1 Nisan 2023 Cumartesi

AMERİKAYI YENİDEN KEŞFETMİŞ OLABİLİRİM

    Hayatta karakterimizin doğuştan yaratıldığını düşünüyorum. Sonradan edinilen ve geliştirilen huylar her ne kadar karakterimizi dış dünyaya yansıtsa da temelde ata genlerden transfer edilen bütün özelliklerin kendini göstermesi için uygun anı beklediğini düşünüyorum. Asıl karakterimizi belirleyen bu özelliklerin veya bana göre daha doğru terimiyle dürtülerin ne zaman ortaya çıkacağını kestirmek güç. Örneğin gün içinde çok hoyrat, bağırıp çağıran, herkese tepeden bakan birinin gecenin geç saatlerinde kendisiyle baş başa kaldığında yalnızlığın yüküyle gözlerinden akan yaşları nasıl açıklayabiliriz. Oysa onu gün içinde görsek “kalp” taşımadığını düşünür, bir insanın bu kadar sert, duygusuz olabileceğini hayal bile edemeyiz. Ama onu da duygulandıran bir müzik parçası, deniz kenarında bir gün batımı, ya da yuvasından düşen bir yavru kuş olabilir. Bu duygusuz insanın gün içinde herkesi kırarken nadir de olsa kimi zamanlarda “pamuk” gibi olmasını nasıl açıklayacağız. Muhtemelen yetiştiği ortam, gördüğü “örnekler” ona demir gibi sert olmayı öğrettiler. Yaşadığı ortamda kimse yuvasından düşen bir yavru kuşu avuçlarının arasına alıp beslemeyi göstermediyse, ya da bir bardak çay eşliğinde ateş başında ağlamadıysa; bu insan azmanı acaba bu insani davranışları kimi zaman neden yapıyor. Neden güneş batınca duygulanıyor da, güneş doğduğunda yine azgınlaşıyor. 

    İnkar edilemez şekilde genlerimiz bizim sadece saçımızı, gözümüzü, boyumuzu, posumuzu şekillendirmiyor. Belki daha fazla iç dünyamızı şekillendiriyor, hormonlarımıza yol veriyor. Geceleri gizli gizli ağlayan bir babanın oğlu da eminim ki hayatında en az bir kere bile olsa gizli gizli babasını taklit ediyor, hiç olmazsa babası öldüğünde ağlıyor! 

    O zaman karakterimiz bizi daha ilk nefes ciğerlerimize dolduğunda şekillendiriyorsa, hayat boyu başarılı olmak uğruna aksine davranmak, akıntıya karşı kürek çekmek değil midir? Başarılı olmak da ne? Başkalarının gözünde her şeyi iyi yapmak mı? Daha çok para kazanmak mı? CEO olmak mı? Köşe bucak dünyayı gezmek mi? Güzel veya yakışıklı bir eşe sahip olmak mı? Kariyer sahibi çocuklar yetiştirmek mi?... Bunlar “değerler”! Karakter özelliği, “tembel”, “halinden memnun”, “ağırkanlı”, “dengeli”, “kararsız”, “zor beğenen”, vs. vs. olan biri yukarıda “değerler” olarak saydıklarımızı nasıl başaracak? Oysa dünya üzerinde insanların çoğu karakter özellikleri olarak çok da “parlak” olmayan bir grubun içinde yer alıyor. Bu insanların “değerler” listesinde sayılan “parlak” amaçlara ulaşmaları imkazsı yakın demek. Ama onlara sorsanız “hallerinden memnun” yaşayıp gidiyorlar. Değerler, birileri tarafından dikte edilen yüksek hedefler olabilir mi? Ve karakteri bu değerlerle çalışanlari bu hedeflere ulaşmak için boşuna çırpınıp durmuyorlar mı? Evet!

    Sonuç olarak bana göre, karakterimizle çoğu ulaşılmayacak değerler listesi çatışma halinde. Bu çatışma ise eni konu çok kötü bir yere evriliyor. Stres! Çağımızın hastalığı! Henüz modern tıp yöntemleri basit olarak çare üretemiyor. Tavsiyelerle idare ediyoruz. Daha çok doğa, daha çok kitap, daha çok gezmek, her şeyi sorgulamamak, her şeye yetişmeye çalışmamak, yani kısaca “kendinle barışık yaşamak”. Kendinle barışık yaşamak mı? .”Kendimizi” önümüze bir stres dağı olarak diken ne? Karakterimiz! Yani ana babamızın “kendileriyle barışık” oldukları bir anda bize transfer ettikleri genlerimiz. Değerlerimiz nereye kayboldu şimdi? Onlar sonra ortaya çıkacak ama karakterimize ters düşmeyen dürtülerimiz ancak değerlerimiz olarak bizimle yaşayacak. Gerisi bir keçinin kafasının üstüne bağlanan takip ettiği bir tutam ot gibi bizi uçuruma götürecek. Hepsi bu!

    Değerlerimizi belirleyip yüceltmeye çalışırken, karakterimize ters düşecek şekilde hayatımızın bir amacı haline getirmek ruhsal yanımızı patlatacak bir el bombasını pimi çekilmiş halde elimizde tutmak gibidir. 

    Yani ya “olduğun gibi görün”, ya da “olduğun gibi görün!”. Komik misin, ikisi de aynı? Evet, çünkü kimse “göründüğü gibi olmaya” çalışmasın, olmuyor. O maya tutmuyor! 

    Seviliyorsunuz!

27 Eylül 2021 Pazartesi

KIYAMETİ İSTEYENLER


Son günlerde ne de çoğaldı kıyameti isteyenler!

Kıyamet kopsa da artık insanlığın bu çilesi bitsin diyenler….


İnsanlık tarihinin gelişmişlik düzeyi en yüksek toplumlarını ortaya çıkardık şu son yüzyılda. Dünyada ayak basmadığımız, keşfetmediğimiz yer yok örneğin. Oturduğumuz yerden neredeyse her işimizi halledebiliyor, herkese ulaşabiliyoruz. Her gün değişen bir hayatımız var artık. Oturduğumuz yerden ne çok tüketiyoruz…


Ama bu kadar hızlı tüketime hiçbir üretimin yetişemeyeceği aşikar! Üretmiyoruz, okumuyoruz, çalışmıyoruz ve en önemlisi de kendimizle başbaşa kalmıyoruz. Vicdanımızın bizi sorgulamasına izin vermiyoruz. Hani motto olmuş bir söylev var; “Başını yastığa rahat koyabiliyor musun?”...


Koyamıyoruz! Maalesef başımızı yastığa rahat koyamıyoruz. Başımızı yastığa koyduğumuzda vicdanımızın bizi sorgulamasına izin vermiyoruz. Gözlerimiz kapanana kadar elimizdeki ekranlardan güzel sözler okuyoruz, bir parmak hareketiyle kaydırıyoruz, çevremizdekiler neler yapmış merak edip profillerini deşiyor, bir parmak hareketiyle iyi dileklerimizi sunuyoruz, hatta tek bir emoji ile geçiştiriyoruz; ama onların yaşadıkları güzel anlara kıskançlıktan çatlayarak bakıyoruz. Sinir oluyoruz! Ama emojilerimizde yine de sırıtıyoruz. Vicdanımızın, ilkel benliğimizin o günü muhasebeleştirip, zararı ortaya çıkarmasını engelliyoruz. Böylece sabaha hataları biriktirmiş olarak uyanıyoruz ve o gün yine insanları kırmaya, bencillik etmeye, açgözlü davranıp sürekli daha çok kazanmaya, daha çok tüketmeye şartlanıyoruz ve gittikçe büyüyen bir ağırlık altında başımızı hiç bir zaman rahat rahat yastığa koyamıyoruz. 


Bu vicdansızlığımız, aymazlığımız, azgınlığımız artarak her gün devam ederken hiçbir ahlak kuralı, din kuralı, örflerimiz, geleneklerimiz bu “hayvanlığımızın” karşısında duramıyor. Selin üstündeki kuru bir yaprak gibi kaybolup gidiyor birer birer hayatımızdan. Sonra aileler parçalanıyor, çünkü aileyi tutan değerler çoktan yitip gitmiş oluyor; sonra çocuklara bile cinsel saldırılar ortaya çıkıyor, çünkü bütün ahlak değerlerini çoktan rafa kaldırmış oluyoruz; sonra iki kuruş için ana, baba, evlat katili oluyoruz, çünkü bütün algımız daha çok para, daha çok yeme içme üzerine odaklanmış oluyor. Daha çok yemek, daha rahat etmek, yatmak yani, ve daha çok seks! Hayvani şeyler değil mi?... İnsan ancak bunlara sınır koyup, durabilen yaratıktır oysa!...


Ancak, çok nadir de olsa iki arkadaş muhabbetinde, ya da o ekranları elimizden bırakıp da konuşma gereği hissettiğimizde “kıyamet kopacak, insanlıktan çıktı herkes” diye yakınıyoruz, ama bu zayıf vicdan kırıntısı fazla sürmüyor, saman alevi gibi parlayıp kaybolup gidiyor. Ve öldürünce bir kere daha vicdanımızı, hayvani tarafımız daha ağır basıyor ve grup muhabbetleri yine çok para kazanma, akşam içmek için mekan aramaca, çevrede ne kadar kadın kız varsa hepsine bir kulp takıp “hafif kadın” etiketini yapıştırmayla son buluyor. 


