, katile yardım eden yaftası kıyamete kadar asılı kalacak.

Tükürüğüyle boğmaya kalkanı bakışıyla tükürüksüz bırakacak nice cengaver yetişmiştir bu ülkede. Ama edebinden susar, atasından kalma hoşgörüsünden susar anlamazlar. Anlatırız! 

Ülküsünün “önce yaşatma” idealinden dolayı susar.  Her ne kadar, sayıca, dilce ve kanca üstünlüğü olsa da bir gün olsun bundan dolayı yakıp yıkmaz. Ancak kafalarında bölmek ve bölmeye uşaklık etmek olanlar, neye hizmet ettiklerinin farkına varmadan yıllardır bindikleri gemiyi delmeye çalışmaktadırlar. Geminin batmasından medet umarak haince, pervasızca saldırıyorlar. Gelinen noktada yaşadığı coğrafyayı kan gölüne çeviren ırkdaşları Iraklılar ve Suriyelilerin halini görmeden.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin asli kurucu idareci gücü Türk Milletidir. Dolayısıyla maşa olarak kullanılan örgüt ve oluşumların içten içe kulaklarına fısıldanan “ezilmişlik” masallarına inanarak “kurucu gücü” “ırkçı”, “faşist” olarak etiketlemektedirler. Oysa karşılarına aldıkları gücün büyüklüğü ile bugüne kadar varlıklarını idame ettiklerini göremezler. Görmek istemezler. Devlet içinde devlet olma hayali bahsedildiği gibi kulaklarına üflenen masaldan ibarettir. Kanayan yarayı gün be gün deşeleme çabasındadırlar. Deşeledikçe ortaya çıkan kan ve irin içinde yarın debelenecek olan da yine kendileridir.

“Irkını sevmek ve yüceltmeye” çalışmak Türkçülüğün ana idealidir. Her alanda ileriyi hedeflemek, bu iddia ve ideal ile bilinçli, sağlıklı ve mesleki kariyerinde tam donanımlı bireyler yetiştirmek ana ülküdür. Ancak gerek dini duygularla gerekse de insani ve demokratik duygularla, yalan ve yanlış provakatif eylemlerin içine çekilmemek de gerekmektedir. Her ne kadar tarihde Türkler tarafından en geniş sınırlara ulaştırılan İslam içinde mükellef bir inanç taşısak da, İslam potasında milli benliğimizi bir kenara bırakacak değiliz. Bir kere İslam’ın doğuşu da “ırki”dir, "kavmidir". Çünkü Hz. Peygamberin Kureyş’in en güçlü kabilesinden seçilmesi, arkasına büyük desteği, dolayısıyla inancı ve güveni almasını sağlamıştır. Bu merkezde “Irkını” unutması bir Türk’ten beklenemez. Aksi durumda atasına sırtını dönerek yaşayan milletin yeryüzünden silinmesi ve tüm değerleriyle zelil olması kaçınılmazdır.

Hepimizin kızdığı ve damarlarımızdaki kanın daha da ısınmasına neden olan “kanton”, “kurtarılmış bölge”, “medya savunma alanları” gibi ifadelerin vatan bütünlüğüne alenen bir saldırının göstergesi olmasıdır. Bir Türk için vatan en değerli kutsaldır ve dokunulmazlığı vardır. İslami inanış içerisinde de vatan kutsaldır ve sınırları koruyan her ferd birer şehit adayıdır bu uğurda. Hal böyle olunca inancımız ile savunmaya çalıştığımız “Irkımızı korumak ve yüceltmek” ideali arasında bir çelişki olduğunu ileri sürmek ve buna karşı savunma geliştirmeye çalışmak abesle zaman kaybetmektir.


Velhasıl kelam kimse, ama her kim olursa olsun Türk Milletini “ırkçı” gibi çok ucuz bir lafla yaftalayamaz. Türk dünyaya bedel olmasıyla, dünya milletleri içinde huzur, güven ve sağduyulu hoşgörünün en başta gelen savunucusu ve uygulayıcısıdır. Bunu kim olursa olsun sınamaya kalkması başına bela almasının cesur ama cahilce göstergesidir. Bunu bugün uygulamaya çalışanlar bu delice kalkınışlarının bedelini elbet ödeyeceklerdir… Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin...
11.09.2015- Adana

8 Eylül 2015 Salı

TERRIBLE TURK (Korkunç Türk Koca Yusuf)

Sondan başlayalım!

Amerikadaki güreş müsabakaları tamamlanıp yurda dönmeye çalışırken bindiği gemi başka bir gemiyle çarpışıp batıyor. Sağ kurtulan Koca Yusuf yüzüp filikaya yetişmeye çalışırken müsabakalardan kazandığı paraları çevirdiği altınlar ağır gelip yüzemiyor ve Atlantik Okyanusunda boğularak can veriyor.

Bu gerçeğe daha yakın bir rivayet! Bir de daha destansı olan başka bir son var!

Gemi batmak üzereyken herkes can havliyle ne kadın dinliyor ne çocuk! Birbirinin üstüne basıp geçen insanların arasında Koca Yusuf önüne geleni haklıyor ki kadın çocuk kurtulsun! Ancak kendisi de düşüyor soğuk sulara, yüzmeye çalışıyor, filikaya tutunuyor ancak 140Kg’ın üstündeki ağırlığıyla filikadakileri batarız korkusu sarıyor. Ne bulurlarsa vuruyorlar kafasına gözüne ama koca pehlivan bir türlü bırakmıyor filikayı. Sonunda Aklı evvel biri çıkıp halat kesmeye yarayan baltayla bileklerinden ayırıyor Koca Yusuf’un ellerini. Koca gövde Atlantik Okyanusunun dibinde kaybolup gidiyor.

