vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2016 Salı

ŞEREFSİZLER

Oğlum Beşiktaş’ta yapılan kanlı hain katliam haberlerini izlerken “şerefsizler” dedi.

Kızım “abi ne diyorsun, neden öyle kötü şey söylüyorsun” dedi. İkisi arasında olayları idrak cihetinde üç yıl var.

Genel olarak her kendini bilen aile gibi çocuklarının ağzında küfür babında sözcüklerin dolaşmasını istemeyen ailelerden biriyiz. Ancak tam yerine oturan bu söz karşısında ebeveyn olarak bir şey diyemedik. Ne ki yapılan kancıkça bir eylem ve tam bir şerefizliktir.

Ne onlar anlıyor böyle vur kaçların koskoca Cumhuriyetimize halel getiremeyeceğini, ne de biz anlıyoruz hala kardeşçe yaşamaktan dem vurmanın sorunu çözmediğini. Kınamaların, intikam yeminlerinin akşamdan sabaha çıkmadığını…

Oysa olan ateşin düştüğü yere oluyor. Anasına, babasına, yavrusuna, yavuklusuna, kardeşine, bacısına bakarken, ağıtları dinlerken gözümüzün yaşlanmasına engel olamıyoruz. “Ödediğimiz neyin bedelidir” ve daha ne kadar ödeyeceğiz…

Kırk yaşıma az kaldı. Tüplü siyah beyaz televizyonumuzun karşısında saman sarısı defterlerime ödevlerimi yapmaya çalıştığım zamanlarda TRT, Güneydoğu kırsalında öldürülüp sıra sıra serilen teröristlerin görüntülerini geçerdi. Şehit olan kahramanların isimleri sayılırdı…. “vah vah” derdi annem babam!

Şimdi ana baba olarak bizim ağzımızda “vah vah” lar. Ama bu kez gösterilen dağlar değil, metropolün tam göbeği. Bu kez sıralananlar teröristler değil, sıra sıra al bayraklı tabutlar polislerimizin, askerimizin, ya da suçu sadece ordan geçmek olan habersiz vatandaşın. Aynı kalan ise sadece ölüm, ölüm, ölüm…

Yüz yıldan beridir bu sınırlar içinde mal, mülk sahibi olanlar, iş kurup patron olanlar, okuyup avukat olanlar, seçilip vekil olanlar ama habire “hak isteriz, onu da isteriz, bunu da isteriz diyenler”…istisnasız hepsi vatanın altını oymakla meşguller. Halbuki yanı başlarında Irak’ta, Suriye’de olanı görmek istemiyorlar. İşte vatanın altı oyulunca kaçacak yer arayan akrabalarına karşı hala özgürlük de özgürlük diyorlar. Oysa en özgür oldukları yer bu sınırlar içi, bir bunu anlamıyorlar.

Ki şehit edilen o polisler içinizden çıkan o teröriste karşı sizin ananızın babanızın canını da, sizin o bacınızın namusunu da koruyan polisler ve askerler… Ara sıra yaşadığınız sıkıntılar da işin cilvesi. Her baba şımaran çocuğunu biraz okşar, bilirsiniz.

Vekil diye seçtiğiniz insan bozması, dün mecliste olayı lanetleyemedi. “TAK” üstlendiyse kınıyorum diyor, “PeKeKe” üstlendiyse “devletin de sivil ölümleri için özür dilemesi gerekir” diyor. Hala “PeKeKe” diyor, hala “sivil ölüm” diyor, hala “meclisimizde vatanı bölmeye çalışıyor”… oturduğumuz yerde bizi deli ediyor… dayağı hakkediyor!...

Başka hiçbir devlet sanırım meclisinde gözünün içine baka baka bölünmekten, federasyondan, özerklikten bahsedenlere bu kadar özgürlük tanımaz. Üstüne bir de para ödemez, zannetmiyorum…

Oğlum aslında “şerefsizler” diyerek yerinde söylüyor lafı. Şereften yoksun olanlardan 44 insan evladı için yas tutması beklenebilir ki! Öyle de oldu. Ne kınadılar, ne ortak bildiriye katıldılar…

Özet olarak “Katranı kaynatsan olmaz şeker, cinsini ….. cinsine çeker” diye de ayrı bir manalı cümle geliyor aklıma…hepsi bu!...




17 Temmuz 2016 Pazar

KABUS


37 yaşındayım. Darbeden çok çekmiş biri olarak yazıyorum bugün!

Komik mi geldi? Hesap yapınca son darbe yapıldığında ağzının kenarında süt bulaşığı olan bir bebeydim nihayetinde!

Benim yaşlarımda olanların bütün ömürleri boyunca büyüklerinden dinlediği en favori konu seksen darbesinde bu milletin evlatlarının, yani annelerimizin babalarımızın çektiği sıkıntılardı. Korku filmi hiç bitmemiş! Anlatılan ekmeğin karneye bağlanması, sorgusuz sualsiz hapishaneye atılmalar, işkenceler, köşebaşında  hemen duvarın ardında bekleyen, inmeye hazır dipçik darbeleri çocuk beynimizde dev bütçeli korku filmlerine taş çıkarır düzeyde dönüp durmadı mı yıllarca? Çok çekmedik mi darbe hikayelerinden!

Yaşayan yakınlarımızın anlattığı acılar bir yana, kendi milletine silah doğrultan Mehmetçiğin yaptığı o zaman da, bu zaman da hainlikten başka nedir? Tekrar hortlatılmak istenen el koymalar, işkenceler, kıtlık, yoksulluk, düzenin bozukluğu, kargaşa kabuslarımızın gündüz gözüyle gerçeğe dönüşmesi değil midir? Hep anlatılan korkunç devlerin gelip böğrümüze oturması değil midir? Aynı korkunç hikayeleri bizim de çocuklarımıza anlatacağımız ve onların pembe düşlerini kapkaranlık karabasanlara dönüştüreceğimiz anlamına gelmiyor mu?

İyi ki kalkıştıkları gibi oturdular yerlerine! İyi ki acınmadı hiçbirine! İyi ki başaramadılar millet sayesinde!

“Eyvah” kelimesi haber akışında “TSK Yönetime El Koydu” yazısını görünce boğazıma koca bir düğüm gibi oturdu! Darbeyi henüz çocuk akıllarıyla, benim telaşımdan korkuya kapılan on yaşlarındaki oğlum ve kızıma nasıl anlatacaktım? Onların televizyonda gördükleri “asker abi”lerinin vatanı korumak için değil de, vatanın kalbine hançer saplamak için orada olduklarını nasıl anlatacaktım onlara! Ya ertesi gün her zaman gün güle oynaya şeker, sakız almaya gittikleri bakkalın önünde koca bir tank ve on adımda bir silahlı askeri nasıl açıklayacaktım! İyi ki beceremediler de hala askeri vatan savunmasının yılmaz bekçileri olarak biliyorlar yavrularım…. İyi ki sağduyulu öteki askerlerimiz, polisimiz ve yüce milletimiz sayesinde pembe düşleri bozulmadan kaldı!