Bu dünyayı, televizyonla birlikte ilişkilerini, vicdanlarını gömmek için mezar kazan altmış ve üstü yaş grubu ile cep telefonları ile o vicdanları, insanlığı o mezara gömüm üzerine bir de tüküren kırk yaş üstü bizler bozduk! Ve şimdi kendi yarattığımız dünyanın son bulmasını istiyoruz. Kıyameti kendi ellerimizle yaratmışken, yaradandan medet umuyor, bu umutsuzluktan en kötü sonla kurtulmak için dua ediyoruz. Yapılanları haksızlık olarak biliyor, görüyoruz ama ya susuyoruz ya da haksızlığı bizzat biz yapıyoruz. Ve çocuklarımızın bütün bu olup bitenlerden haberi bile yok, onlar derin bir uykunun içine doğdular. Uyandıklarında ise çok geç olacak. Onları bile düşünmüyoruz!


Sonra açıp telefondan onların telefonuna sevgi pıtırcığı gülümseme ifadeleri, sarılma  emojileri gönderiyoruz. 


Ve her cuma da “hayırlı” mesajlarımızı unutmuyoruz, tüm hafta boyunca nikahsız yaşadığımız rezilliklere methiyeler düzdüğümüzü unutarak! 


Kıyameti bile istemeye hakkımız kalmamışken, her geçen gün biraz daha bozduğumuz dünyanın yıkılmasını istiyoruz, ne tuhaf, ne acı!


4 Mayıs 2021 Salı

YİNE Mİ KEDER!


Ne çok sıkıntı biriktiriyoruz bu günlerde! Hayat hep üstümüze üstümüze geliyor! Sabrımızı deniyor desek, çoktan bitti o!

Hiç değişmeyen geçim sıkıntısı var mesela; omzumuzdan hiç inmeyen. Babam “kemer sıkma” politikası lafı geçince haberler gülerdi acı acı. “Daha nereye kadar sıkacağız bu kemeri biz yav?” diye masumca sorardı kendi kendine! Oysa ne kadar sıkarsan, o kadar küçülüyordu sanki bel çevresi. Kör boğaz değil mi, beş lokma versen de doyuyor, bir lokma versen de! 

Ama öte taraftan “kemer sıkma politikası”nı geliştirenlerin kemerleri inadına bir delik daha genişliyordu, garibanın ki bir delik daha daralırken. Ha bire köylüye, işçiye, yoksula vatan için, millet için biraz daha fedakarlık diyenlerin göbekleri şişiyordu. Gariban bir lokmayı koklaya koklaya yemeye kıyamazken, o göbekli politika yapıcılar, “deveyi hamuduyla götürüyordu”. Babam gülüyordu gülmesine ya, yüreğine de ince bir sızı oturuyordu. Çocukları da onunla birlikte “kemer sıkma politikası”nın kobayları olduğu için. Kimbilir belki de geceleri gizli gizli ağlıyordu. Çocuktuk biz unutuyorduk, kıt kanaat geçinmenin sancısını. Ama şimdi baba olunca anlıyor insan, babalar unutmuyordu ve çok utanıyordu delik deşik olmuş kemerlerinden…

Eğitim de sıkıntılı değil mi? herhangi bi yerde rastladığınız iki gencin konuşmalarına kulak verin mesela, gözlerinizi davranışlarından koruyun ama. Yoksa o dakka saygısız tavırlarından inme inebilir. Ne çok bilgi yükü var gençlerin üzerinde. Herşeyden haberleri var, her şeyi biliyorlar, bilmeseler de çabucak öğreniyorlar. Ama bir türlü eğitilmiyorlar. Bir de bilmeyip de biliyormuş gibi ahkam kesenler var. Onların durumu zaten kronik, hiç bir tedaviye cevap veremez onlar. Çünkü cahilliklerinden haberleri yok. Yani kendilerinden! “Sen seni bil sen seni, yoksa patlatırlar enseni” diyordu rahmetli Cem Karaca, bunların enseleri de kalın, patlatmaya güç de yetmiyor. Çünkü hepsi başka ensesi kalınların yanında yalaka, artçı, yancı, dalkavuk, şakşakçı… bunun için de hamileri çok. Siyaset dememe gerek yok herhalde. En büyük ense kalınlaştırma mecrası… Daha da açmayayım şimdi konuyu!...

Sağlık çok büyük sıkıntı bir de! Ne yesek, yapay, sentetik, ilaçlı, zehirli, hormonlu! Saf domatesin tadını unuttuk. O domates, biber ve yumurta üçlüsünün ortaya çıkardığı güzellik menemen mesela. Kaçımız çocukluğumuzdaki tadı bulabiliyor ki! Ne çocukluğumuzun saflığı kaldı, ne domatesin saflığı. Hayatlarımız, güneşte kalmış, ezik büzük domatesler gibi, tatsız, kokuşmuş… Gün aşırı bir başka ağrı yokluyor kaslarımızı, kemiklerimizi. O gün hangisinin şiddeti fazlaysa sahne onun oluyor. bir gün boyun ağrıları arzı endam ediyor, ertesi gün bel ağrısı… bir diğer gün dizleri sızlıyor insanın, ertesi gün dişleri… “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen Kanuni, yediklerimizi görseydi midesi ağzına gelirdi herhalde.... 

Bunları zaten hepimiz biliyoruz. Genel ama yıllardır hiç değişmeyen problemlerimiz! İşte devamına yolsuzluğu ekle, torpili ekle, adaletsizliği ekle…Kendine göre özelleştir, evliliği ekle, ilişkileri ekle, çocukları ekle, ev almayı ekle, arabayı, yazlığı, ekle,... Ekle de ekle… Hep sorun hep sıkıntı…

Yetmezmiş gibi, iki senedir ufacık tefecik bir virüs… ağzımızdan girdi burnumuzdan çıkmadı. Ciğerlerimizi tarumar etti, mezarlığa bile gidemiyoruz cenazelerimizin ardından. Mutasyon geçirip, maske kromozomlarımıza yerleşecek bu gidişle. Maske sabit aksesuar olarak verilecek doğarken. 

Tabi, biz yanlış politikalar yüzünden evde kalmamız gerekirken, çalışmak zorunda bırakıldığımız, aşı ve tedaviyi bile tedarik edemeyip doğru düzgün ve hızlıca paylaştırmadığımız, ve hala bu yüzyılda pazarlardan meyve sebze toplayıp evine götürüp karın doyuran ama sağlıksız beslenen, hastalıklara karşı  dirençsiz kalan milyonları tam anlamıyla adil, hakça bir ücret ve gelir paylaşımı yapmadığımız sürece virüsten kurtuluşumuz yok gibi görünüyor.

Ama rivayet olur ki, virüs, hep garibanın sıka sıka yine de bol gelen kemer deliklerinden daha kolay süzülürmüş içeri, oysa o “kemeri sıktıran” politikacıların göbeklerinde bir dirhem boşluk yokmuş ki zaten nereye yerleşsin! 

Değil mi a canım!






30 Nisan 2021 Cuma

Montesquieu'dan


 “Yüksek dereceli memurların ön yargıları ulusun ön yargılarından kaynaklanır. Cehaletin hüküm sürdüğü bir çağda insanlar en büyük kötülükleri yaparken dahi hiçbir şüphe duymazlar.” Kanunların Ruhu Üzerine

"Dünyada gördüğümüz bütün tesirlerin kör bir talihin eseri olduğunu söyleyenler çok saçma bir şey söylemişlerdir. Zira akıllı varlıkları meydana getirmiş kör bir talihten daha büyük bir saçmalık olabilir mi?" Kanunların Ruhu Üzerine

"Oysa halkçı bir yönetimde kanunların uygulanması durursa bu durum ancak cumhuriyetin yozlaşmasından kaynaklandığı için devlet çoktan bitmiş demektir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Erdem ortadan kalktığında, hırs kendisini kabul etmeye hazır kalplere girerken, açgözlülük bütün kalplere girer. Arzular hedef değiştirir, eskiden sevilen şeyler artık sevilmez olur. İnsanlar eskiden kanunlar ile özgürken, artık kanunlar karşısında özgür olmak isterler." Kanunların Ruhu Üzerine

"Eskiden şahısların malları devlet hazinesini oluştururken, bundan böyle devlet hazinesi şahısların mülkü haline gelir. Bir ganimet haline gelen cumhuriyet gücü, birkaç vatandaşın nüfuzu ile diğer herkesin başıbozukluğu haline gelir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Oysa bir devletin önde gelenlerinin çoğunluğunun namussuz insanlar, bunlara tabi olanlarınsa iyi insanlar olması, birincilerin kandırırken ikincilerin aptal yerine konmaya razı olması çok rahatsız edici bir durumdur." Kanunların Ruhu Üzerine