Adana Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla Bulgaristan Şumnu Karalar'daki evi restore edilip müzeye dönüştürüldü ve geçtiğimiz günlerde kalabalık bir katılımla açılışı yapıldı. Başkan Hüseyin Sözlü’nün dediği gibi “siyaseten burada değiliz, kültürel anlamda buradayız. Türk dünyasının bulunduğu her yere uzanabilmek anlamlı ve güzel. Burada Koca Yusuf’un ayağına gelmek Türklüğe gelmek, Türklüğü yüceltmek, Müslüman Türk kültürünün ilelebet buralarda  yaşamasına hizmet etmektir”. (http://www.adana.bel.tr/adana-buyuksehir-belediyesinden-sinirlari-asan-tarihi-hizmet-sayfa.html) Amerikan medya gücünün yarattığı hayali kahramanlarla beynimiz iyice ezilirken ve Türklük her yerden saldırı altındayken binlerce kilometre öteye Adana Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı kültürel yatırım elbetteki gurur verici. Hele “öz vatanında garip, parya durumuna” düşürülmeye çalışılarak, eli kanlı terörle yıpratılmaya çalışılan milletin içinden “destansı atalarına” sahip çıkılmasını görmek ayrı bir onur! (http://www.aljazeera.com.tr/haber/koca-yusufun-evi-muzeye-cevrildi)

Koca Yusuf lakabıyla anılmasının sebebi hakikaten “koca” olması. 1,90m boy ve 140 kiloyu aşan ağırlığıyla bir insan azmanı pehlivan. Gençliğinde köyünde kardeşiyle sürekli kavga ediyorlar tarla işlerinden dolayı. Maksat köy meydanında yapılan güreşlere katılmak. Her gittiği güreşten ödül olarak önüne koyun, keçi, inek katıp geliyor. Kardeşi de katılmak istiyor ama O daha kurnaz, kaçıp kaçıp gidiyor. Babası O’nun bu kaçmalarından dertli, huzursuz. Ama önüne katıp geldiği ödülleri görünce de içten içe gururlanıyor. Ancak tarla işleri kalıyor. Yine öyle bir günde babalarının gözü iki kardeşin üzerinde, izin vermiyor güreşe gitmelerine. İki kardeş bahse tutuşuyorlar. Kim yenerse o gidecek. İşi gücü bırakıp dalıyorlar birbirlerine. İş güç hak getire. Zaten Yusuf da sevmiyor tarla, saban işlerini. Gün batıyor yenişemiyorlar. Karanlık basmaya başlarken Yusuf kardeşinin ensesine çöküyor, çeviriyor sırtüstü. Galibiyet O’nun. Ertesi gün güreşe gitmek de!. Yine önünde koyun keçi toplamış gelmiş. Galip yine O!

Kendisi gibi heybetli bir ağaç var evlerinin önünde! İş güç sıkıcı. Dönüp dönüp el ense çekiyor ağaca! Günde 200, 300 kere tokatlıyor ağacı. Eller kayış gibi oluyor haliyle. Tuttuğunu deviren Kurtdereli Mehmet Pehlivan var o sıralar. “Koca Yusuf güreşte elini insanın omzuna dayadığı zaman hiçbir el esnemesi hissedilmez. İnsan ne kadar güçlü olsa da elin gene kendine göre bir esnemesi vardır. halbuki o, elini dayayınca sanırsın ki insanın omzuna bir hatal direği dayadılar. Hem de bu dayanan direği arkadan bir lokomotif itiyor..." diyor. Ki Kurtdereli, “Güreşirken bütün Türk milletini arkamda hisseder ve onun şerefini korumak için her şeyi yapardım. Ve sanki bütün Türk milletinin kuvvetinin arkamdan dayandığını hissederdim!” deyip, Atatürk’ten 1000TL ödül kazanmış devasa bir Türk pehlivan.


Fransız güreşçi Joseph Doublier 1894'te rakibi Sabés'e yenildikten sonra onu yenecek bir güreşçi arayışına girmiş Koca Yusuf’un köyüne gelmiş. Başlangıçta gavur ellerine gitmekte tereddüt eden pehlivan, Müslümanların gücünü göstermenin de bir cihat olduğu uyarısı üzerine gitmeyi kabul eder.Minder güreşi kurallarını Pariste öğrendikten sonra amacına uygun olarak Sabés'i yener. Önüne çıkanı yıkan Koca Yusuf rakip bulamaz hale gelir. Ta ki yine Paris’te bir sirkte karşısına Hergeleci Mahmut Pehlivan çıkana kadar. Güreş başlar başlamasını da bitmez bir türlü. İkisi de babayiğit, ikisi de inatçı, pes etmek yok. Kan ter içinde güreş dövüşe döner bir müddet sonra. Hergeleci Yusuf’a, Yusuf Hergeleci’ye. Ne varsa dağılıyor ortalıkta. İki Türk’ün güreşle başlayıp kavgaya dönen oyununu Fransız Polis’i zor bela bastırır. İki devin arasında birkaç polis de payına düşen şamarı alır tabii.