Darbenin kim tarafından yapıldığı benim için önemli değil! Eni konu kardeşim de olsa, kalkışmanın cezası mutlaka hemen verilmelidir. Sonuçta devlet otoritesi sadece siyasi iktidarın değil tüm halkın ortak malıdır. Sonuçta milletin yüreğini ağzına getiren böyle habis bir planın hiçbir iyi açıklaması olamaz. Savunulacak hiçbir müspet yönü bulunamaz. Gençlerin hayatını karartmanın, çocukların pembe düşlerini karabasana çevirmenin, düzeni bozmanın cezasız kalacak elle tutulur hiçbir yanı yoktur!

İstihbarati bilgileri biz ancak bize yansıtılan kadar bilebilir ve yorumlayabiliriz. Türkiye büyüklüğünü, birleşmekten güç doğduğunu bir kere daha tüm dünyanın gözünün içine sokmuştur. Hala oyundu, tiyatroydu, iyi planlanmış ama oynayamadılar gibi akıl tutulması sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Bir tek tankın kışla kapısından çıkıp da devleti yıkmak için sokağıma kadar gelmesi bile darbenin ta kendisidir, kaldı ki kastedilen canlar milletin yarısının oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Başkanı, kullanılan silahlar yine bu milletin parasıyla alınmış silahlardır, uçaklardır, tanklardır…

İşin stratejisini, planlarını, ne boyutlarda olduğunu, verilecek cezaları konuşmak benim işim değil! Cezanın büyüklüğünü istemek ya da karşı koymak da benim işim değil! Konuşacak olanlar devletin bekasında birinci elden sorumlu olanlar, siyasi iktidardır, muhalefettir. Yani Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

Bir kere daha bu “iblis kılıklı lanetlilerin” kalkışamadıkları, "darbe" değil ama "arbede" sırasında can veren millet evlatlarını anmamız gerekiyor. Hali hazırda işini gücünü bırakıp meydanları dolduran yediden yetmişe halkımıza, vatana, demokrasiye sahip çıkmanın ne kadar güzel bir duygu olduğunu gösterdikleri için teşekkür etmemiz gerekiyor. Ve İktidarıyla muhalefetiyle, yöneticilerden bir an önce normalleşmenin gerçekleşmesi için acele etmelerini istememiz gerekiyor…

Sağolalım, varolalım …. Hepimiz!...


20 Kasım 2015 Cuma

TÜRKMEN DAĞI İÇİN YA RAB!


“Böyük devletlerin böyük oyunu,
Yok etmek Türk’ün soyunu.
Çoraplar örülmüş, çuvallar geçirilmiş başıma
Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak
Taş kesilmişem gavim gardaş NERDESEN
..”


Tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi “duyan geliyor.” Terörü besleyip büyütenler, şimdi yine terörü bahane edip topunu, tüfeğini, uçağını tankını sürüyor Türkmenler’in üzerine. Türkmen Dağı bölgesinde soydaşlarımız ölüyor.

Esed’in yaptıkları yetmiyor gibi, O’na karşı gelen de vuruyor Türkmenleri, O’nun yanında olan da vuruyor. Yalnızca biz izliyoruz! Hemen dibimizdeki ırkdaşlarımıza el uzatmadan sadece izliyoruz ölümlerini.

Kimin kimle savaştığı da belli değil. Kimin kimi desteklediğinin beli olmadığı gibi. Rus savaş uçaklarının son bombardımanlarıyla Türkmen Dağı bölgesinde seksen bin Bayır Bucak Türkmen’in yaşamı tehlikede!. Bir kere daha yerlerinden yurtlarından ediliyorlar. Ölümden korkmayan ırkın torunları ölümü kucaklarında taşıyorlar artık. Her an silah sesi kulaklarında, her an uçak tepelerinde.

Aynen birinci dünya savaşında olduğu gibi yedi düvelin toplandığı kan ve göz yaşı meydanı oldu Suriye’nin kuzeyi. IŞID’i mazaret gösteren gidip vuruyor. Ama IŞID’i değil. Göderiyor füzeyi, bombayı kime isabet ettiğini kendisi de bilmiyor. Görünürde herkes huzur için savaşıyor ama her gelen ülke, her gelen örgüt daha çok kan ve gözyaşı getiriyor. Olan yine masumlara, yine çaresizlere oluyor. Pire için yorgan yanmaya devam ediyor yani.

Al Jazeera Türk muhabiri Yılmaz Bilgen, "Şii-Rus-Nusayri çeteler, Türkmen Dağı'nda civanları katlediyor. Oturup izleyin, istifinizi bozmadan. Esed'in şebbihalarının kirleteceği namusların mesulu kim olacak?" diye feryât ediyordu dün.

Sahi kim olacak ölen çocukların, kirletilen namusların ve karartılan hayatların sorumlusu. “Saraylarında oturan krallar mı?”. Savaş oyunu oynar gibi silahlarına sarılan çeteler mi, örgütler mi, teröristler mi? Yoksa yarı çıplak şovlarla sürdürülen evlilik programı müdavimi, kimin kiminle düşüp kalktığı belli olmayan  dizi bağımlısı bizler mi? Sen de sorumlusun Türkmen Dağı’nda öldürülen ırkından, soyundan, kanından kardeşinin ölümünden! Ben de!

“Fırat’ın kenarında sürüden bir koyun kaybolsa o benim hatamdır, günahı benimdir” diyen Ömer adaletini getirecek olanların hepsinin gafletle hala uykuda olması ne tuhaf! Oysa hepimiz akşamı nasıl daha güzel geçiririz diye düşünürken, daha çok nasıl yeme derdine düşmüşken nasıl olurda oradakilerin acısını hissedebiliriz. Bugün yardım etmezsek kardeşlerimize, yiyeceklerini temin etmezsek, karşı koyacak güç için silah vermezsek yarın Allah göstermesin aynı duruma düşersek kimden yardım bekleyeceğiz.

Vatan sadece misak-ı millinin içinde kalan yer değil ki! Vatan kendi ırkından bir kişi bile yaşasa Amerika’dır, Afrika’dır, Asya’dır, Kutuplardır. O’nun derdiyle dertlenmeyen de kardeş falan değildir. Hele aynı dinin mensubu olduğunu söyleyip de saraylarından kafalarını çıkarmayan, Amerika da Fransa da otel kapatan Suud krallarının Müslümanlığına falan da kimse inandıramaz bizi.

İyi ki hesap günü var! Yoksa nasıl hesap sorulacak zalimin zulmünden!

O zaman mübarek gün Cumadır bugün. Duaların kabul olduğu gündür bugün. En azından “Kahhar ism-i şerifinle bunları kahreyle” deyiverin de, İbrahim'e su taşıyan topal karınca misali sorumluluktan kurtulun!



27 Ekim 2015 Salı

SEN BİLİRSİN


Yönetenlerin seçilmesi paravan arkasında, kapalı zarf ve sandıklarda gizli olarak yapıldığı için seçme hürriyetine karışacak değiliz. Herkesin seçimi özgürdür ve öyle de olmalıdır. Ancak seçim sonuçları açıklandığında bireysel olarak kullandığımız oy genelimizi ilgilendiriyor. Bu açıdan bakıldığında verilecek her oy değerlidir ve aynı partiye oy vermiş veya vermemiş diğer seçmenleri de direk etkiliyor.