"Zira iyi insan olmak için insanın iyi bir insan niyetinde olması ve devleti kendi menfaatinden ziyade, o devletin kendi menfaati için sevmesi gerekir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Oysa istibdat yönetiminde hükümdar elini bir anlığına indirse, ön plandaki kişileri o saniye yok etmese, işte o zaman her şey biter. Zira bu tür yönetimlerin mekanizması olan korku ortadan kalktığında, halkın bir koruyucusu kalmamış demektir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Aşırı itaat, itaat edenin cahil olmasını gerektirir. Hatta emredenin de cahil olmasını gerektirir. Emreden kişinin ne düşünmeye, ne şüphe etmeye ne de mantık yürütmeye ihtiyacı vardır. Talep etmesi yeterlidir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Yüreklere korku salmakla, birkaç basit din kuralını zihinlere kazımakla yetinir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Bugün ise üç birbirine zıt eğitim görüyoruz; babadan alınan eğitim, okuldan alınan eğitim ve hayattan alınan eğitim. Üçüncü eğitimde birine anlatılanlar ilk iki eğitimde anlatılanları tersine çeviriyor."
Kanunların Ruhu Üzerine

"Eğitime en çok cumhuriyet yönetimlerinde ihtiyaç vardır.... Siyasi erdemlerini inkar etmektedir. Söz konusu erdem, kanunlara ve vatana duyulan sevgi şeklinde tanımlanabilir. Kamu menfaatini şahsi menfaate istisnasız tercih etmeyi gerektiren bu sevgi tek tek bütün erdemlerin belirleyicisidir. Kanunların Ruhu Üzerine

"Söz konusu sevgi sadece demokrasilere has bir sevgidir. Yönetim sadece demokrasilerde vatandaşların her birine emanet edilmiştir. Ve yönetimde dünyadaki her şey gibidir. Muhafaza etmek için sevmek gerekir. Kralların monarşiyi sevmediğini duyan olmamıştır. Fakat çocukların bu sevgiyi edinebilmelerinin kesin bir tek yolu vardır, babalarının da aynı sevgiye sahip olmaları!" Kanunların Ruhu Üzerine
"Bozulan yeni nesil değildir. Yeni nesil ancak yetişmiş insanlar çoktan bozulmuşsa mahvolur!" Kanunların Ruhu Üzerine

"Paranın yegane etkisi insanların servetini doğanın koyduğu sınırların ötesinde şişirmek, biriktirilen şeyleri gereksiz yere elde tutmayı öğretmek, çoğaltmaktır, tutkularımızı kamçılamamız ve birbirimizi yozlaştırmamız için bize kısıtlı imkanlar veren doğanın yerine geçmektir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Demokrasilerde herkesin aynı saadete aynı avantajlara sahip olması gerektiğinden , aynı zevkleri tatması, aynı ümitleri beslemesi gerekir. Bu ise ancak genel bir azla yetinme sayesinde elde edilebilir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Nasıl ki din, tanrılara adakta bulunurken ellerimizin temiz olmasını isterse kanunlar da vatana cömert davranabilmemiz için azla yetinen ahlak kuralları edinmemizi ister." Kanunların Ruhu Üzerine

"Bir ihtilal olmuş, devlete yeni bir biçim verilmişse, bu nadiren aylaklıkla ve yozlaşmış ahlak kurallarıyla yapılabilir." Kanunların Ruhu Üzerine

"Akıl da tıpkı vücut gibi yaşlanır." Kanunların Ruhu Üzerine

"Asiller üstünlük taslamadığında, halka karıştığında , halktan insanlar gibi giyindiğinde, zevk aldığı şeylere halkı da kattığında, halk kendi güçsüzlüğünü unutur."  Kanunların Ruhu Üzerine



GORKİ'den



“Cahil insanlar öküz gibidir. Ya köle olurlar ya da mezbahayı boylar! Boyun eğmekten başka elinden bir şey gelmez.” Ekmeğimi Kazanırken

"Belki gerçekten de herkese karşı iyiyim. Sadece bunu insanlara göstermek istemiyorum. Bunu insanlara göstermek doğru değil. Sonra tepene çıkarlar. Bataklıktaki kuru bir yaprak nasıl çiğnenirse, iyi olan insanları da öyle çiğner ve ezerler. Git bana bira getir.” Ekmeğimi Kazanırken

"İnsanlar adamı deli eder kardeşim! Tahtakuruları gibi insana yapışırlar, ne yapacağını şaşırırsın. Hatta tahtakurusu ne demek! Tahtakurusundan bile beterdirler." Ekmeğimi Kazanırken

"Ninem defalarca bana, 'İnsanlara acımalısın; onların hepsi de mutsuzdur, hepsi zor durumdadır' diye öğüt veriyordu." Ekmeğimi Kazanırken

"Ata dizgin nasıl gerekliyse, Tanrı korkusu da insana öyle gereklidir. Ulu Tanrı'dan başka dostumuz yoktur. İnsan insanın en gaddar düşmanıdır." Ekmeğimi Kazanırken

"İyi olan şeyleri daima aklında tut. Kötü Olan şeyleri ise hemen unut!" Ekmeğimi Kazanırken

"Hepimize on parmak verilmiş ama herkes alabileceğinden fazlasını almaya çalışıyor. İnsan güçlü olmalıdır. Gücü yoksa kurnazlık etmelidir. İnsanlarla bir arada yaşa ama yalnız olduğunu unutma. Herkesi dinle, ama kimsenin sözüne inanma. Onların sözlerine inanırsan yolunu şaşırırsın! Çeneni sıkı tut. Evler ve şehirler lafla değil, para ve baltayla yapılmıştır." Ekmeğimi Kazanırken

"Tanrı bizi bu dünyaya akılsız çocuklar olarak gönderip, akıllı ihtiyarlar olarak almak ister. Bu yüzden okumak gerekir!" Ekmeğimi Kazanırken

"Evler insanlar gibidir. Her birinin kendine göre bir çehresi vardır. " Ekmeğimi Kazanırken

"Buna şaşıyordum; insana ne düşündüğü sorulur muydu? Bu soruya cevap vermek mümkün değil. İnsanın aklında her zaman bir şeyler vardır. Ekmeğimi Kazanırken

"Gelişim, insanların kendilerini kandırmak için uydurdukları bir şey. Yaşamda hiçbir anlam, mantık diye bir şey yok. Kölelik olmadan gelişme olmaz. Azınlık çoğunluğun üstündeki iktidarını yitirir yitirmez insanlık olduğu yerde duracak. Yaşamımızı kolaylaştırmak, uğraşlarımızı azaltmak istediğimizde, bütün yaptığımız yaşamı biraz daha karmaşık yapmak, çalışmalarımızı artırmaktan başka bir şey olmuyor. Fabrikalar, makineler ne kadar da aptalca!..." Benim Üniversitelerim

"Tüm dünya köylüye, tahıl üreticisine gerek duyarken, fabrika işçileri artıp duruyor. Yiyecek... insanın emeğiyle çekip alabileceği tek şey. İnsan ne denli az isterse o denli mutlu olur. İstekleri artıkça özgürlüğünü yitirir." Benim Üniversitelerim

"Bunu kafana sok! Kimsenin fazla bir şeye ihtiyacı yoktur. Bir iki lokma ekmek ve bir kadın." Benim Üniversitelerim






26 Ağustos 2020 Çarşamba

BAŞIBOŞLUK VE DİYARBAKIRDAKİ TECAVÜZ


Meşhur bir görüş ve bu görüşü destekleyen bir söz var: “Geç gelen adalet, adalet değildir!”

Diğer insanların fiil ve eylemleri ile bir zarara uğradığımızda, aynı hatta kat be kat daha fazla sıkıntıyı karşıdakinin de çekmesi için sabırsızlanıyoruz. İşlediği suçun cezasız kalmasına veya kanun eliyle temize çıkarılmasına tahammülümüz yok. Olmamalı da zaten!

Gündelik geçim dertlerinin içinde tahammül eşiğimiz o kadar düştü ki, her an patlamaya hazır bomba gibi dolanıyoruz bu günlerde. İşsizlik, artan eğitimsizlik, giderek kronikleşen sosyal medya düşkünlüğümüzden kaynaklı yalnızlığımız ve nihayet tüm korkularımıza tuz biber olan salgın hastalık… Otobüste “niye maske takmıyorsun” sorusu bile anında yumruklaşmaya dönüşebilen bir kıvılcım. Kimsenin kimseyi olumsuz eleştiri özgürlüğü olmamasına, hepimizin birer avukat, savcı olmamız, her konu hakkında yorum yapabilecek derecede konuşma yeteneğimizin olması ama konuşmalarımızın boş olması, sürekli ötekine berikine sokak ağzıyla küfür ediyor oluşumuz… Çıldırmak işten değil!

Tüm bu sıkıntıların arasında kimileri var ki kendilerini her şeyi hak ediyor sanıyorlar. Menfaatleri için, artık minimum insan olma ve saygı duyma gereğini geçtim, kanun ve kuralları bile hiçe sayıyorlar. İçimizdeki hayvani güdülerin bu kadar açığa çıkması normal mi? Günübirlik ve anlık zevkleri için bu insansı suretlerin aileleri yıkması, çocukları rezil etmesi, hayatları karartması kabul edilebilir mi? Elbette ki hayır!