Yenildiği görülmemiş iken Kavalalı Çolak Mümin Pehlivan’ı anmadan geçmek olmaz. Koca Yusuf’un namı yürümeye başladığında karşısına Çolak çıkar. Hakem, Sultan Abdülazizin başpehlivanı Kel Aliço. O’nunla da daha önce güreşmişler, yenişememişler. Tabii başpehlivan, namına yaraşır o zaman berabere kalsalar da vermiş başpehlivanlığı Koca Yusuf’a. Her neyse  güreş devam ederken Çolak Mümin bir ara Koca Yusuf’u açık düşürmüş, Kel Aliço da mağlubiyetini ilan etmiş Koca Yusuf’un. Tabii itiraz etse de Yusuf, "yarım oldu sayılmaz" dese de hakemin dediği olur. “Bir Çolağın güreşi de böyle olur”. Sindirmemiş Koca pehlivan yenilgiyi, duvarları yumruklamış gecelerce, omzunu çıkarırcasına yüklenmiş nerde bir ağaç gövdesi gördüyse. Gün olup zaman geçince Çolak tekrar rakip olmuş Yusuf’a. Hırs buya, alıp alıp yere çalmış zavallı Çolağı. Bir daha güreş tutamaz hale gelmiş zavallı. Zavallı dediğimize bakmayın O da bir cihan pehlivanı.

Fransa ve diğer Avrupa şehirlerinde nam üstüne nam, ödül üstüne ödül alınca, duymuşlar Amerikalı organizatörler. Aramışlar bulmuşlar, gel bizde de güreş tut diye yalvar yakar götürmüşler deniz ötesine. Memleketten biraz daha uzaklaşmış bizim pehlivan. Bir taraftan güreşe olan hastalık derecesindeki tutkusu, memleket hasreti, kazanma azmi, ağaç tokatlamaktan gelen beton gibi sarsılmaz elleri, tuttuğunu devirmiş burada da. 26 Mart 1898'de Ernest Roeber ile yaptığı maçta Madison Square Garden'da rakibini ringden dışarı tutuğu gibi fırlatıp atmış. Yere kapaklanan Amerikalıyı öldü zanneden seyirciler, galeyana gelip yürümüşler bizimkinin üstüne. Ama naçar kalktıkları ile yerlerine oturdukları bir olmuş Ne yapsınlar insan irisi adamın karşısında. Tabii haliyle bizimki diskalifiye olmuş maçtan.Neyse ki Roeber’e bişey olmamış. Hatta iki gün sonra bu sefer Opera Evi’nde tekrar rakip olmuşlar. Boğa gibi adamı zaptetmek kolay değil. Serde iman kuvvetini de gösterecek. İtişip kakışma başlamış ikili arasında. Seyirciler bakmışlar gene uçacak kendi sporcuları ringten yere, bu sefer izin vermemişler. Hep birlikte yürümüşler Yusuf’un üzerine. Menejerler, polis derken maç gene iptal. Hatta Opera Evi o günden sonra güreş yüzü görmemiş. Kapatılmış tüm müsabakalara. Yani velhasıl kelam Amerikalıları bir korkutmuş bu bizim Koca Yusuf, “terrible Turk” diye feryat figan kaçışmışlar. O günden sonra “korkunç Türk” deyince bi kendilerine çeki düzen verir hale gelmişler. Hatta New York Halk Kütüphanesinde resmini de özenle saklamışlar. (http://digitalcollections.nypl.org/items/510d47e1-3de0-a3d9-e040-e00a18064a99#)

Orada tüm güreşçileri sıradan geçirdiktin sonra, Chikago’da dünya şampiyonu Evan Lewis’i üst üste iki defa yenerek “yeter artık yurda döneyim” diye düşünmüş. Gavur ellerinde namını salmış, Ulemanın dediği gibi müslümanın gücünü de göstermiş, güreş hırsını da almış, e hatırı sayılır da bir miktar para da kazanmış ne yapsın daha gurbet ellerinde. Menejeri “gel dolar yap” paralarını dese de “kağıt paraya güvenememiş” pehlivan. Altına çevirmiş olan biteni. 20 Kg altını koynuna doldurup Avrupa’ya geçecek La Bourgogne adlı transatlantikle açılmış Atlas Okyanusuna. Kısmet buya yolculuk başladıktan iki hafta sonra bindiği gemi bir İngiliz şilebiyle çarpışmış. Bir can pazarı ortasında kalan Koca Yusuf, işte yazımızın başında anlattığımız gibi iki rivayetten birisi neticesinde Hakk’ın rahmetine yürümüş.

Bütün bu anlatılanlar O’nun hayatından kısa kısa notlar belki ama anlamamız gereken şu! Kah kendisi olsun kah ustaları olsun önce Türk’ün gücü demişler. Önce arkamızda Türk’ün gücünü hissediyoruz, öyle indiriyoruz el enseyi, öyle getiriyoruz kündeye demişler. Hal böyle iken bugün bizim Türk olmaktan başka elimizde asil duygumuz ne kaldı. Milliyetimizi de kaybedersek övüneceğimiz neyimiz kalacak. Bunca anlı şanlı tarihimize sırt çevirirsek, ecdadımızı yobaz, iğrenç, bilgisiz, cahil, doğulu, Asyalı diye karalarsak çocuklarımıza neyi anlatacağız. Kökü kökeni belli olmayan Amerikalı’lar yalancı çizgi hayali süper kahramanlar yaratıp beynimizi esir alırken, onlara mı inanacağız. Yoksa Müzelerinin duvarlarını süsledikleri, etiyle kanıyla gerçek atamızla, atalarımızla gurur mu duyacağız.