Ülke olarak başarısız 7 Haziran seçiminden sonra bir kere daha sandık başına gideceğiz. Başarısız olması öznel bir eleştiridir. Kimine göre başarısızlık olmayabilir. Ancak oy verme oranı, seçime katılma ve söz sahibi olma açısından başarılı da olsa, oy bir kere sandığa düştükten sonra artık başarı veya başarısızlığın mimarları da seçtiğimiz kişiler oluyor. 7 Haziran sandığından kalıcı ve güçlü bir hükümetin çıkamamış olması demokratik zaaf olarak nitelendirilemez. Aksine sandıktan çıkan sonuç yönetimi paylaşma ve “ben de varım” demenin güzel bir örneğiydi. Maalesef siyasi kişiliklerin düştüğü zafiyet ve hırs sonucunda istenilen katılımcı yönetim oluşturulamadı. Artık umutlar 2 Kasım sabahına!

Burada Türkiye seçmeninin iyi okuması ve değerlendirmesi gereken nokta, gelecek olmalıdır. Çünkü henüz bir sene önce, bu olanları zannımca hiç kimse tahmin etmiyordu. Herkes ve her çevrede, siyasi yapılanmalarda ve sivil örgütlerde çatışmasızlık ve akan kanın durması umudu iyice artmış ve artık bu illegal devlet düşmanı yapılanmanın son bulduğu kanaati oluşmuştu. Karşılıklı iyi niyet beyanatları, kol kola yapılan açılışlar, kabuller birer zeytin dalıydı. Ancak umudun tükenmesi kısa sürdü. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ertesinde böylesine bir kavganın tekrar alevlenmesi ve çok sıcak bir yaz geçirmemiz, sizde de barış adına ne varsa yapılan, hepsinin yalan olduğu kanısı uyandırmıyor mu? İmzalanan mutabakatların, durdurulan emniyet birimlerinin, saklanan istihbarat raporlarının aslında bölücü örgüt için bir toparlanma ve stok yapma sürecinden başka bir işe yaramadığını üzülerek görüyoruz. Güneydoğuda cephaneliğe çevrilen evlerin, terörist haline getirilen çocukların hep bu barış yalanın arkasında gizlice planlandığını bilmeyen kalmadı sanırım.

En sonunda egemenliğin tehlikeye düşmesi, uzantı siyasi parti tarafından habire mazlum edebiyatının yapılması ve bu sayede oy avcılığına soyunulması demokrasimizin ne kadar içler acısı durumda olduğunu göstermiyor mu? Mikrofonu her eline alan parti liderinin halkı diğeriyle korkutması hangi miting jargonunda yer alır. Kah bölünmekle, kah savaş alanına çevrilecek il ve ilçelerle, kah fakirlikle ve bozulacak eğitim sistemiyle korkutulan halk acaba tercihini belirlerken hangisini göz önüne alacak? Oysa miting meydanları vaatlerin açıklandığı meydanlar olmalı, yarına dair huzurun, hoşgörünün ve umutların söylendiği meydanlar olmalı. İmam mikrofonu eline aldığında cehennemi anlatmamalı, cennetten bahsetmeli  ki neşeyle koşalım sandıkların başına. Oy verdiğimizde, oyun bize terör, şiddet, fakirlik, yoksulluk olarak geri döneceğine eminsek, kara kaşınıza kara gözünüze mi oy vereceğiz Allasen!

İşte bu, zaten varolan kararsızlık ve “al birini vur ötekine” sahnesinde oy vermeye gideceğiz. Vatan millet aşkına yanıp tutuşurken, birer birer söndürülen vatan millet aşığı hayatların üzüntüsüyle oy vereceğiz. Bölünmez bütünlüğümüzü değil korumak, ağızlarına bile alamasınlar diye oy vereceğiz. Toprağından suyundan faydalanıp da yediği yere pisleyenleri temizlemek için oy vereceğiz. Güvendikleri ağabeylerine “sizin ne haddinize bize karışmak” demek için oy vereceğiz. Bayrak için, vatan için, millet için, Orta Asya’dan gelip de kanıyla canıyla bu toprakları sulamış atalarımızın mirasına sahip çıkıyoruz diyebilmek için oy vereceğiz. Biz biliyoruz kime oy vereceğiz. Gerisini SEN BİLİRSİN, TÜRKİYE!


17 Eylül 2015 Perşembe

ACIDAN BESLENEN ACINASILAR


İnsanoğlunun aciz ve güçsüzlüğünü her seferinde yüzüne vuran semavi dinlerin, yine insanı en çok sakındırdıkları tehlike tul-u emel’dir. Yani hırs, bitmeyen istek, doymayan karın ve bir türlü tatmin edilemeyen azgınlıktır. Doğa ve hayat karşısında bu kadar aciz olan bir varlığın aksine bu kadar gaddar, katilce yaşaması ancak içindeki canavarla açıklanabilir.

Bugünkü habere göre Amerika PYD ile Kuzey Suriye‘de ortak harekat gerçekleştiriyor şeklindeydi. Bir kere Amerika’nın kıtalar mesafesindeki bilinmedik topraklarda askeri operasyona kalkışması, doymak bilmeyen bir azgınlığın göstergesidir. Tüm terör örgütlerini silah yönünden besleyen, en ücra köşelerde bile karışıklık çıkartıp sonra daha çok silah satan, en nihayetinde kukla devlet kurdurup ona da silah pompalayan yine Amerika’dır. Kendi eliyle ortalığı bozan, sonra düzeltmiş gibi yapan sonra daha çok bozan yine Amerika’dır.  Bu sayede kaos ve kargaşadan yararlanıp yer altı ve yerüstü ne kadar kaynak varsa hepsini sömüren, sömürdükçe iştahlanan ve bir türlü azgınlığı bitmeyen, dünyaya habire tüketim çılgınlığı pompalayan ve okyanuslar arasında kendini güvenli ve korunaklı ülke vatandaşı konumunda gören Amerikalıları mutlu azınlık yaptıran güç bu Büyük Şeytan’ın ta kendisidir.

Geçmişte bir bahaneyle saldırdığı Afganistan’ın hala düzelmemiş olması, Afrika’da kabile dönemlerinde görülen savaşların hortlaması ve Ortadoğu’da bitmek bilmeyen güç dengesi değişikliklerinin sebebi, hep Amerika’nın haltlarıdır. Myanmarda Budistler tarafından hint okyanusunda ölüme zorlanan, pala ve satırlarla doğranan Müslümanların,  Afrika’nın bambu çadırlarında açlıktan ölen siyahi bebeklerin, ne sebebi belli, ne sonucu tahmin edilebilen savaşlar yüzünden milyonlarca insanın evinden yurdundan atılmasının, göçebe olarak Ortadoğu’dan yollara düşmesinin sebebi de yine Amerika’dır. Uyuyan ve bütün tepki refleksleri alınmış Arabistan Krallarının, arap ülkelerinin, çiğnenen Mescid-İ Aksa’nın, Mısır’ın, Suriye’nin, Yemen’in tek sebebi bu azgın, doymak bilmez, sonu gelmez açlığı yüzünden hiçbir kutsala saygısı olmayan Büyük Şeytan Amerikadır.