Bunun için kanunun her haksızlıkta dimdik mazlumun yanında olması gerekir. Arkamızda parti başkanlarının, milletvekillerinin, meclis üyelerinin ya da partinin kim bilir kaçıncı derece mahalle temsilcisinin olduğuna güvenmememiz gerekir. Burada bir düzeltme yapmam gerekiyor. Mazlum ve haksızlığa uğrayanın zaten arkasında bu saydıklarım yok. Asıl zalim olanlar sırtlarını bu gibi sıfatlarından güç aldıklarını zanneden “ufaklıklara” dayandıkları için zalimliklerine cesaret buluyorlar ve devam ediyorlar.

Bu gibilerin sosyal medya hesaplarına girin bakın; son derece iyi giyimli ve son derece lüks araçlarında ilk bakışta gayet mantıklı, gayet insancıl ve gayet kabul  edilebilir  mesajları ile Cuma kutlamaları, adil bölüşme, vatan millet, ezilmişlik, sömürü düzenine karşı koyuş ya da helal lokma paylaşımları yaptıklarını görürsünüz. Takipçileri çok, beğenileri yüksek. Ama yakından incelerseniz, günlük faaliyetleri ile yaşam tarzları ile paylaşımlarından çok farklı bir profilleri var. Çok konuşuyorlar, çok biliyorlar, çok “dost” sahibiler, çok, çok, çok… Babamın bir lafı geliyor aklıma “lafa yalan, mala haram katmayınca çoğalmazmış”, gözünüzü boyamasın şaşaalı birkaç sosyal medya fotoğrafı…

Konudan sapıyorum gitgide. Zalimin eli kolu böyle çok uzun olunca, mazlumun sesi de kısılıyor, elindeki de gidiyor. Adalet geç geliyor ve sadece “ilahi adalete” teslim ediyoruz artık kendimizi… ya da işte hepimizin isyanı ortak olduğu için toplanıp sosyal medyada “#tutuklansın” etiketiyle paylaşım yapıyoruz ki adalet dağıtmakla görevli olanların acaba vicdanlarına dokunabilir miyiz. Umutsuz vaka!

Son günlerde bir olay sürekli gündemde. Diyarbakır’da bir tecavüz vakasının faili sosyal medya mesajlarının yoğun baskısı sayesinde tutuklandı. Olay için adli tıp ve diğer delillerle “kesinlikle böyle bir fiil işlenmiştir” hükmü sabitlenmişken, fail “kaçma şüphesi olmadığı gerekçesiyle” serbest bırakıldı. Olayın bütün ayrıntısını bilmememize rağmen sadece adli tıp incelemesine bile dayanarak failin kesin hükme kadar gözaltında tutulması gerektiği kamu vicdanının istediği adalet! Ama fail serbest! Adalet nereye gitti, ne zaman geri gelir, geç gelir mi, fail suçluysa hak ettiği cezayı alır mı? Allah bilir!... İşte bak yine elimizden bir şey gelmedi ve “ilahi adalet” dedik.

Bütün bu yaralamalar, içimizde biriken,parası ve dayısı olanların gözümüze soka soka rahat yaşaması, kendi infazlarını yapıyor olmaları, kendi kuralları için sahipsiz kesimi zorluyor olmaları ve bizim, bu ülke vatandaşlarının artık içinin kaldırmıyor oluşu…

Daha çook bekler, daha çook mesaj yazar, daha çook gündem oluşturmaya çalışırız… Biz gündemi yakalamaya çalışırken başka başka cinayetler, tecavüzler, çocuk tacizleri, arsızlık, hırsızlıklar işlenmeye devam ediyor.

Olsun birader! Bir hashtag de ( twitter de gündem oluşturan etiket)  onlar için açarız…

26.08.2020 /Adana

21 Ağustos 2020 Cuma

GOGOL - ÖLÜ CANLAR ÜZERİNE

 

Rus edebiyatı insanın gözünü hep  korkutur. En azından benimkini çok korkuturdu. Devasa ciltler, uzun uzun anlatımlar, tasvirler, karamsarlık, hastalık ve bir de üstüne Rusya’nın soğuk kasvetli havasını düşünmek…. İçim üşürdü, yüzüm düşerdi her okumaya niyetlendiğimde.

Diye diye kırk yaşında ancak cesaretimi toplayıp Dostoyevski ile başlayayım dedim. Bir de tabii en meşhuru “Suç ve Ceza”…

Hiç yanılmamışım o yaşıma kadar. Daha ilk sayfalardan içime bir öküz oturdu sanki. Akmıyor kitap. Okuma yerimi değiştiriyorum olmuyor, yatıyorum olmuyor, oturuyorum olmuyor, az ışıkta okuyorum, çok ışıkta okuyorum kar etmiyor, bir türlü kucaklamıyor beni kitap… Bıraktım bir kenara, on beş gün başka da bir kitap almadım elime. Kitabı daha yarılamadan okuduğum sayfaları da unuttum…

Ama bir şey vardı sürekli kafamın içinde oraya buraya dolaşan. Raskalnikov! Habire beni çağırıyordu sanki. Farkında olmadan o bitmez tükenmez tedirginliği beni sonunda kitaba tekrar başlattı. Okuduğum yerleri tekrar okudum, karakterler oturdu, olaylar oturdu ve kitap dört koldan sardı beni… Sonra hani gözünüz hep loş ışığa alışır ve bir süre sonra o ortam sizi o kadar rahatlatır ya, işte Rus Edebiyatının bu dev eseri beni Rusya’nın soğuk, karanlık topraklarında dolaşmaya, Raskolnikov’un o ufacık odasındaki uyumaları, tedirginlikten odaya sığamaması, bitmeyen hastalığı falan hepsi çok cazip gelmeye başladı…

İşte böyle! Kırkından sonra Rus edebiyatı okumaya aşladım. Dostoyevski’yi nerdeyse bitirdim. Bu gün yeniden okusam sıkılmadan aynı satırları tekrar okurum. Mutlaka kaçırdığım bir şeyler vardır. Deştikçe hazine çıkıyor sanki… Ama Rus edebiyatına yanlış yerden başlamışım… İçeri girmek için Puşkin veya Gogol’un olduğu kapılardan birini seçmek daha mantıklıymış. Hele Gogol olursa mükemmel seçim olur. Lise edebiyat öğretmenlerini özellikle burada anmam gerekiyor. Gençlere kitap okumaya nerden başlamak gerektiğini mutlaka öğretmeleri gerekiyor.

Ben “Ölü Canları” okuduktan sonra, Rus edebiyatına dair ne varsa sıkılmadan, bıkmadan usanmadan okuyabileceğimi düşünüyorum artık. Gogol çok başka, çok karamsar, çok neşeli, çok alaycı, çok dürüst ne bileyim çok çok çok yani. Her şeyi üst seviyede. Kendisi de zaten sınırda yaşıyor hayatı. Kendisi “kimi zaman kendimi odamda kendimden geçmiş bir şekilde buluyorum, bu belki iki saat süren nöbetler halinde tekrarlanıyor” diyor. Ruhsal bunalımlar yaşayan ve bu bunalımlar sırasında “Ölü Canlar”ın bir cildini, evet koca bir cildi, yakıveriyor. Aslında kitap üç cilt olmalıymış ama elde kalanlar kurtarılarak ancak iki cilt tamamlanıyor. Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi, İş Bankası Yayınları Basımında, Mazlum Beyhan’ın çevirisinde zaman zaman “bu sayfanın baı eksik”, “burda iki sayfa eksik” gibi dipnotlarla bu durum açıklanıyor. Ancak zaten özellikle birinci ciltte karakter tanıtımları ile, çevre tasvirleri ile kendine hayran bırakıyor.

İçeriğine gelecek olursak.

Kitabın kahramanı Çiçikov. Hayran kaldığımı belirtmek isterim. Tam “tekeden süt çıkarabilir”, “nabza göre şerbet” adamı. Olay tümüyle Çiçikov başlangıçta biraz gizemli işine odaklanıyor. Yalnız Amerikan filmleri gibi her şey sonda açıklanmıyor. Çiçikov’un niyetini öğreniyoruz zaten birinci cildin sonunda. Ve hayran kalıyoruz bu zekaya. Diğer yardımcı karakterlerde hayran kalıyor zaten. Sadece onlar mı köylüler, şehirliler, memurlar, amirler hepsi hayran kalıyor Çiçikov’a. Elinde hiçbir şeyi olmayan adamın nasıl da bir plan içinde olduğunu görünce şaşırmamak elde değil. Gerçi geriye dönüşlerle Çiçikov’un memuriyet hayatını da bize anlatınca Gogol, pek de dürüst olmadığını anlıyoruz. O zaman “hee zaten bundan başkası da beklenmezdi bu adamdan” diyoruz ama Gogol’un bu olay etrafında soylu geçinenlerin ne kadar da savurgan, ahmak olduklarına dair ufak dokundurmaları da işin güzelliği… Gogol kendisi orta halli bir köylü çocuğu olunca, köyden ayrılıp şehirde yeni hayatlar kuran her çocuk genç gibi köye özlemi olduğunu saklamıyor. Bunu da karakterlerin toprakla uğraşmalarını, topraktan başka uğraşıların biz insan oğluna bi şey kazandırmayacağını uzun uzun anlattığı ikinci ciltte görüyoruz.