Aslında tam da bu günlerde vatan bayrak aşkına, milliyetimiz kaybolmasın aşkına kanını feda eden Mehmetçiklerimizin tabut tabut şehadete yürüdüğü zamanlarda daha çok anmalıyız, Koca Yusufları, Çolak Müminleri, Hergeleci İbrahimleri, Kel Aliçoları, Kurtdereli Mehmet Pehlivanları, daha nicelerini. Asıl tam da onların millet adına, bayrak adına, vatan aşkına hırslandıkları gibi, hırslanma, kenetlenme zamanıdır.

Bu mana ile Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Meclis Üyeleri ve Büyükşehir Bürokratlarının ne derece önemli işlere imza attığını biraz daha iyi anlayabiliriz. Yoksa kendisinden binlerce kilometre ötedeki bir “atanın” evini müzeye çevirmek için destek olmak, ön ayak olmak siyaseten bir şey kazandırmaz belki ama Başkanın da dediği gibi “kültürel harsımızın” gelişmesi konusunda çok faydalı olur. Bu sebeple alkışlar Başkan ve ekibine….
Ve son söz!...

Onca iri yapısı ve heybetine rağmen böbürlenme görmemişler daha yüzünde, abdestsiz namazsız gezmezmiş diye söylerler arkasından. Gamsız dünya fukarası bir insanmış. Güreş dışında hiç birşeye hırslanmaz, iş güçle uzaktan yakından ilgilenmezmiş. Velakin konu güreş olunca, heybet ikiye çıkar, yüklendikçe yüklenirmiş rakibine. Gelip geçici fani dünya işte. O da namını bırakıp gitmiş Dünya’ya.

Esas olan da bu değil mi ya! Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri… Nur içinde yatsın!... 

08.09.2015-Adana

Kaynak:
http://www.eurozine.com/articles/2003-05-23-noble-en.html

2 Eylül 2015 Çarşamba

TÜRK TÜRK'E DÜŞMAN OLAMAZ!



Olmamalıdır da!

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözünü ilk kimin söylediği meçhul. Ancak Atsız’ın vasiyetnamesinde sıraladığı düşmanlarımıza bakıldığında tam da yerine oturan bu sözü artık başlıktaki gibi daha değişik bir anlama sokmak gerekmektedir.

Milletlerin zaten dostu yoktur. Çıkar ilişkileri vardır. Bu çıkar ilişkileri milletleri tarihin bir yerinde elbet düşman haline getirir.

Çıkarlar ekseninde bakıldığında “barış” sözünü çokça geveleyip duranları iyi irdelemek lazım. Çünkü çıkarların olduğu yerde kati’i ve sürekli bir barıştan bahsetmek mümkün değildir. Sonunda barış ergeç bozulacak ve savaş kaçınılmaz olacaktır. Bunu yine en güzel Atsız özetler: ”Barış savaşın başka metotlarla devamı ve silahlı savaşa hazırlığın ayrı bir şeklidir.”

Amerika ve Sovyetler Birliği’nin uzun yıllar boyunca savaş yapmadan durması onların “barış” içinde yaşadığını göstermez. Nitekim bu dönem karşılıklı restleşmelerin, silahlanmanın, casusluk faaliyetlerinin en üst seviyeye çıktığı “soğuk savaş” dönemidir.

Son iki aydır ülkeyi kana bulayan PKK’nın vurkaç kabiliyetinin artmasını ve kullandığı silah ve mühimmat çeşitliliğinin ve çokluğunun da “barış” ortamının olduğu, “şehit haberlerinin” gelmediği dört yıllık açılım sürecinden kaynaklandığını sağır sultan bile duydu ve analiz etti.

Şırnak, Şemdinli ve Diyarbakır’ın PKK tarafından mühimmat depolarına dönüştürüldüğü, köy aramalarında ve çay bahçelerinde çıkan onca silahlarla ortaya çıktı. Açılım ve güya silahsızlanma sürecinde PKK boş durmamış, hem mali gücünü hem silahlı gücünü revize etmiş ve artırmıştır. Buna karşın devlet olarak ancak şimdi kevgire dönen sınırlarımızı beton duvarlarla veya hendeklerle koruma girişimlerimiz ironik değil midir?

Yoksa devletin bir terör örgütüyle kırk yıllık silahlı mücadelesinde hala bir sonuç çıkmaması traji komik bir haldir.

“Barış”tan bahsetmek size kitleler kazandırır. Arkanıza kalabalık bir topluluğun takılmasını sağlar. Ancak dikkat edin en çok barıştan bahsedenler dünya genelinde barışı en çok katledenlerdir.

“Bir gün ülkede milliyetçi geçinen politikacılar, yöneticiler, sanatçılar, aydınlar hiç bir çıkar kaygısına düşmeden, yiğitçe, korkusuzca Türkçü söylemlerde, Türkçü tavırlarla milletin karşısına çıkarlarsa o gün Türkçülük büyük bir utkuya yaklaşır.”

Atsız’ın bu sözü ayrı bir anlam taşıyor. Sözün girişinde “milliyetçi geçinen politikacılar” diyerek politikanın zaten bir yalan ve dolandan ibaret kandırma meşgalesi olduğunu belirtiyor. Dikkat edin “milliyetçi politikacılar” demiyor! Oysa her  zamankinden daha çok milliyetçi, Türkçü ve Turancı olmaya ihtiyacımız var. Artık düşmanlarımız ilkokulda öğretilen üçbeş ülkeden ibaret değil.