Ancak ne tuhaftır ki her ülkenin, herkesin bilmesine rağmen yine de bu sorun çıkarıcı ülkeyle ortak olma, müttefik olma çabası anlaşılır gibi değil. Güya dost olduğu ülkeyi eninde sonunda kaosun içine atan bu şer odağıyla mücadele etmek yerine sürekli olarak mübadele havasında olmak hiçbir ülkenin, toplumun, örgütün lehine değildir. Dün nasıl ki Saddamı ortaya çıkardıysa ve heykeline bile tahammül edilmez hale getirip darağacına gönderdiyse, Bin Ladin’i besleyip sonra güya terörist ilan edip, Afganistan’ı cehenneme çevirdiyse bugün güya anlaşma yapıp ortak ediyor algısı yarattığı Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürtlerinin yarın ağzına s*çmayacağını kafasızlar bilmiyorlar mı?

Sınırları ve nüfusu artmış imparatorlukları ve büyük ülkeleri bölmenin yegane kuralı “milliyet” düşüncesini kafalarına yerleştirmektir. Amerika bunu yıllardan beri her girdiği bölgede yapıyor. Bugün Suriyede olan da tam da budur. Herhangi bir sağlam köke dayandırmadıkları geçmişlerini Amerika sayesinde “milliyet” bulma çabası içine giren acınası Kürtler acaba yarın yine bu Amerika’nın alacağını tahsil etme günü geldiğinde ne yapacaklar. Bugün ite kaka peşmergeleriyle, savaş kazandığı zanneden PYD, Amerika’nın “hep ben veriyorum” biraz da sen ver bakalım” isteğine ne cavap verecek?

Türkiye düşmanlığıyla bütün düşmanlarımızla dost olma yarışına giren dağdaki ve Meclisimizdeki teröristler acaba borçlarını günü geldiğinde ödeyebilecekler mi? Yoksa bugün Türk Kürt diye ayıran şer odağı, yarın onları da Zaza, Ezidi diye ayırmayacağını garantisini mi aldılar.

Bütün P’li grupların yaptığı yanlıştır. Bir vatan ve ülke içerisinde yaşama ve bölüşme idealini baltalamak için ellerinden geleni yapanlar unutmasın ki batan gemiden sağ çıkan zor olur ve batan geminin malları ucuz olur. Amerikan asker ve istihbaratı ile kültürünün girdiği her yerde yozlaşma inanılmaz boyutlara varır. Bütün o kutsallarımız, namusumuz, şerefimiz, onurumuz bile ayaklar altına alınır da ruhumuz duymaz.. Bugün elinizdeki maddi değerleri almak için kapınızı aşındıran köpekler karşısında hem maddiyatınızı hem de maneviyatınızı kaybetmiş uyuz sokak köpeklerine dönersiniz.

Acınacak hale gelirsiniz acıdan beslenenlerin elinde de kıçınızı tuta tuta, bir dilim ekmek için yalvarırsınız sonra!... Demedi demeyin!...



17.09.2015 - Adana

11 Eylül 2015 Cuma

TÜRKÇÜLÜK


Bu terim kimilerini rahatsız ediyor olabilir. Zira kardeş olmayı ve inanç potasında tüm benliklerden sıyrılmayı dikte eden Cuma hutbeleri ile Irkçılığı ayaklar altına alan sosyologların savunduğu gibi “ırkını sevmek ve yüceltmek” İslam ile bir senteze sokulamaz. Savunulan ve sürekli “ırkçı” olmayın kardeş olun diye halkın gözünde “ırkı” ile övünen Türk’ü “öcü, kelle avcısı, kan içici” pozisyonuna sokmak isteyenler de sıkıştıkları noktada İslami argümanlara sığınıyorlar.

Bir kere benim nazarımda da “Irkçı” tabiri yanlış bir tabirdir. Ancak şöyle ki, “ırkçı” kelimesi basit, ucuz ve yıpratılmaya hayli müsait bir kelimedir. Bunun yerine “Irkını sevmek ve yüceltmek” daha manidardır. İçi daha doludur.

Türk, “ırkçı” tabiri ile ananevi geleneklerinden, öz benliğinden, atasından ve milli değerlerinden soğutulmaya çalışılarak daha kolay bölünebilir, kenetlenmesi daha kolay kırılır hale sokulmak istenmektedir.

Bugün ve geçmiş yarım asırda Anadolu’da yapılmak istenen de budur. Türk’ün kendi ırkını üstün ve yüksek görmesi, yüceltmeye çalışması aşağılanırken, diğer ırkların aklına “karpuz kabuğu” düşürülmeye çalışılmaktadır. Oysa 1071’den çok önce öncü birlik ve akıncılarla başlayan Anadolu’nun Türkleşmesini kim görmezden gelmeye çalışırsa aklından zoru vardır. Kökleri binlerce yıl öncesine dayanan, vatan toprağının üstün ve baskın yöneticisi olan bir Irk’ın; daha faydasız, millileşme hareketinin başlarındaki diğer Irk’larla bir tutulması, eşit gösterilmesinin tek bir açıklaması vardır, “aptala yatmak”.

Kaldı ki Türk Irkı olarak Türkler Anadolu topraklarında milliyetlerinden dolayı kimseyi ikinci sınıf vatandaş yerine koymamıştır. Ekmeğinden aşından etmemiştir. En değerli makamları bile hak edene eliyle teslim etmiş, onlara güvenmiş kardeşçe paylaşmıştır.
Ancak kaşıntısı tutan veya zorla ite kaka dışarıdan kaşınan bazıları bugün onların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor.  Kardeşlik ve Barış diyerek Türk’ün üstün maneviyatını ve inancını kırmaya çalışıyorlar. “Analar ağlamasın” beyanatlarını 40 bin anayı ağlatan bir şerefsiz’in fotoğrafları altında verebiliyorlar. Ve buna biz Türk’ler olarak hala hoşgörü ile bakıyoruz, ifade özgürlüğü ile bakıyoruz. Bazı sosyal demokratlar da bu karanlık ve sonu gelmeyecek azgınlık ve iştaha çanak tutuyorlar. Yaşan kaos ve ölümlerin sebebi olarak boyunlarında katil, katile yardım eden yaftası kıyamete kadar asılı kalacak.

Tükürüğüyle boğmaya kalkanı bakışıyla tükürüksüz bırakacak nice cengaver yetişmiştir bu ülkede. Ama edebinden susar, atasından kalma hoşgörüsünden susar anlamazlar. Anlatırız! 