Yani Gogol müthiş. Ölü Canlar Rus Edebiyatına başlamak için müthiş… Puşkin’den “Yüzbaşının Kızı” da iyi bir seçim olabilir başlangıç için… Ben Gogol’dan “Palto” ile devam ediyorum… Vakit kaybetmeyelim de okuyalım artık…

ADEM ELMASI - KORONA

İnsanoğlu bu neyi ciddiye almış ki şimdiye kadar!

Çektiğimiz bütün sıkıntıların sebebi zamanında olaylara müdahalede yetersiz kalışımız, önlem almayışımız, doğru-yanlış seçiminde mantığı değil de zevkimizi, rahatlığımızı düşünmemiz değil mi?

Yasak Elma” dan beri bu hep böyle geldi böyle de gidiyor. En çetin savaşların, en ölümcül salgınların, en yıkıcı depremlerin sebebi hep sadece bugünü düşünmemiz. Yıllardır süregelen deprem uyarılarına karşı ha bire dere yataklarına gökdelenler diken müteahhidinden tutun da, o binanın inşaatında çalışan ustanın yaptığı işe saygısının olmaması, o evlerde nice can kayıplarının yaşayacağını düşünmeden malzemeden çalması, işçilikten çalması sadece o anlık cebini, kendi kazancını, menfaatini düşünmesinden kaynaklanıyor.

Korona da böyle oldu! Maalesef!

Kamerayı görünce maskesini takanlar var haber bültenlerinde, kadrajdan çıkınca maske de çıkıyor. Akşam yürüyüşlerinde abartısız 25-30 tane maske yollara atılmış vaziyette sayıyorum örneğin. Atan hiç düşünmüyor, o anda sadece kendini koruduğunu sanıyor. Otobüs şoförü gözümün önünde maskesini çıkarıp solundaki camdan nazikçe yola bıraktı dün sabah mesela! Maske gezmeye çıktı yere düştükten sonra… onunla birlikte milyarlarca partikül, tükürük artığı, varsa korona virüsü de tabiii.

Neden maske takmıyorsunuz” diye mikrofon uzatılanlar, “nefes almakta zorlanıyorum“ diye cevap veriyorlar. O anlık rahatlığını düşünen ve nefesi rahat alıp verebilmek için ağzını burnunu kapatmayan bu gibiler virüs için açık hedef. Kendilerinde varsa, potansiyel mikrop oluyorlar bir anda… ve belki de ya kendilerinin ya da hiç tanımadıkları birinin, ilerleyen günlerde makineye bağlı olarak nefes almasına sebep olacaklar! Yere atarken ya da maskeleri gerektiği gibi takmayanların  o andaki rahatlıkları, o anlık zevkleri için ülkece faciaya doğru gidiyoruz. Ve hiç kimse vicdanen rahatsız da olmuyor.

Aksine hala inanmayanlar, maskenin koruduğunu düşünmeyenler, eli sürekli ağzında burnunda gezenler var. Hafife alanlar, hafife aldığı gibi kurallara bütünüyle uymaya çalışanları da rencide edici şekilde davrananlar var. Zorunlu olmasına rağmen, bunu bir zorunluluk değil de sağlık meselesi görmeyenler var. Zorunluluğu denetlemeye çıkan emniyet güçlerinden bile maskesi çenesinde gezenler var! Hep rahatlık, hep boş vermişlik, bana bir şey olmazcılık, bugünü düşünmek. Rahatından, keyfinden ödün vermemek var!

Adem’in tüm uyarı ve ikazlarına rağmen, korkusuna rağmen Havva’nın cilvesi ile elmayı yediği günden beri, dünya denen izbede hep Adem’i suçluyoruz. "O  elmayı yemeseydi şu an cennetteydik!..." Ama O’nun suçu olduğu kadar, tacizle, kandırmayla elmayı yediren daha suçlu değil mi?

Bu gün de aynı dert başımızda! İnanmayarak tedbirsiz, gevşek davranarak, kurallara uyanların da aklını çelen, “virüsün olduğuna ben inanmıyorum yeah” diye salak salak konuşanların, yarın ülkece sıkıntıya girdiğimizde, “maske takan yok ki abi” diyeceklerine adım gibi eminim…

Biz Ademoğulları böyleyiz işte!

Bir de işin okul boyutu var. Altı aydan beri eve kapanan bir nesil var. İletişimi kopuk, arkadaşlarını görmeyen, eğitimden eksik kalan çocuklar var. Bir süre daha uzatılırsa okulların açılmaması bir neslin sıkıntılı, buhranlı içine kapanık yetişmesini el birliği ile becermiş olacağız. O kurallara uymayanların ve bu önlem zincirinin zayıf halkalarının zaten okulu ve çocukları düşündüğü yok da, bari kendi çocuklarını görseler. Diğer tüm çocukları ve tedbirsiz davranarak tehlikeye soktuğu insanları entübe durumda göz önüne getirseler, onlar için koşuşturan sağlık çalışanlarına biraz merhamet etseler de insafa gelip kurallara uysalar.

Vatan millet sevgisi elde bayrak savurup, türkü şarkı söyleyerek yapılmıyor sadece. Kendi öz bilincimizle doğru yanlış arasında doğruyu tercih etmekle, konu komşuya saygılı olmakla, insanları sevmekle oluyor. Bunlar kişisel olarak gelişmemişse, en azından kurallara uymakla oluyor.

Takın artık şu maskelerinizi! 

21.08.2020/Adana

19 Ağustos 2020 Çarşamba

RUHUNU ŞEYTANA, BEYNİNİ LİDERE SATMAK

Hiç tarzım değil

Düşüncelerime ters olana körü körüne bağlanmak. Dayatılan düşünceyi körü körüne kabul etmek. Beynimi başkasının eline vermek. Sırf menfaatim olacak diye, ahlaken, vicdanen yozlaşmış, ideolojileri temelinden sarsılmış, düşünceleri fosilleşmiş bir grubun içinde olmak bana göre değil.

Şükür ki daha da düşüncelerime uygun bir grup da bulamadım. Henüz saf ve çıkarsız insan ilişkilerini diline dolamayan,  pratikte de ne halt varsa yemeyen bir grup, cemaat, parti falan da kurulmadı zaten.

Sivil toplum kuruluşları yardım adı altında türlü yolsuzlukları aleni yaparken, tebaasını Allah’la aldatan cemaatler ve rant uğruna ideolojilerinden, savundukları her türlü enfes düşünceden çark eden, “ırmağın akışına kurban olan” ama o ırmak hep kendi tarafına aksın isteyen partiler ile de işim olmaz sanırım. Hiç tarzım değil yani “boka ak” demek!...

Belki de bu dünyada henüz bir dikili ağacımın olmaması bu yüzdendir. Evet evet kesin bu yüzden!

Mal ile övünmek de bana göre değil mesela. Bugünden yarına azığım varsa elbet onun yanında bi katık bulunuyor. Daha fazlası için kendimden bilgi, kültür, görgü olarak çok çok aşağılarda olan, ama parası çok, cüzdanı şişkin olduğu için, yukarıda saydığım tüm işe yaramaz toplaşmalarda, koltuk sahibi olan, yetki verilen, makam sahibi olan ve böylece “adam” sanılan ama aslında satılmış ve kendi satılmışlığına bakmadan herkesi ve tüm değerlerini uğruna satabileceklerin önünde elpençe divan durmak, onu ululaştımak, yüceltmek, alkışlamak, şak şakçılığını yapmak da bana göre değil.

Bunun için yalnızım. Bunun için suskun ve biraz da küskün gibiyim. Benim muhabbetim akmaz mesela. Çünkü kişileri konuşamamak gibi güzel bir özelliğim var. Aklımda tutamıyorum mesela isimleri. Oysa o çoğunluk yalakalar öyle değil. Hocaefendi , üstad, reis, lider, müdür, başkan ve bunun gibi bir sürü sıfatla yücelttikleri o “ufacık” insanların tüm şecerelerini, evlad-ü ahvallerini sayıp dökmekte üstlerine yok. Kimin kimle ne kadar yakınlığı var, neden ötekine gülümsedi de berikine suratını ekşitti,  hazretleri sabah kaçta mübarek gözlerini açtı, ulu devletlumuz bugün kahvesini lokumla mı höpürdetti, falan filan, her şeyi biliyorlar, herşeyi konuşuyorlar. Bunu da o kadar içten, o kadar samimi, o kadar görev bilinciyle yapıyorlar ki, “helal olsun” diyorsun sadece. Helal olsun!...

Yalnız bu kadar göbekten bağlı olanların menfaatine ufacık ters düşsün bu “yüce insanlar”. Sen o zaman gör o göbek bağı nasıl da “çaaat” diye kopuyor tam da ortadan. Mesela parti de ilişkisi olsun beyzademin, en dipte olsun, kuyruğun kılı olsun yani… onlar bile yukarıdakilerin döktükleri kırıntılar ile beslenip öyle semiriyorlar ki şaşarsın bi kaç sene içindeki değişimlerine. Bu adamın ufacık bir isteği parti tarafından karşılanmasın, hooop satış gerçekleşir, çünkü diğer tarafta onun o isteğine “olur” diyecek başka parti vardır nasıl olsa… Cemaat mesela, mürid şeyhi uçurur da uçurur, ta ki müridin zevkini törpüleyecek bir fetva versin yeter ki şeyh, hooop satış gerçekleşir, çünkü diğer tarafta ooooo cemaatten bol ne var ki ülkede! Böyle bu işler!