 Kaypak bir aşufte gibi her türlü kılığa giren, allanıp pullanıp her seferinde yüzümüze gülen ama sürekli kuyumuzu kazan Amerika gibi çıkarcı Yahudi ırkını kendimize “dost ve müttefik” sayarak en büyük düşmanımızı edindiğimizin farkına varmalıyız. Bunun farkına güdümlü Kürtler de varmalıdır.

Ve Avrupadaki pohpohcuları ile dağdaki silahlı ağabeylerine güvenip de Bizi “tükürüğüyle boğma” tehdidinde ve gafletinde bulunan takım elbiseli teröristlere karşı bir ve iri olabilmeliyiz.

Sürekli “barış”tan bahsederek mide bulandırır seviyeye gelenlere karşı “demirden gürzlerimizi” sallayabilmeliyiz. Allah aşkına Türk olarak birbirimize düşman olmamalıyız artık. Bu vatanın gerçek sahibinin “biz Türkler” olduğunun, diğerlerinin haricen sığınmacı olduğunun farkına varmalıyız…

Ancak böylece ayaklarımız üzerinde başımız bulutlara kadar dimdik durabiliriz.
Ancak böylece “gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.”

02.09.2015/Adana


29 Temmuz 2015 Çarşamba

MELEKLER VE TERÖRİSTLER


Suruç olayı için “keşke olmasaydı” diyen çok. Bugün yaşanan gerilim ortamının temelinin Suruç’ta sebep ve sonuçlarıyla, oluş şeklinin birçok şüphe ve plan taşıdığı aşikar olan vahim patlama olduğunu iddia edenler hayli fazla.

Suruç gelinen noktada bir milat oldu. PKK olayı bahane göstererek, aynı gün Adıyaman’da bir astsubay ve ertesi gün Viranşehir’de iki polisi haince katletti. Kimin yaptığı ve ne şekilde tezgahlandığı bile henüz tam kesinleşmemişken PKK’nın, “hazır kan döküldü biz de kaşınalım” biraz tarzı yaptığı bu eylemlere devletin kayıtsız kalması elbette mümkün değildir. Devletin Kuzey Irak yapılanmalarına ve içerdeki dağ kadrolarına karşı yaptığı hava harekatı tamamen meşru bir harekettir.

Bombardımanın çözüm sürecini bitirdiğini iddia edenler, Kuzey Irak ve Suriye’deki yapılanmaların arkasını dayadığı ABD’ye güvenmekten kaynaklı boş bir heva ve güvenle zaten çözümü falan takmadıklarını gizlemeye çalışıyorlar.

Şu var ki HDP çok iyi çalışıyor. Silah ve çatışma ortamında hiçbir tavize yanaşmadan dediğim dedik diyen bir terör örgütünü siyasi arenada savunmak, barış söylemleri ile devleti –kim inkar ederse etsin- bir şekilde İmralıyla ve kandille görüşür pozisyona sokmak HDP’nin siyası başarısıdır. Ancak eşbaşkanının söylediği gibi arkalarını dayadıkları bütün P’li oluşumlar yanlış yoldadır ve sürekli sözde barış söylemlerinin altını oymaktadır.

Geçmişten günümüze hiçbir samimiyet eseri gözükmeyen faaliyetleri tamamıyla devletin bölünmez bütünlüğünü yıkmaya yöneliktir. Her ne kadar üç yıllık bir ateşkesten bahsetseler de 2013 ve 2014 yıllarında pazarda alışveriş yaparken, ya da çarşıda yürürken şehit edilen askeri personellerimiz barış söylemleri altında kirli faaliyetlerin kurbanı olmuşlardır.

Bugün Güneydoğu illerinin hendek kazılarak köstebek yuvasına dönüştürülmesi, maskeli PKK gruplarının metropolleri yangın yerine çevirmesi çözüm sürecinin hiç başlamadığını da göstermektedir.

Bahsedilen çözüm süreci devletin taviz vermesinden başka bir şey değildir. Aslolan, göz göre göre terörist yapılanmaya özgürlükler adı altında zaman verilmesi ve güç toplamasına göz yumulmasıdır.

Şöyle bir örnek verelim. Yıl 1989 tam da bugün, yani 29 Temmuz, yer Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Gülburnu Köyü. Bugün Ağrı belediye başkanı olan Sırrı Sakık’ın kardeşi Şemdin Sakık komutasındaki bir grup bu köyü gece vakti basıyor. Bir ev özellikle hedef alınıp ateş altına alınıyor. 4 kişi katlediliyor. Aslında sayı 5. Ancak ben beşinci kişiyi bir melek olarak saydığım için öldürülen insan aritmetiğine dahil etmiyorum. Çünkü o beşinci henüz dünyada olduğundan bile habersiz, beşiğinde uyuyan 2 günlük bir bebek. Siz insan olarak, “insanların” yaptıkları bu katliamda  öldürülen insanların arasında bu “meleği” sayabilir misiniz? Veya 2015-1989=26 yıldır verilen özgürlükler ve tanınan imtiyazlara rağmen bir çözümden bahsedebilir misiniz?