Ülküsünün “önce yaşatma” idealinden dolayı susar.  Her ne kadar, sayıca, dilce ve kanca üstünlüğü olsa da bir gün olsun bundan dolayı yakıp yıkmaz. Ancak kafalarında bölmek ve bölmeye uşaklık etmek olanlar, neye hizmet ettiklerinin farkına varmadan yıllardır bindikleri gemiyi delmeye çalışmaktadırlar. Geminin batmasından medet umarak haince, pervasızca saldırıyorlar. Gelinen noktada yaşadığı coğrafyayı kan gölüne çeviren ırkdaşları Iraklılar ve Suriyelilerin halini görmeden.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin asli kurucu idareci gücü Türk Milletidir. Dolayısıyla maşa olarak kullanılan örgüt ve oluşumların içten içe kulaklarına fısıldanan “ezilmişlik” masallarına inanarak “kurucu gücü” “ırkçı”, “faşist” olarak etiketlemektedirler. Oysa karşılarına aldıkları gücün büyüklüğü ile bugüne kadar varlıklarını idame ettiklerini göremezler. Görmek istemezler. Devlet içinde devlet olma hayali bahsedildiği gibi kulaklarına üflenen masaldan ibarettir. Kanayan yarayı gün be gün deşeleme çabasındadırlar. Deşeledikçe ortaya çıkan kan ve irin içinde yarın debelenecek olan da yine kendileridir.

“Irkını sevmek ve yüceltmeye” çalışmak Türkçülüğün ana idealidir. Her alanda ileriyi hedeflemek, bu iddia ve ideal ile bilinçli, sağlıklı ve mesleki kariyerinde tam donanımlı bireyler yetiştirmek ana ülküdür. Ancak gerek dini duygularla gerekse de insani ve demokratik duygularla, yalan ve yanlış provakatif eylemlerin içine çekilmemek de gerekmektedir. Her ne kadar tarihde Türkler tarafından en geniş sınırlara ulaştırılan İslam içinde mükellef bir inanç taşısak da, İslam potasında milli benliğimizi bir kenara bırakacak değiliz. Bir kere İslam’ın doğuşu da “ırki”dir, "kavmidir". Çünkü Hz. Peygamberin Kureyş’in en güçlü kabilesinden seçilmesi, arkasına büyük desteği, dolayısıyla inancı ve güveni almasını sağlamıştır. Bu merkezde “Irkını” unutması bir Türk’ten beklenemez. Aksi durumda atasına sırtını dönerek yaşayan milletin yeryüzünden silinmesi ve tüm değerleriyle zelil olması kaçınılmazdır.

Hepimizin kızdığı ve damarlarımızdaki kanın daha da ısınmasına neden olan “kanton”, “kurtarılmış bölge”, “medya savunma alanları” gibi ifadelerin vatan bütünlüğüne alenen bir saldırının göstergesi olmasıdır. Bir Türk için vatan en değerli kutsaldır ve dokunulmazlığı vardır. İslami inanış içerisinde de vatan kutsaldır ve sınırları koruyan her ferd birer şehit adayıdır bu uğurda. Hal böyle olunca inancımız ile savunmaya çalıştığımız “Irkımızı korumak ve yüceltmek” ideali arasında bir çelişki olduğunu ileri sürmek ve buna karşı savunma geliştirmeye çalışmak abesle zaman kaybetmektir.


Velhasıl kelam kimse, ama her kim olursa olsun Türk Milletini “ırkçı” gibi çok ucuz bir lafla yaftalayamaz. Türk dünyaya bedel olmasıyla, dünya milletleri içinde huzur, güven ve sağduyulu hoşgörünün en başta gelen savunucusu ve uygulayıcısıdır. Bunu kim olursa olsun sınamaya kalkması başına bela almasının cesur ama cahilce göstergesidir. Bunu bugün uygulamaya çalışanlar bu delice kalkınışlarının bedelini elbet ödeyeceklerdir… Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin...
11.09.2015- Adana

3 Eylül 2015 Perşembe

KUMSALDAKİ KELEBEKLER


Lanet olsun bizim insanlığımıza, vicdanımıza, hayatımıza ve sizin savaşınıza!

Muhtemelen bütün dünya izledik minicik bir bedenin sahilde cansız yatışını. Kimimiz gündemi takip edip siyasi nutukları okurken, kimimiz sevgilisine özlü sözler ararken, kimimiz öğle molasında emperyal hamburger ve kolayı mideye indirip internette sörf yaparken… ama hepimiz ekrandan izledik! Hissedemedik ıslaklığı, soğukluğu!

Sonra hep birlikte yarış yaparcasına paylaşmaya başladık özlü sözler eşliğinde. Önce fotoğraf, sonra cehennem ve ilahi adalet hatırlatmaları, sonra ağlak ikonlar eşliğinde… ama hiçbirimiz duyamadık o botun batma anındaki çığlıkları, o bebeğin korkudan ağlamalarını, haykırışlarını…

O sırada kim bilir birinin sırtında roketatar menzildeki evlerden birini nişan alıyordu, büyük gürültüyle patlayan silahlar bombalar korkulu rüyaların arasında kim bilir kaç bebeği daha öldürüyordu! O sırada kim bilir birileri kazıyordu toprağı, mayın döşüyordu, kim bilir kaç bebek babasız kalacaktı patladığında! O sırada kim bilir canımız sıkılıyordu bilmem kaç ekran TV’mizin karşısında yarı çıplak showları izlerken! O sırada kim bilir oğlumuz son model bilgisayarında hayali kahramanlarla savaş oyunu oynuyordu, gerçeğinin çok acıttığını bilmeden öldürüyordu hayalinde! Ve o sırada kim bilir içkisini yudumlarken kaç silah tüccarı anlaşma imzalıyordu, ya da kaç insan taciri daha çok nasıl sığdırırım insanları lastik bota diye itekliyordu insanları saman balyası gibi! Yazıklar olsun yaşantımıza!..

Bindikleri lastik botta muhtemelen o kısa ömürlü kelebeğin yeri bile yoktu. Anasının veya babasının kucağındaydı onun yeri. İnsan taciri tarafından “insan” bile sayılmıyordu belki de! Yok hükmündeydi kim bilir!

Yaşadığı iki üç senelik ömürleri ile dünyadan ne kadar razı olabilirlerdi ki! Ne kadar haklarını helal edebilirlerdi bize! Belki de hiç gülmemişlerdir hayatlarında, hep korkmuşlardır, hep saklanmışlardır. Biraz olsun gülebilmek umuduyla binmişlerdir o lastik botlara! Gülüşleri kundakta meleklere kalmıştır belki de! Lanet olsun bizim kahkahalarımıza!

Dün bir dram yaşandı Akdenizin karanlık sularında, karanlık vakitlerde! Kelebekler kucaklardaydı, rengarenk gülsünler, rengarenk yaşasınlar diye umutla çıktıkları yolun, ölüm olduğunu nerden bilsinlerdi. Uçacakken kumlara nefessiz çakılıp kalacaklarını nerden bilsinlerdi. Lanet olsun bizim bilgimize de, teknolojimize de!