İşte vazgeçemeyişimiz ya da vaz geçişlerimiz menfaate dayalı olduğu sürece bu çalkalanma hep devam edecek. Gemideki çalkalanma devam ettiği sürece de kimsenin mide bulantısı dinmeyecek.

Tercihlerimizi vicdanımızla, aklımızla, ilmimizle, eğitimimizle, düşünerek yaparsak ancak huzur buluruz. Gerisi boşa kürek çekmek, gerisi bireysel yalnızlık, gerisi ceplerin dolu gönüllerin boş olduğu böyle saçma sapan bir düzen… anlayana! 

19 Ağustos 2020, Adana

 

 

 

1 Haziran 2020 Pazartesi

ŞEYTANA UYMAK

Başım zonkluyordu. Sanırım yediğim o son yumruk bilincimi kaybetmeme sebep olmuştu. Kulağımda da bir sıcaklık hissediyordum. Kanıyordu muhtemelen!

Ellerim masanın altına kelepçeliydi. Bileklerim acıyordu ve aynı pozisyonda durmaktan kollarım uyuşmuştu. Ne zamandır kendimde değildim? Nasıl görünüyorum? Sol taraftan herşeyi buğulu gördüğüme göre yumruğu sol gözümün üstüne yediğim kesindi! Hiç de iyi halde olmadığım belliydi!

Elleri masanın üstünde, ağzından köpükler saçarak sinirli sinirli bağırdığını gördüğüm, insan azmanı birinin beni hırpalaya hırpalaya sorguladığını ancak farkedebildim. Üstüm başım da ıslaktı. Anlaşılan suyla kendime getirmişlerdi.

"Anlat, a...na kodumun çocuğu, nasıl doğradın kadını?"

Kimi doğramıştım? Ne diyordu bu adam? Ben patates doğrayamam ki!

Offf beynim! Beynim kafatasımın içinde koca bir şakül gibi bir oyana bir bu yana sallanıyordu sanki. Bir türlü yerine oturmuyordu ki, düşünebileyim!
Bir yumruk daha yedim. Çeneme. Dişlerimin sallandığını hissettim...

"Hatırlamıyormuş paşam, biz sana hatırlatmasını biliriz!". Adamın ağzından çıkan tükürüğü suratımın ortasına yapıştırdı. Hiç bu kadar alçaldığımı, küçüldüğümü bilmem.

Birinin daha girdiğini gördüm odaya.

"Amirim avukat aradı, yoldaymış, temizlesek mi?"

"Ben temizleyeceğim, şerefsizi.. Hem de tertemiz yapacağım, bi bana bıraksalar."

Kapıya kadar gitti. Geri geldi. Bir daha vuracak gibi yumruğunu kaldırdı. Havada tuttu. Ağzına götürdü. Isırdı..

"Şerefsiz"... Masaya inen yumruk suratıma gelseydi, şu an bunları musalla taşında sayıklıyor olurdum herhalde...

"Alın götürün bunu, yıkayın, kanını falan silin, düzeltin üstünü başını, ne bilim a...na koyiim, yapın bişiler işte Nihat... Hadiii... Hala burda mısın?"
Demesiyle öteki memur apar topar kelepçeler çözdü, sürüyerek odadan çıkardılar..

Avukatın karşısında, temiz gömlek, temiz pantolon ve soğuk su fışkırtan yangın hortumuyla duştan sonra ehh işte iyi durumdaydım.
"Seni dövdüler mi? " dedi avukat cevabını bildiği soruyu sorarak...

Dilim ağzımın içinde büyüdü de büyüdü! Konuşamadım...

"Neyse neyse! Biz işimize bakalım! Şimdi Halit Bey, gencecik bir kızı, alıkoymak, canice öldürmek, cesedini parçalamak ve yakarak yok etmekle suçlanıyorsun, bundan kurtuluşun zaten yok da mümkün olduğunca az ceza ile paçayı yırtmana yardımcı olmak için burdayım. Zaten baro da beni hep böyle boktan işlere vekil tayin ediyor. Hadi hadi kıymetimi bil, kimse de gönüllü olmuyor böyle davalara, hoş ben de değildim ya, ya seve seve ya... Neyse nerde kalmıştık. Bak senin kendini savunacak tarafın yok, onun için aklım yerinde değildi, hafızam gelip gidiyordu falan ne bilim işte deli rolüne yat sen en iyisi. Kafadan kontak olduğuna inanırsa hakim, ki ben olsam inansam da seni asarım ya, belki Bi tedaviye falan gönderir, böylece sen sağ ben selamet. Bana da artı puan yazılır belki... "

Halit mi? Benim adım Halit mi? Adını hatırlamayan bir katil miyim ben! Ne yapmışım! Gencecik kızı mı? Tövbe tövbe... Bi de bunları anlatabilsem. Dilim ağzımın içinde dönmüyor. O çeneme yediğim yumruktan bu! İyi de ben neden hiçbirşey hatırlamıyorum. Kafayı yiyeceğim. Yemişimdir belki de, onun için hatırlamıyorumdur. Kesin öyle oldu canım, ben yaptım, herşeyi yaptım ve yaptığım iğrençlikten dolayı kafayı da yedim. Eee o zaman deli rolüne yatmaya gerek yok, zaten tescilli manyağın biri oluyorum galiba.

"Tamam mı" avukat kollarımdan tutmuş sarsıyordu. Kafamı "tamam" manasında sallayabildiğimi hatırlıyorum.

Beni ilk sorguda haşat eden amir girdi odaya. 

Beynim yerimde olmasa da vücudum korkmuş adamdan belli! İrkildim.

"Nasıl bişey konuştu mu, itiraf etti mi, şerefsiz!" pisliğe bakar gibi bakıyordu bana..

"Şeytana uymuş"

"Lan ben onun da şeytanın da şimdi.." yumruk gene kalktı...

Şeytana mı uymuşum.. Bu da nerden çıktı. Suç ortağım mı var yani. Bütün suç benim değil demek ki. Bütün o vahşet sadece benim marifetim değil. Kesin öyledir. O dürtmüştür beni. Yoksa ben patates doğrayamam.

Üç beş gün sonra apar topar mahkemeye çıkardılar. Savcı iddialarını sıraladı. Kementi boynuma atmış sıktıkça sıkıyordu. Canavarca hisler, hayvani duygular, toplumda bir ur, vahşet, dehşet, binlerce yıl hapis, ağırlaştırılmış müebbet üstüne müebbet... istedi de istedi!...

Hakim tüm bunları dinlediğimi, bir diyeceğim olup olmadığını sordu..."Halit Bey! Burda mısın? Alooo cevap verecek misin iddialara?"

Ne kadar süre hakimin yüzüne boş boş baktığımı hatırlamıyorum.. Nice sonra "şeytana uydum" dedim.

"Tüm diyeceğin bu mu, suçlamaları kabul ediyorsun ama kendi suçuna ortak olarak şeytanı mı seçiyorsun..."

Halit miymiş benim adım? Şeytan da mı Halit diyordu acaba.
"Halit as, Halit kes, doğra Halit, yak Halit... Halit tamam yeter, bu kadar! Beni suçla Halit! Sen bişey yapmadın Halit, ben söyledim, kanına girdim Halit! Hahhaha hahhaha geri zekalısın Halit!" sarısılıyordum...üsütmdeki ağırlıktan kurtulmaya çalışıyordum...

Küçük kızımla göz göze geldik. Üstümdeydi. Karnıma oturmuş" uyan baba uyan baba" deyip duruyordu. Küçük avuçları yüzümde geziyordu.
Ohhh rüyaymış. Dilim damağım kurumuş.. Yutkundum...

"Annen nerde?"

"Kahvaltı da patates kızartması var, patatesleri soyuyor" dedi.

Koştum, elinden bıçağı aldım.. "sabah sabah ne yoruyorsun hayatım kendini, boşver patates doğramayı, ben gidip şimdi börek alır gelirim"

Şaşırdı elinden bıçağı alırken. Sarılma bahanesiyle mutfak tezgahının uzak bir köşesine bıraktım bıçağı!
"Allah şeytana uydurmasın" fısıldadım.. Duydu?

"Sabah sabah o demek şimdi" dedi.

"Boşver boşver, börek neyli olsun sen onu söyle"

"Besmele çek de şeytanlı olmasın gerisi farketmez" dedi...

Besmele çeke çeke, şeytanı karıştırmadan börek almaya gittim...

Ama ismim Halit miydi benim ya!