Her ne kadar Türk halkı ve devleti terör konusunda bir hafıza kaybı yaşasa da, bu katliamlar tarihi kayıtlar altındadır ve Hakkari milletvekili Abdullah Zeydan’ın ifadesiyle “pkk’nın tükürüğüyle boğabilme” kabiliyetine inançlarının bittiği ve açılımla bunun külleneceğini ummak  vatan millet sevdalılarının yutacağı safsata değildir.

Bir önceki gün Binbaşının, dün bir Uzman Çavuş’un şehit edilmesi ve bugün bir Astsubay’ın yine saldırıya uğraması henüz gözükmeyen cani ruhun uyanmaya başladığının göstergesidir. Yarın yine iki üç günlük meleklerin beşiklerinde katledilmeyeceğinin garantisini kim verebilir.

Dönem “vatan aşkına” diyen tüm sevdalıların uyanık olması ve terörün ve destekçilerinin topyekün lanetlenmesi zamanıdır. Hal böyleyken Şemdinli’de şehit edilen Uzman Çavuş’un yöre halkı tarafından ambulans beklenmeden pikap kasasında hastaneye yetiştirilmesi ve yaşatılmaya çalışılması bölgeyi komple terörist ilan edenlerin utanması gereken takdire şayan bir görüntüdür.

Bu durumda önce sükunet isteyen bölge halkı kendi içindeki habis uru atmaya çalışmalı, bunu yaparken de gerek silahlı kuvvetlerin, gerekse olumlu, yapıcı sivil toplum örgütlerinin desteğini arkasında hissetmelidir. Aksi taktirde sırtını P’li örgütlere yaslayanlar kendini kral ilan etmeye, yalancı önderliğe ve zulüme devam edeceklerdir.


Oysa kral çıplak deyip sırtından bu kamburu atacak öncü güç sağduyulu bölge halkalarıdır. Gerisi yalan dolan ve sahte savaş oyunlarıdır…

Ahmet SAVAŞ-29.07.2015/ADANA

28 Temmuz 2015 Salı

YA BİTİRECEKSİNİZ, YA DA BİTECEKSİNİZ



Ülkemin olan bitenden habersiz olduğunu, cahil olduğunu, görgüsüz ve pis bir Ortadoğu ülkesi olduğunu kim iddia ediyorsa onun alnını karışlarım ben!

Benim ülkemde herkes bir kere uçaklarımızın bombardımana başladığı andan itibaren “yetmez ama evet” moduna girmiştir. Uzun zamandan beri birileri nihayet kovalamakla sivrisineklerin gitmeyeceğini anladığı için sevindik! Öldürmeye başladık bizde! Yaşasın!

Çünkü biz sıkılmıştık bu ülkenin şımarık çocuğu HDP’nin meydanlarda avaz avaz PKK ağzıyla “vuyuyum ha seni” demesinden. 

Biz vurduk! İyi mi ettik! Tabi ki de!...

Ancak hesaba katılmayan bir şey var ki bunu da benim nezih halkım zaten biliyor! Bitecekler mi? Hayır bitmeyecekler… Onların vurup kaçmasıyla, bizim tepeden bomba yağdırmamızla bu iş bitmez. Ne lazım? Benim şehit haberlerinden bıkmış halkım cevabı yine biliyor… Topyekün süpürme hareketi. Sıkıyönetim…Bu da zor!

Amerika’da yayınlanan Times diye bi gazete var. Hani şu bizim Cumhurbaşkanının da gıcık olduğu gazete. Başbakanken “Ey Times” diye buradan fırçaladığı gazete! El Hak bazen fırçayı hak ediyorlar. Bir makale yazmış bu ipsizler, “Türkiye PKK’yı bombalamakla iyi etmedi” demiş. Demiş de nolmuş, bize göre hava hoş hacı, vız gelir tırıs gider, ama dünya öyle demiyor. Dünya zaten delikanlı olsaydı, yuvarlak olmazdı diye çok veciz bi söz aklıma geldi şimdi. Adam ordan bi sallıyor, dünya bu tarafta “ha öylemiymiş” diye hemen moda giriyor. Arkadaş “büyük şeytan” diyor ya bizimkiler hakkaten doğru. Ne yapıyor yapıyor milleti kandırıyor. Bak biz bile sınırımızın karşısına geçebilmek için aradık, konuştuk anlaştık. Biz İncirliği açtık, onlar da bize “ha şimdi git vur” dedi de öyle vurabildik. Boru mu? Sanırım çişe gitmek için bile ABD’den izin isteyen ülkeler olabilir diye düşünüyorum!

Yalnız benim bu terör işine acaip canım sıkıldı! Bak dün gece Binbaşıyı şehit ettiler. Hem de karısıyla kızının gözü önünde! Ne oldu şimdi iyi mi oldu, geberesiceler! Binbaşı lan bu! Kolay mı yetişiyor. Kaç sene bu devlet, ana baba emek veriyor. Kendisi emek veriyor. Biryerlere geliyor. Öteki piç de gelip vuruyor gidiyor. Operasyon başlamış, yakalanırlarmış… yakalansalar ne olacak ki! Bir binbaşı kaç şerefsize, kansıza bedel biliyor musun sen ey Times, ey içerdeki yardakçılar, ey takım elbiseli teröristler…  

Bi  de şimdi şehit oldun gittin de paşam, bunca olay olup dururken sen niye yalnız başına gezersin, bi koruma timi falan olmaz etrafında…. Ah ah bazen cesaretin de fazlası ölüm getiriyor işte…