Hep senin suçun bunlar ey doymayan nefis, ey doymayan karın! Bir varken hep beş istemenden kaynaklı bu ölümler ey para babası emperyal sömürücüler! Hep senin doymak bilmeyen hırsınının sonucu bu insanoğlu! Hep bana Rabbena demenin suçu bu ey Müslüman! Yanı başında savaş varken senin Pariste koca bir otel kiralamanın suçu bu Arap Kralı! Lanet olsun bizim Müslümanlığımıza!

Öyle yüzükoyun yatarken gözünden perde kalkıp acaba gösterildi mi kendisine karanlık, koca göbekli doymak bilmeyen katilleri . Ya da zaten biliyor muydu “kelebek” ömrünün bu kadar kısa olduğunu! Yaşasa da dünyanın daha berbat hallerini göreceğini! Yaşasa da yaşadığına pişman olacağını!


Kimbilir! Merak ediyorsak sorarız Mahşer meydanında artık. Tabi insaf edip de konuşmamıza izin verir, bir çırpıda sorgusuz sualsiz O da bizi boğmazsa!

Adana-03.09.2015


Kör Parmağım Gözüne: "İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz." der Atsız...

29 Temmuz 2015 Çarşamba

MELEKLER VE TERÖRİSTLER


Suruç olayı için “keşke olmasaydı” diyen çok. Bugün yaşanan gerilim ortamının temelinin Suruç’ta sebep ve sonuçlarıyla, oluş şeklinin birçok şüphe ve plan taşıdığı aşikar olan vahim patlama olduğunu iddia edenler hayli fazla.

Suruç gelinen noktada bir milat oldu. PKK olayı bahane göstererek, aynı gün Adıyaman’da bir astsubay ve ertesi gün Viranşehir’de iki polisi haince katletti. Kimin yaptığı ve ne şekilde tezgahlandığı bile henüz tam kesinleşmemişken PKK’nın, “hazır kan döküldü biz de kaşınalım” biraz tarzı yaptığı bu eylemlere devletin kayıtsız kalması elbette mümkün değildir. Devletin Kuzey Irak yapılanmalarına ve içerdeki dağ kadrolarına karşı yaptığı hava harekatı tamamen meşru bir harekettir.

Bombardımanın çözüm sürecini bitirdiğini iddia edenler, Kuzey Irak ve Suriye’deki yapılanmaların arkasını dayadığı ABD’ye güvenmekten kaynaklı boş bir heva ve güvenle zaten çözümü falan takmadıklarını gizlemeye çalışıyorlar.

Şu var ki HDP çok iyi çalışıyor. Silah ve çatışma ortamında hiçbir tavize yanaşmadan dediğim dedik diyen bir terör örgütünü siyasi arenada savunmak, barış söylemleri ile devleti –kim inkar ederse etsin- bir şekilde İmralıyla ve kandille görüşür pozisyona sokmak HDP’nin siyası başarısıdır. Ancak eşbaşkanının söylediği gibi arkalarını dayadıkları bütün P’li oluşumlar yanlış yoldadır ve sürekli sözde barış söylemlerinin altını oymaktadır.

Geçmişten günümüze hiçbir samimiyet eseri gözükmeyen faaliyetleri tamamıyla devletin bölünmez bütünlüğünü yıkmaya yöneliktir. Her ne kadar üç yıllık bir ateşkesten bahsetseler de 2013 ve 2014 yıllarında pazarda alışveriş yaparken, ya da çarşıda yürürken şehit edilen askeri personellerimiz barış söylemleri altında kirli faaliyetlerin kurbanı olmuşlardır.

Bugün Güneydoğu illerinin hendek kazılarak köstebek yuvasına dönüştürülmesi, maskeli PKK gruplarının metropolleri yangın yerine çevirmesi çözüm sürecinin hiç başlamadığını da göstermektedir.

Bahsedilen çözüm süreci devletin taviz vermesinden başka bir şey değildir. Aslolan, göz göre göre terörist yapılanmaya özgürlükler adı altında zaman verilmesi ve güç toplamasına göz yumulmasıdır.

Şöyle bir örnek verelim. Yıl 1989 tam da bugün, yani 29 Temmuz, yer Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Gülburnu Köyü. Bugün Ağrı belediye başkanı olan Sırrı Sakık’ın kardeşi Şemdin Sakık komutasındaki bir grup bu köyü gece vakti basıyor. Bir ev özellikle hedef alınıp ateş altına alınıyor. 4 kişi katlediliyor. Aslında sayı 5. Ancak ben beşinci kişiyi bir melek olarak saydığım için öldürülen insan aritmetiğine dahil etmiyorum. Çünkü o beşinci henüz dünyada olduğundan bile habersiz, beşiğinde uyuyan 2 günlük bir bebek. Siz insan olarak, “insanların” yaptıkları bu katliamda  öldürülen insanların arasında bu “meleği” sayabilir misiniz? Veya 2015-1989=26 yıldır verilen özgürlükler ve tanınan imtiyazlara rağmen bir çözümden bahsedebilir misiniz?

Her ne kadar Türk halkı ve devleti terör konusunda bir hafıza kaybı yaşasa da, bu katliamlar tarihi kayıtlar altındadır ve Hakkari milletvekili Abdullah Zeydan’ın ifadesiyle “pkk’nın tükürüğüyle boğabilme” kabiliyetine inançlarının bittiği ve açılımla bunun külleneceğini ummak  vatan millet sevdalılarının yutacağı safsata değildir.

Bir önceki gün Binbaşının, dün bir Uzman Çavuş’un şehit edilmesi ve bugün bir Astsubay’ın yine saldırıya uğraması henüz gözükmeyen cani ruhun uyanmaya başladığının göstergesidir. Yarın yine iki üç günlük meleklerin beşiklerinde katledilmeyeceğinin garantisini kim verebilir.

Dönem “vatan aşkına” diyen tüm sevdalıların uyanık olması ve terörün ve destekçilerinin topyekün lanetlenmesi zamanıdır. Hal böyleyken Şemdinli’de şehit edilen Uzman Çavuş’un yöre halkı tarafından ambulans beklenmeden pikap kasasında hastaneye yetiştirilmesi ve yaşatılmaya çalışılması bölgeyi komple terörist ilan edenlerin utanması gereken takdire şayan bir görüntüdür.

Bu durumda önce sükunet isteyen bölge halkı kendi içindeki habis uru atmaya çalışmalı, bunu yaparken de gerek silahlı kuvvetlerin, gerekse olumlu, yapıcı sivil toplum örgütlerinin desteğini arkasında hissetmelidir. Aksi taktirde sırtını P’li örgütlere yaslayanlar kendini kral ilan etmeye, yalancı önderliğe ve zulüme devam edeceklerdir.


Oysa kral çıplak deyip sırtından bu kamburu atacak öncü güç sağduyulu bölge halkalarıdır. Gerisi yalan dolan ve sahte savaş oyunlarıdır…

Ahmet SAVAŞ-29.07.2015/ADANA

28 Temmuz 2015 Salı

YA BİTİRECEKSİNİZ, YA DA BİTECEKSİNİZ



Ülkemin olan bitenden habersiz olduğunu, cahil olduğunu, görgüsüz ve pis bir Ortadoğu ülkesi olduğunu kim iddia ediyorsa onun alnını karışlarım ben!