AHMET SAVAŞ /ADANA 01.06.2020




30 Mayıs 2020 Cumartesi

KİMSE YATAĞA AÇ GİRMEYECEK

O gün hiç olmadığı kadar mutlu uyanmıştım oysa! Doğan güneş, öten kuşlar, sokaktaki sabah telaşı hiç olmadığı kadar olağan, dertsiz ve kasvetsizdi. İşyerimdeki bitmez tükenmez koşuşturmaca, asık suratlı ve sürekli emirler yağdıran patronlar, dedikodudan ve ayak oyunlarıyla sürekli bir düzenbazlık içinde olan arkadaşlar bile sıkmıyordu canımı. Sıkı bir kahvaltı, yataklarında uyuyan çocukları son bir öpüş, eşin yanağından alınan bir ufak buse... evet zorlu bir gün için bütün silahlarımı kuşanmıştım.

Hayat denilen sonsuz döngünün içindeki her halükarda zevksizlik ve tatminsizlikle sonuçlanan bütün faaliyetlerimize ufacık motivasyonlarımızla karşı koyabiliriz. Cebindeki paralar, banka hesapları, arabaların ve evlerinden bahsetmiyorum, onlar benim silahım hiç olmadı. Daha doğrusu hepsi elimde patladı. Benim silahlarımı saydım, aldım ve kapının ardımdan usulca kapandığını duydum, asansöre binerken... Ufff sıkış tepiş bir minibüs daha geçti beni ve aynı durakta beklediğimiz diğerlerini.. Birisi buna fena bozuldu.. Kallavi bir küfür etti. Kadının birisi utanır gibi yüzünü çevirdi, adamı duyunca. Ama yüzündeki ister istemez bir sinsi gülüşü farkettim son anda. Bazı kadınların küfürbaz erkekleri daha çekici bulduğuna dair bir yazı okuduğum aklıma geldi, ya da bir tweetti belki de...
Peşisıra bir minibüs daha geçti. Dolu. Bir belediye otobüsü...dolu!

Geç kaldım haliyle işe. Beş ya da altıncı minibüste, yarımımı kapıdan içeri atarak ve şoförün, "abi fazla oldu", "kime diyorum dayı!", "aloo, sağır mısın birader" diye nazik  nazik uyarmalarına kulak tıklayarak, bakışlarımı dikiz aynasından kaçırarak, para üstünü bile istemeye utanarak  zar zor gelebildim kuruma! Silahlarımı kontrol ettim, hala yerlerindeydi, sıkı kahvaltı tamam, çocukları öpüş tamam, eşin verdiği buse, o da tamam! Müdürle de başa çıkabilirim...

Hayret! Neden kapıda beklemiyor ki! Hep öyle yapardı. Önce pis pis sırıtır, "ooo paşam, hoşgeldiniz, niye zahmet ettiniz, biz işi alıp gelirdik yatağınıza kadar" diyerek alaya alır, sonra da "geç yerine" deyip bağırırdı. "İşinin başına!"...

Toplantı varmış odasında, genel müdürlükten de birileri varmış, aynı servisten üç arkadaşı zaten içeri çağırmışlar, benim de gitmem gerekiyormuş.. Hasan öyle dedi... Hasan iyi çocuk... Hasan işe hiç geç kalmaz... Benim gibi silahları yok çünkü onun...Hasan tek tabanca.. Yalnız... Benimle aynı yaşta, nerdeyse aynı zamanda işe girdik ama o bekar!... Hasan'ın sırtında yumurta küfesi yok. Bazen müdüre bile dikleniyor. Hatta genel müdüre bile müdürün şahsında çok sevgili, küfür demeyeceğim çünkü onlara küfür denmez, laflar ediyor. Ama Hasan hiç geç kalmıyor, işine bakıyor, olduğu kadar olmadığı keder diyor.. Hasan iyi çocuk! Ama bi tuhaf baktı sanki bana içerden çağrıldığımı söylerken... Neyseki silahlarım tam dolu, müdür ne derse desin moralimi bozamaz...

Girdim içeri... Kovuldum!

Öyle değil, baya işten kovuldum! Şirketin küçülmesi gerekiyormuş, hizmetim için teşekkür ediyorlarmış, ben eşi bulunmaz bir çalışanmışım ama maalesef işime son vermek zorundalarmış...

Silahlarım işe yaramadı! Kullanmama fırsat dahi vermediler... Eşyalarımı toplayıp, Hasan ile vedalaştım... Ötekilerle de tabii... Hasan'a iyi çocuk olduğunu söyledim.. Gülümsedi.. Çocukları kendisi için öpmemi istedi... Öpmem. Onları sadece ben kendim için öperim. Onlar benim silahım! O anda bir sızı saplandı yüreğime. Peki şimdi ne olacak! Bu yaştan sonra nerde, nasıl iş bulurum! Çocukları nasıl mutlu edebilirim, evi nasıl geçindiririm..

Çıktım iş yerinden. Minibüsler hep boş bu saatte. En iyi yere, cam kenarına oturdum. Eve döneyim bari, kötü haberi herkes duysun!

Sahilden geçiyor minibüs. Camdan bir taraftaki sakinliği izliyorum. Şehir tarafına bakmak bile istemiyorum. Yalnız kaldıkça, işin ciddiyetini farkediyorum. Yaş olmuş kırkbeş, birikim desen sıfır, ne anada var ne baba da... Bu yaştan sonra kime gidip "iş istiyorum" diyeceğim ki!. "Müsait bi yerde"... 
İndim minibüsten. Öğlen olmak üzereydi. Belki bir simitle çay alıp denizi seyrede seyrede yerim. Hem daha iyi düşünürüm. Öyle de yaptım. Akşama kadar düşüne düşüne çok şey hallettim, desem de inanmayın. Aynı tükenmişlikle, kafa yorgunluğuyla, kalktım....Yürüsem daha iyi olur. Ev yakın sayılır. Gün çoktan devrildi denizin ardında. Nispeten üşüten bir meltem başladı. El ayak çekilmeye başladı. Tenhalaşıyor git gide sokaklar. Sabah aynı koşuşturmaca başlayacak. Dinlenmemiz lazım!.. 
Kafamda sorular daha artıyor yürürken. Hanımın bütün umudu benim, zaten kıt kanaat geçiniypruz, yıllardır bütün isteklerini bu yokluktan ertelemek zorunda kaldı, şimdi ne olacak?... Birinci silahımı kaybettim... 

Ya çocuklar! Onların hayalleri, gelecekleri, istekleri, gurur duyabilecekleri zengin bir babaları, bir oyuncak istediklerinde gözlerinin içine bakıp, "alamıyorum" dersem ne olacak?... Gitti ikinci silahım da.. 
Üçüncü silahım neydi?  Sıkı bir kahvaltı mı? Hangi kadın işsiz güçsüz, ya da kendi geçimini sağlayamayan adama kahvaltı hazırlayıp, kapıdan uğurlar ki? Silahsız kaldım. Neyle savaşacağım hayatta!  

Eve varmak üzereyken, ağırlık iyice üstüme çökmüştür. İşsiz kalmıştım ve ne yapacağımı bilmez halde sokağa girmek üzereydim. 

Sokağın başındaki bilboarddaki yazı dikkatimi çekti. "Hiç kimse yatağa aç girmeyecek!".. Evet girmeyecek! Girmemeli! Ama nasıl? Birileri şişip patlayıncaya kadar yerken, diğerlerini düşünen var mı hayatta? Halbuki hepimiz şimdiye kadar yiyebileceğimizden çok çok fazlasını depoşamadık mı? Bu açgözlülük nedir dünyada?.. Kimse yatağa aç girmeyecek... Yazanlar gerçekten aç kaldılar mı acaba hayatta hiç.. Ya da katıksız kuru ekmek falan yediler mi? O yazı yeni miydi orda, ne zmana asılmıştı? Hiç farkına varmamıştım. İşten kovulunca mı gözüme çarptı acaba! 

Kaldırımda bir çocuk oturuyor. Hani şu kağıt toplayıcılardan. Ya da çöpleri karıştıranlardan. El arabasını kaldırıma koymuş, artık yorgunluktan mı, umutsuzluktan mı kimbilir oturmuş kaldırıma. Elinde de bir kitap! Ne okuyor ki? Neden okuyor ki? Hayatı zaten içinde alabildiğine zor yaşarken, bir de onu anlamlandırabilmek için kitap okuyoruz! Belki de daha karmaşık hale getiriyoruz. 

Ani bir refleksle gittim yanına oturdum. Önce korkar gibi oldu, kendini geri çekti. Sonra umutsuzluğumu mu, çaresizliğimi mi gördü nedendir bilinmez, kendine yakın mı gördü de umursamadan kitabına bakmaya devam etti bilmem!... 

"Ne okuyorsun?" dedim... Önce garip garip yüzüme baktı, gülümser gibi oldu, küçümser gibi baktı, anladı herhalde kovulduğumu! Tüm silahlarımı kaybetmiştim zaten, savaşacak halim yoktu! 

"Adamın biri işten kovulma hikayesini anlatmış, onu okuyorum" dedi.. Silahlarım yoktu ve beynimden vuruldum tamam.. Öldürün beni.. 

"Oku da dinleyelim" dedim...  Başladı... 

"O gün hiç olmadığı kadar mutlu uyanmıştım oysa!..." 
.............. 
                                       30 Mayıs 2020 / ADANA


17 Eylül 2019 Salı

KAFAMDAKİ CUMHURİYET


Aslında sorun hepimizin kafasında.