Ne yazacaktım, aklımda ne vardı kaydı gitti hepsi… 

Şu söylemek istiyorum aslında, devlet olarak terörle anlaşılmaz, vermekle iyi olamazsınız. 1984’ten  beri yaptıkları katliam, yol kesme, şantiye basma, araç yakma, karakol basma eylemlerinden hiç vazgeçmeyen terör, taktik değiştirmiş gözükmüyor. Hala araç yakıyor, hala kimlik kontrol edip adam kaçırıyor. Bir sonraki adımlarını tahmin etmek çok zor değil. 30 yıldan beri bu milletin her bir ferdi nerdeyse terör uzmanı oldu, yönetenler hala “son teknoloji ve klasik bombalarla” bombardıman yapmanın kahramanlığı içinde… Hiç kimse kusura bakmasın, hava gücüyle bu iş olmaz, ancak belki sersemletebilirsin. Sen yukardan bombayı sallarken onlar çoktan mağaraya girdi, “kız papaza” daldı. Hem bi de hadi ilk gün bombaladın, ikinci ve üçüncü günlerde o terörist şoka mı girdi ki, ordan ayrılmasın seni beklesin, gidip bi daha bombalıyorsun.  

Tüm istihbarat birimleri, silahlı güçler veya silahsız propaganda güçleriyle topyekün bir temizlik yapılmalıdır. Aksi taktirde iki tokat atıp uslanmasını beklerseniz daha çok zıvanadan çıktığını görürsünüz şımarıkların.

Ya tamamen bitireceksiniz, ya da kendi elinizle asli vatandaşınıza vermediğiniz yardım ve hakları geri almamak üzere altın tepsi de sunacaksınız.

Ve böylece milletin gözünde beş para etmez hale gelecek ve ……. olup gideceksiniz. (Yazıya katkınız olsun, boşluğu istediğiniz gibi doldurabilirsiniz..) 


Ahmet Savaş-28.07.2015 / ADANA 


24 Temmuz 2015 Cuma

DEVLET OTORİTESİ


“Vatan bir bütündür bölünemez! Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır! O satıh bütün vatandır!”

Muhtemelen herkes bu meşhur sözleri biliyordur. Vatan sevdasının aşılanması gerektiği, bölünmezliğin tek amaç olması gerektiği, bölünürsek yok olacağımız düşüncesi sınırlar içerisinde yaşayan ve kendini bu vatanın bir ferdi olarak gören herkese öğretilmesi gereken yegane kural olmalıdır.

İçimizde birbirimize düşmanlığı bırakıp dışarıdan gelecek hertürlü dinsel ve etnik ya da emperyal tehlikeye karşı uyanık olunmalıdır. Burda kişisel veya kitlesel menfaatlerin önünde vatan menfaati ön planda tutulmalıdır.

Bu kadar sosyolojik analiz yapmak yeter! Bu havanda su dövmekten başka bir işe yaramaz.

Güney sınırımızın yarısında lüks tatil sitelerinde, otellerde güneşlenen insanlar mı vatan sevdası taşıyor, yoksa diğer yarısında kevgire dönmüş sınırımızda tank top sesinden artık rahatı kaçan insanlar mı vatan sevgisi yaşıyor.

Yarı sınırımız emperyal güç tehlikesi altında lüksten taviz vermezken, diğer yarımız dinsel etnik savaşın içinde kıyılıyor. Vatanın bölünmesi düşünülemezken Güneydoğu illerimizde sadece kamu kurumlarında Türk Bayrağı’nı görmek pratikte çoktan bölündüğümüzü göstermez mi? Orda yaşayanlar, gerek PKK tehdidi yüzünden gerekse yalan ve yanlış yönlendirme yapan yine PKK güdümlü HDP yüzünden  vatanına hiç olmadığı kadar zayıf bağlarla bağı artık.

“Bayrak inmez vatan bölünmez” diye bizler batıda sloganlar atarken, askeri birliğin bayrağı indirilip, Güneydoğu Anadolu’nun ismi kendilerince çoktan Kuzey Kürdistan olarak lügatlaştırıldı. Artık devletin askeri gücünden ve otoritesinden çekinmek bi kenara, dağ başından “şehirlerinizi yakarım yıkarım ha!” diye tehditler savurma bile sıradanlaştı. 

Bunca askeri güç ve techizata rağmen, övündüğümüz bordo bereliler ve özel harekatçılara rağmen, sınırın heryerinin delik deşik olması, gözümüzün önünde, Suriye’nin kuzeyinde kanton birleştirme faaliyetleri yapılarak devlet kurulmaya çalışılması onlar için elbette kahramanlık olacaktır.

Arkasından ağlayacağımız onca şehidimiz ve masum vatandaşımız varken, çiçek böcek hikayesiyle, park kuracaktık biz uydurmasıyla, kitap götürüyorduk, çuvallarımızda oyuncak vardı bezirganlığıyla bölmeye ayrıştırmaya odaklanmış gençlerin ölümü için “yas” isteyebilecek kadar yüzsüz Cumhuriyet savunucularının olması da ayrı bir utanç vesikasıdır. 

Kilisin hemen karşısından açılan ateşle "vurulup tertemiz alnından uzanıp yatan" Astsubay’ın intikamı için kalkan uçakları, ateşlenen topları “aman ha savaş olmasın, biz karşıyız” diyecek kadar Türkiye Partisi’dir bunlar. Bir astsubay’a karşı bir teröristin öldürülmesi de intikam falan değildir bence ama neyse!..