Benim ülkemde herkes bir kere uçaklarımızın bombardımana başladığı andan itibaren “yetmez ama evet” moduna girmiştir. Uzun zamandan beri birileri nihayet kovalamakla sivrisineklerin gitmeyeceğini anladığı için sevindik! Öldürmeye başladık bizde! Yaşasın!

Çünkü biz sıkılmıştık bu ülkenin şımarık çocuğu HDP’nin meydanlarda avaz avaz PKK ağzıyla “vuyuyum ha seni” demesinden. 

Biz vurduk! İyi mi ettik! Tabi ki de!...

Ancak hesaba katılmayan bir şey var ki bunu da benim nezih halkım zaten biliyor! Bitecekler mi? Hayır bitmeyecekler… Onların vurup kaçmasıyla, bizim tepeden bomba yağdırmamızla bu iş bitmez. Ne lazım? Benim şehit haberlerinden bıkmış halkım cevabı yine biliyor… Topyekün süpürme hareketi. Sıkıyönetim…Bu da zor!

Amerika’da yayınlanan Times diye bi gazete var. Hani şu bizim Cumhurbaşkanının da gıcık olduğu gazete. Başbakanken “Ey Times” diye buradan fırçaladığı gazete! El Hak bazen fırçayı hak ediyorlar. Bir makale yazmış bu ipsizler, “Türkiye PKK’yı bombalamakla iyi etmedi” demiş. Demiş de nolmuş, bize göre hava hoş hacı, vız gelir tırıs gider, ama dünya öyle demiyor. Dünya zaten delikanlı olsaydı, yuvarlak olmazdı diye çok veciz bi söz aklıma geldi şimdi. Adam ordan bi sallıyor, dünya bu tarafta “ha öylemiymiş” diye hemen moda giriyor. Arkadaş “büyük şeytan” diyor ya bizimkiler hakkaten doğru. Ne yapıyor yapıyor milleti kandırıyor. Bak biz bile sınırımızın karşısına geçebilmek için aradık, konuştuk anlaştık. Biz İncirliği açtık, onlar da bize “ha şimdi git vur” dedi de öyle vurabildik. Boru mu? Sanırım çişe gitmek için bile ABD’den izin isteyen ülkeler olabilir diye düşünüyorum!

Yalnız benim bu terör işine acaip canım sıkıldı! Bak dün gece Binbaşıyı şehit ettiler. Hem de karısıyla kızının gözü önünde! Ne oldu şimdi iyi mi oldu, geberesiceler! Binbaşı lan bu! Kolay mı yetişiyor. Kaç sene bu devlet, ana baba emek veriyor. Kendisi emek veriyor. Biryerlere geliyor. Öteki piç de gelip vuruyor gidiyor. Operasyon başlamış, yakalanırlarmış… yakalansalar ne olacak ki! Bir binbaşı kaç şerefsize, kansıza bedel biliyor musun sen ey Times, ey içerdeki yardakçılar, ey takım elbiseli teröristler…  

Bi  de şimdi şehit oldun gittin de paşam, bunca olay olup dururken sen niye yalnız başına gezersin, bi koruma timi falan olmaz etrafında…. Ah ah bazen cesaretin de fazlası ölüm getiriyor işte…

Ne yazacaktım, aklımda ne vardı kaydı gitti hepsi… 

Şu söylemek istiyorum aslında, devlet olarak terörle anlaşılmaz, vermekle iyi olamazsınız. 1984’ten  beri yaptıkları katliam, yol kesme, şantiye basma, araç yakma, karakol basma eylemlerinden hiç vazgeçmeyen terör, taktik değiştirmiş gözükmüyor. Hala araç yakıyor, hala kimlik kontrol edip adam kaçırıyor. Bir sonraki adımlarını tahmin etmek çok zor değil. 30 yıldan beri bu milletin her bir ferdi nerdeyse terör uzmanı oldu, yönetenler hala “son teknoloji ve klasik bombalarla” bombardıman yapmanın kahramanlığı içinde… Hiç kimse kusura bakmasın, hava gücüyle bu iş olmaz, ancak belki sersemletebilirsin. Sen yukardan bombayı sallarken onlar çoktan mağaraya girdi, “kız papaza” daldı. Hem bi de hadi ilk gün bombaladın, ikinci ve üçüncü günlerde o terörist şoka mı girdi ki, ordan ayrılmasın seni beklesin, gidip bi daha bombalıyorsun.  

Tüm istihbarat birimleri, silahlı güçler veya silahsız propaganda güçleriyle topyekün bir temizlik yapılmalıdır. Aksi taktirde iki tokat atıp uslanmasını beklerseniz daha çok zıvanadan çıktığını görürsünüz şımarıkların.

Ya tamamen bitireceksiniz, ya da kendi elinizle asli vatandaşınıza vermediğiniz yardım ve hakları geri almamak üzere altın tepsi de sunacaksınız.

Ve böylece milletin gözünde beş para etmez hale gelecek ve ……. olup gideceksiniz. (Yazıya katkınız olsun, boşluğu istediğiniz gibi doldurabilirsiniz..) 


Ahmet Savaş-28.07.2015 / ADANA 


24 Temmuz 2015 Cuma

DEVLET OTORİTESİ


“Vatan bir bütündür bölünemez! Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır! O satıh bütün vatandır!”

Muhtemelen herkes bu meşhur sözleri biliyordur. Vatan sevdasının aşılanması gerektiği, bölünmezliğin tek amaç olması gerektiği, bölünürsek yok olacağımız düşüncesi sınırlar içerisinde yaşayan ve kendini bu vatanın bir ferdi olarak gören herkese öğretilmesi gereken yegane kural olmalıdır.

İçimizde birbirimize düşmanlığı bırakıp dışarıdan gelecek hertürlü dinsel ve etnik ya da emperyal tehlikeye karşı uyanık olunmalıdır. Burda kişisel veya kitlesel menfaatlerin önünde vatan menfaati ön planda tutulmalıdır.

Bu kadar sosyolojik analiz yapmak yeter! Bu havanda su dövmekten başka bir işe yaramaz.

Güney sınırımızın yarısında lüks tatil sitelerinde, otellerde güneşlenen insanlar mı vatan sevdası taşıyor, yoksa diğer yarısında kevgire dönmüş sınırımızda tank top sesinden artık rahatı kaçan insanlar mı vatan sevgisi yaşıyor.

Yarı sınırımız emperyal güç tehlikesi altında lüksten taviz vermezken, diğer yarımız dinsel etnik savaşın içinde kıyılıyor. Vatanın bölünmesi düşünülemezken Güneydoğu illerimizde sadece kamu kurumlarında Türk Bayrağı’nı görmek pratikte çoktan bölündüğümüzü göstermez mi? Orda yaşayanlar, gerek PKK tehdidi yüzünden gerekse yalan ve yanlış yönlendirme yapan yine PKK güdümlü HDP yüzünden  vatanına hiç olmadığı kadar zayıf bağlarla bağı artık.