İlk gençlik dönemlerinde bunun farkına varamasak da ilerleyen yaşla birlikte Cumhuriyetin ne büyük bir erdem olduğunu, yaşanılası, sevgi ve saygı dolu bir dünya için mutlak bir zorunluluk olduğunu daha net anlıyoruz. Çünkü elimizdekileri kaybetmenin acısını daha çok hissediyoruz o yaşlarda. Yavaş yavaş kayıp giden ömrümüz belki de tedirgin ediyor bizi.

Cumhuriyet milli egemenliğin halka yayılmış yönetim biçimidir. Halkın kendi kendini, seçtiği yöneticiler eliyle, yönetmesidir. Kuralların ve kanunların tek bir kişinin veya zümrenin ihtiras ve hırslarına bırakılmamasıdır.

Bu öğretildi eğitim hayatım boyunca. Okullarda sınıf başkanları seçtik sınıfı temsil etsin diye. Sınıfın işlerini düzenini sağlasın, öğretmene karşı tüm sınıf adına sorumlu olsun diye! Şikayetimiz olursa sınıf başkanının üstünde kontrolü elinde tutan öğretmene gittik şikayet için. Kankasına torpil geçen, konuşanlar listesinde öğretmene adını vermediği için kızdık, sesimizi yükselttik, öğretmene şikayet ettik. Kimi zaman seçim yenilendi yeniden seçim yaptık, daha adil daha düzenli bir yönetim için… Tam da Cumhuriyeti yaşatıyorduk, bir taraftan da öğreniyorduk. Sınıf halkı olarak egemenliğimizin tadını çıkarıyorduk…

Sonra büyüyüp oy vermeye yetkimiz olmaya başlayınca, Cumhuriyete bir katkımız, yönetime bir etkimiz olacak diye sevindik. En değerli hakkımız olan “bir oyumuzu” yönetime aday olanlara verdik… verdik de, yönetim bizim istediğimiz, öğrendiğimiz, anladığımız ve uygulanmasından mutluluk duyacağımız Cumhuriyet değildi. Sınıf başkanın kendini “öğretmenin” de üstünde görüp, hoşuna giden arkadaşlarına “kanka”, hoşuna gitmeyenlere “kaka” dediği, sınıfın da kendi içinde sınıflara ayrıldığı bir topluluk olduğumuzu böylece anlamış olduk.

Yani cumhuriyet bizim kafamızın içinde kaldı. Hala da yaşıyor… yaşatmaya da devam edeceğiz…. Ama...

Bugünün dünyasında söyledikleri ile yaptıkları, “oldukları” ile “göründükleri” farklı olan yönetimdekiler artık kafamızın içini de oymaya çalışıyorlar. O okul sıralarında beynimizin kıvrımlarına yerleşen “cumhuriyeti” olduğu yerde, o beyin kıvrımlarımızın içinde tüketmek için arka arkaya operasyona girişiyorlar. Açık açık beyin ameliyatı…

Okuduklarımız, giydiklerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz hepsi onlar için birer delil. Hepsi, eğer onların istediği gibi değilse, bizi “cumhuriyet” hastası yapıyor. Ve bu günlerde bu hastalığın onlara göre tedavisi yok. “itlaf edilecek” birer hayvan muamelesi görüyoruz. Hatta yetmiyor, fişlenerek gömüldükleri yerler bile kireçleniyor.

Mikroplar çoğalmasın!

Böyle böyle bitiyoruz. Konuşmaya tahammül edemeyenler, halkın egemenliğini ağızlarına sakız ederek, egemenliğimizi çiğneyip çiğneyip yüzümüze tükürüyorlar. Onlar bütün egemenliği kendilerinde toplayarak daha rahat, daha huzurlu yaşarken, egemenliğin asıl sahibi millet, dışlanıyor, öteleniyor, ötekileştiriliyor….

Kafamızın içine yerleştirilen Cumhuriyet ise beyin kıvrımlarımızın en dip, en karanlık yerine doğru büzüldükçe büzülüyor.

Olsun!

Kapkara olmadıktan sonra her şeyimiz mutlaka bir gün ışık vuracak. Ve önüne geçilmez olacak. Kıraç topraklarda yıllar boyunca gömülü kalıp da ilk yağmurlarda suyu gördüğünde fışkıracak rengarenk…

İşte böyle kafamızın içindeki Cumhuriyet ile umudumuz olan cumhuriyet aynı. Ama şundan eminim ki yaşadığımız kesin olarak Cumhuriyet özlemi çekenlerin istediği Cumhuriyet değil… Böyle biliyorum…

22 Mayıs 2019 Çarşamba

ZULÜM İLE ABAD OLANIN...



Sen bizden değilsin diyerek ne kolay ötekileştirmek! Ayırmak, bozmak, parçalamak…

Can acıtır! Yıkar! Dağıtır! Parçalar! Böler! Yok eder en sonunda!

Toplumların en büyük yarasıdır bu bölünmüşlük düşüncesi ve bölünmüş toplumlar yok olmaya mahkumdur eninde sonunda. Sadece farklı düşünüyoruz, farklı giyiniyoruz ve farklı inanıyoruz diye insanlıktan çıkmadık ya!

Oysa insan olanın eşitliği bastığı toprakta başlıyor. Toprak hiçbirimize ayrım gözetmeksizin üzerinde gezmemize izin veriyor ve belli bir sürenin sonunda, içine çekip, öğütüp tüm izimizi siliyor dünya denilen gölgelikten. Geriye sadece acı, gözyaşı, viran olmuş evler, sahipsiz çocuklar, hiçbir şekilde yeşermesine müsaade edilmeyen umutlar kalıyor. Ezildikçe eziliyor insana verilen dünyayı mamur etme görevi. Ve insan kendisine verilen görevi kötünün de kötüsü bir şekilde ifa etmiş  ve kesesine doldurduğu günahlarla yitip gitmiş oluyor.

Hep söylüyoruz ya hani şu üç günlük dünyada değer mi birbirimizi kırmaya. Diğer taraftan da “sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyor başka bir derviş de, amma dinleyen kim! Kulağına küpe yapan, ibret alan kim? Herkes daha çok mal toplama peşinde, herkes daha çok dünyalığa sahip olma peşinde. Elindeki tüm sahip olduklarını daha fazla hırs için, daha fazla fani zevk için kullanma peşinde! Bunun için ne ahlak kalıyor çiğnenmedik, ne şeref! Ne haysiyet kalıyor ezilmedik, ne gurur! Ne verilen sözler tutuluyor, ne de ahde vefa kalıyor! Yangın öyle büyüyor öyle büyüyor ki ancak kıvılcımlar kendisine sıçramaya başladığında aklı başına geliyor insan oğlunun! Söylediği yalanlar dönüp kendi canını acıtınca “ah” ediyor ama iş işten geçmiş oluyor! Yaptığı iki yüzlülükler dönüp kendi dünyasını da yıkmaya başladığında “vah” ediyor ama tren çoktan kalkmış oluyor!

Lafın hülasası aslında “kimsenin ettiği yanına kar kalmaz” da bakma işte laf kalabalığı yapıyoruz. Çünkü bu herkesin yarası, herkes bundan şikayetçi! Herkesin şikayet ettiği bu derdi çözmek içinse hiç kimse üstüne düşeni yapmıyor. Gözlerimiz hep yüksekte, daha çok, daha çok istiyoruz. Lanet olsun içimizdeki bitmek tükenmek bilmeyen hırsımıza….

Ya birde en çok güvendiğiniz kişiden hem de hiç ummadığınız zamanda yerseniz darbeyi haliniz nice olur. Tam en çok ihtiyaç duyduğunuz anda uzattığınız elinize sırtını dönene ne diyeceksiniz! Bedduaların en ağırını hak etmez mi o sütü bozuk! O kendini kaf dağlarında gören, en ağır şekilde mazlum ahı almayı hak etmez mi?

Hak eder elbette. Hem de sürüm sürüm hayatını sürdürmesi lazım. Hem de kalan bir dünya günü için seni, beni, bizi satanların yeri neresidir diye sorsak ilahi adalet “cehennem” demez mi en harlı korlu haliyle! “o arkadan iş çevirenler yok mu, vay onların haline” diyen bir kitaba inanıyoruz biz. Elbet mazlumun gücünün yetmediği yerde ilahi adalet tecelli edecektir. Elbet günü saati gelince hak yerini bulacaktır. Elbet fakir diye, garip diye, mazlum diye aşağılananlar aşağılık bir azabın içinde bulacaklardır kendilerini.

Ötekileştirmek senin haddine mi vicdansız! Senin kaderine zengin olmak düştü ise o zenginliğini paylaşacağın yerde zulüm için mi kullanıyorsun! Kandırmak için mi günlerini geçiriyorsun! Ya sana kananlar, ya senin gibi şeref yoksunu yaratıkların oyuncağı olup da çıktığı kabuğu beğenmeyenler, yıkılın ulan cehennemin en dar, en dip, en vahşi kuyularına!.. Sizden büyük ALLAH var!

Zulüm ile abad olanın ahiri berbad olur!” hacı, şimdi gidin az biraz daha günah toplayın da daha da gömülün cehennemin dibine!

Söz de anlayana….


22.05.2019 /Adana