Tüm satıh olarak vatanın savunulması, gerekirse sınır ötesine geçilmesi, gerekirse orda konuşlanılması yok yere savaş çıkartmak değildir. Bu vatanı korumak için elindeki korkutucu gücü kullanmaktır. 

Suriye'de tampon bölge oluşturulması hem Suriyeli Mültecilerin sınır dışında konaklaması için bir alan açılması, hem adı P ile başlayan tüm terör örgütlerinin Kuzey Suriye’de yapmak istediklerinin önüne geçilmesi, hem de IŞİD ya da DAEŞ denilen terör örgütünün önünün alınması hususunda elzemdir ve acildir. Buna karşı çıkmak da vatan hainliğidir bence…


Velhasıl kelam ateş tüm vatana yayılmadan söndürülmeli, iki molotofla kendini adam zanneden fistanlı teröristlerin hadleri bildirilmelidir. Topyekün temizlik harekatı başlatılmalı, yıllardır üreyen haşere ezilip yok edilmelidir. Vatanına hainlik edenlerin cezası ölümdür! Uygulanmalıdır!...

Ahmet SAVAŞ-24.07.2015/ADANA

Kör Parmağım Gözüne: Tam da HDP'nin istediği gibi Meclis'in toplanmasını isteyen, tam da HDP'nin istediği TSK'nın başlattığı operasyona "savaşa karşıyız" diyerek kulp takmaya çalışan Türkiye Partisi bilin bakalım hangi parti!

22 Temmuz 2015 Çarşamba

ACIK SUSUN LO...


Kardeşlikten bahsediyorsunuz ama vatanı bölmeye çalışıyorsunuz…

Birlikten beraberlikten bahsediyorsunuz ama yıkmaya çalışıyorsunuz…

Sürekli ellerinizde silahlar karanlık pozlar veriyorsunuz. Daha seçimin ertesi gününde köy korucularına ‘defolup gidin’ diyorsunuz…

Siyasetin, diyologun öneminden bahsediyorsunuz, ama hep istiyorsunuz, bir kere olsun verme tarafında değilsiniz, teröre bir kere terör diyemiyorsunuz mesela…

Bu vatanın tüm sınırlarında görev yapan “askerimize” ağız ucuyla rahmet diliyor, yol kesip, araç yakıp, şantiye basıp, bebek öldüren koftiden gerillalarınıza methiyeler düzüyorsunuz…

Bir kurban bayramında “Kobane için direnin” diyorsunuz, ambulansları bile yakıyor yıkıyorsunuz ve  52 can alıyorsunuz. Oysa çoğunuz Kobane nere, rojova nere bilmiyorsunuz…

Dağdaki ağabeyleriniz “silahlanmalıyız, herkes silah almalı, her yere tüneller kazmalıyız” diyor, hemen sonrasında yumuşatarak bunu, “güvenliği artırmalıyız” diye bir kere de siz söylüyorsunuz ve çıkıp “ben silahlanma çağrısı yapmadım” diyorsunuz, yalan söylüyorsunuz.

Gençleri kandırıyorsunuz, gaza getiriyorsunuz, olmayacak hayaller sunuyorsunuz, sonra öldürüyorsunuz kendi elinizle, sonra “bunlar” öldürdü diyorsunuz. Yalan söylüyorsunuz. Anaları siz ağlatıyorsunuz…

Geçip kameralara yalan söyleyenlerin en bariz göstergesi, boncuk boncuk terli halinizle “gençler oyuncak götürüyorlardı, ne suçları vardı” diyorsunuz. Ama ölümden sonra diyorsunuz, onlar ölürken yanlarında olamıyorsunuz. Çünkü onların öleceklerini biliyorsunuz. Bunun için onların yanında olmuyorsunuz. Oysa siz çok seversiniz, bu tür gösterileri. Hazır kalabalık toplanmışken, hem de konu çalıştığınız yerden, Kobane ve Rojova'dan iken, sahi kuzum siz neden o gençlerin yanında değildiniz? Ölmelerini mi beklediniz?

Bak belki siz olsaydınız güvenlik daha sıkı olabilirdi mesela! Siz varsınız diye sizinkiler belki polise “bırakın, halk tedirgin oluyor, arama yapmayın, güvenliği biz sağlarız” demezlerdi mesela. Eni konu milletvekilisiniz ya, göze alamazlar kılınıza zarar gelmesini. Bir de yarın kayıtları izleriz, mutlu oluruz diye Amara Kültür Merkezinin kameraları kayıt yapardı. Gitseydiniz, ölmezdiniz ya! Belki onlar da ölmezdi…

Şimdi artık olan olduğuyla, ölen öldüğüyle kaldı. Katilin kim olduğu tespit edilse ne olacak edilmese ne? Onlarda toprakta, hain saldırıyla şehit olan askerimiz de toprakta, bugün Şanlıurfa Ceylanpınar da şehit edilen yine 2 polis, yarın toprağa girecekler. Fark nerde kalıyor?

Böyle ölümler olduğunda Siyasetin tepesindekiler konuşmasın, her kameraya, konuşmak zorunda olduğunu hissetmesin. Sonra gençler bişey var zannediyor. Kafalarına maske geçirip analarının bacılarının fistanını giyip savaş oyunu oynuyorlar, sonra bazı gençler ölüyor, sonra en acısı analar ağlıyor.

Yapmayın, acık susun lo…

Ahmet SAVAŞ-22.07.2015/ADANA