“Bayrak inmez vatan bölünmez” diye bizler batıda sloganlar atarken, askeri birliğin bayrağı indirilip, Güneydoğu Anadolu’nun ismi kendilerince çoktan Kuzey Kürdistan olarak lügatlaştırıldı. Artık devletin askeri gücünden ve otoritesinden çekinmek bi kenara, dağ başından “şehirlerinizi yakarım yıkarım ha!” diye tehditler savurma bile sıradanlaştı. 

Bunca askeri güç ve techizata rağmen, övündüğümüz bordo bereliler ve özel harekatçılara rağmen, sınırın heryerinin delik deşik olması, gözümüzün önünde, Suriye’nin kuzeyinde kanton birleştirme faaliyetleri yapılarak devlet kurulmaya çalışılması onlar için elbette kahramanlık olacaktır.

Arkasından ağlayacağımız onca şehidimiz ve masum vatandaşımız varken, çiçek böcek hikayesiyle, park kuracaktık biz uydurmasıyla, kitap götürüyorduk, çuvallarımızda oyuncak vardı bezirganlığıyla bölmeye ayrıştırmaya odaklanmış gençlerin ölümü için “yas” isteyebilecek kadar yüzsüz Cumhuriyet savunucularının olması da ayrı bir utanç vesikasıdır. 

Kilisin hemen karşısından açılan ateşle "vurulup tertemiz alnından uzanıp yatan" Astsubay’ın intikamı için kalkan uçakları, ateşlenen topları “aman ha savaş olmasın, biz karşıyız” diyecek kadar Türkiye Partisi’dir bunlar. Bir astsubay’a karşı bir teröristin öldürülmesi de intikam falan değildir bence ama neyse!..

Tüm satıh olarak vatanın savunulması, gerekirse sınır ötesine geçilmesi, gerekirse orda konuşlanılması yok yere savaş çıkartmak değildir. Bu vatanı korumak için elindeki korkutucu gücü kullanmaktır. 

Suriye'de tampon bölge oluşturulması hem Suriyeli Mültecilerin sınır dışında konaklaması için bir alan açılması, hem adı P ile başlayan tüm terör örgütlerinin Kuzey Suriye’de yapmak istediklerinin önüne geçilmesi, hem de IŞİD ya da DAEŞ denilen terör örgütünün önünün alınması hususunda elzemdir ve acildir. Buna karşı çıkmak da vatan hainliğidir bence…


Velhasıl kelam ateş tüm vatana yayılmadan söndürülmeli, iki molotofla kendini adam zanneden fistanlı teröristlerin hadleri bildirilmelidir. Topyekün temizlik harekatı başlatılmalı, yıllardır üreyen haşere ezilip yok edilmelidir. Vatanına hainlik edenlerin cezası ölümdür! Uygulanmalıdır!...

Ahmet SAVAŞ-24.07.2015/ADANA

Kör Parmağım Gözüne: Tam da HDP'nin istediği gibi Meclis'in toplanmasını isteyen, tam da HDP'nin istediği TSK'nın başlattığı operasyona "savaşa karşıyız" diyerek kulp takmaya çalışan Türkiye Partisi bilin bakalım hangi parti!

22 Temmuz 2015 Çarşamba

ACIK SUSUN LO...


Kardeşlikten bahsediyorsunuz ama vatanı bölmeye çalışıyorsunuz…

Birlikten beraberlikten bahsediyorsunuz ama yıkmaya çalışıyorsunuz…

Sürekli ellerinizde silahlar karanlık pozlar veriyorsunuz. Daha seçimin ertesi gününde köy korucularına ‘defolup gidin’ diyorsunuz…

Siyasetin, diyologun öneminden bahsediyorsunuz, ama hep istiyorsunuz, bir kere olsun verme tarafında değilsiniz, teröre bir kere terör diyemiyorsunuz mesela…

Bu vatanın tüm sınırlarında görev yapan “askerimize” ağız ucuyla rahmet diliyor, yol kesip, araç yakıp, şantiye basıp, bebek öldüren koftiden gerillalarınıza methiyeler düzüyorsunuz…

Bir kurban bayramında “Kobane için direnin” diyorsunuz, ambulansları bile yakıyor yıkıyorsunuz ve  52 can alıyorsunuz. Oysa çoğunuz Kobane nere, rojova nere bilmiyorsunuz…

Dağdaki ağabeyleriniz “silahlanmalıyız, herkes silah almalı, her yere tüneller kazmalıyız” diyor, hemen sonrasında yumuşatarak bunu, “güvenliği artırmalıyız” diye bir kere de siz söylüyorsunuz ve çıkıp “ben silahlanma çağrısı yapmadım” diyorsunuz, yalan söylüyorsunuz.

Gençleri kandırıyorsunuz, gaza getiriyorsunuz, olmayacak hayaller sunuyorsunuz, sonra öldürüyorsunuz kendi elinizle, sonra “bunlar” öldürdü diyorsunuz. Yalan söylüyorsunuz. Anaları siz ağlatıyorsunuz…

Geçip kameralara yalan söyleyenlerin en bariz göstergesi, boncuk boncuk terli halinizle “gençler oyuncak götürüyorlardı, ne suçları vardı” diyorsunuz. Ama ölümden sonra diyorsunuz, onlar ölürken yanlarında olamıyorsunuz. Çünkü onların öleceklerini biliyorsunuz. Bunun için onların yanında olmuyorsunuz. Oysa siz çok seversiniz, bu tür gösterileri. Hazır kalabalık toplanmışken, hem de konu çalıştığınız yerden, Kobane ve Rojova'dan iken, sahi kuzum siz neden o gençlerin yanında değildiniz? Ölmelerini mi beklediniz?

Bak belki siz olsaydınız güvenlik daha sıkı olabilirdi mesela! Siz varsınız diye sizinkiler belki polise “bırakın, halk tedirgin oluyor, arama yapmayın, güvenliği biz sağlarız” demezlerdi mesela. Eni konu milletvekilisiniz ya, göze alamazlar kılınıza zarar gelmesini. Bir de yarın kayıtları izleriz, mutlu oluruz diye Amara Kültür Merkezinin kameraları kayıt yapardı. Gitseydiniz, ölmezdiniz ya! Belki onlar da ölmezdi…

Şimdi artık olan olduğuyla, ölen öldüğüyle kaldı. Katilin kim olduğu tespit edilse ne olacak edilmese ne? Onlarda toprakta, hain saldırıyla şehit olan askerimiz de toprakta, bugün Şanlıurfa Ceylanpınar da şehit edilen yine 2 polis, yarın toprağa girecekler. Fark nerde kalıyor?

Böyle ölümler olduğunda Siyasetin tepesindekiler konuşmasın, her kameraya, konuşmak zorunda olduğunu hissetmesin. Sonra gençler bişey var zannediyor. Kafalarına maske geçirip analarının bacılarının fistanını giyip savaş oyunu oynuyorlar, sonra bazı gençler ölüyor, sonra en acısı analar ağlıyor.

Yapmayın, acık susun lo…

Ahmet SAVAŞ-22.07.2015/ADANA