Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2017 Cuma

SURİYELİ KADIN


Sakarya’da bir hayvanlık yaptılar!

Yedi aylık hamile Suriyeli bir kadına tecavüz edip on aylık bebeğiyle birlikte başlarını ezerek öldürdü hayvanlar!

Yakalanıp er geç adalete teslim edilecekler ama bu gözü dönmüşlüğün cezasını hangi adalet verecek. Hangi mahkeme vicdanen rahat olacak tokmağı karar için vurduğunda.

Ülkenin sakin yerlileri olarak trafik ışıklarında yalın ayak gezen Suriyeli çocukları görünce; İş başvurusu yaptığımız yerlerde yok pahasına çalıştırılan Suriyeliler nedeniyle işe alınmadığımızda ve üniversitelerde sorgusuz sualsiz okuduklarına şahit olunca kızmakta, “öz vatanında garip, öz vatanında parya” hissetmek de her ne kadar haklı olsak da içimizdeki kinin dışa vurması hamile bir kadını bebeğiyle birlikte vahşice katletmek olmamalı!

Her kim nasıl bir hayvani bir his ve kinle bu insanlık dışı harekete kalkıştıysa kınanması, dışlanması ve cezalandırılması gerekir.

Öte yandan adalet kamu vicdanına bırakılmamalı. Hukuk devleti olduğumuzu iddia ediyorsak devletin öncelikli görevi asli vatandaşlarının rahat ve huzurunu temin etmek olmalıdır. Toplum içine hızla yayılan “Suriyeli” faktörününün asimile olmasını zamana bırakmak devletin yapacağı en büyük hatadır. Zaten tampon bölge oluşturulmadan sınırların açılarak bu baş edilemeyen selin ülkenin en büyük metropollerine kadar gelmesini, tüm şehirlerde çöreklenmesini izlemekle en büyük hata yapılmışken; bir de toplumun kendi içinde bunu sindirmesini beklemek daha büyük hatalara yol açacaktır.

Türk toplumunun Suriyeli göçmenler için yapabileceği çok şey yok. Elbetteki ensar ruhu bu milletin içinde hala canlıdır. Türk milletinin mazluma el uzatma hasleti tarih boyunca göz kamaştırmıştır. Ancak günümüzde mutlaka devlet eliyle sistemli halledilmek zorunda olan bir problem olarak önümüzde durmaktadır.

Bir neslin ülkemizde yetiştiği göz önüne alınırsa yarın daha büyük sorunların baş göstermeyeceğini kim garanti edebilir. Gittikçe mahallelere yayılan, işyerlerinde çoğunluğu sağlayan, işveren olan, büyüyen “Suriyeliler” yarın birlik olup topyekün karşımızda durmaya kalkarsa, mahallelerde isyanlara sebep olup huzuru dinamitlemeye kalkarlarsa hangi polisi, hangi jandarmayı dikeceksiniz. Bir an önce şehirler bu başıbozuk kayıtsız kalabalıklardan temizlenmelidir.

Hem kültür, hem dil, hem yaşama alışkanlıkları bakımından taban tabana zıt insanlara karşı tepki doğması normaldir. Toplumdan hemen kapısının önüne gelip kurulan, bakkalını elinden alan, mahalleyi komple arapça donatan, kırmızı ışıklarda arabaların üstüne zıplayan çocuklara hoşgörüyle yaklaşması ve kronikleşen bu sorunlara ne kadar sabretmesi beklenebilir.

Çığrından çıkmış sosyal medya delikanlılığı Sakarya’da olduğu gibi vahim sonuçlar doğuruyor.  Eğitimden yoksun serseri takımının her ne sebeple olursa olsun böyle bir vahşet sergilemesi mazlumun yanında olan yüce Türk milletinin de itibarını zedelemektedir. Ancak diğer yandan şehirlerde ve güzide sahil beldelerinde çöreklenen Suriyeli serserilerin de halkın namusuna ve ekmeğine göz diker hale gelmesi de bıçağın öteki yüzüdür ve en az bu tarafı kadar keskindir.
Sorun devlet sorunudur ve acilen devlet eliyle bir düzene sokulması gerekmektedir.


Daha da büyümeden, daha da acıtmadan!... 

23 Mart 2016 Çarşamba

EEE BU DA TERÖR


Gördük ki hiçbir farkı yok!

Nasıl ki Ankara’da patladığında çoluk çocuk demeden, genç yaşlı ayırmadan kim varsa öldürüyor, yaralıyor; Brüksel’de patlayan da aynı şekilde öldürüyor, yaralıyor, ağlatıyor ve korkutuyor. O zaman senden benden gelmiş değil, hepimize yapılmış haince alçaklık bu!

Oysa Ankara'daki patlamalardan sonra İngiliz Müzisyen James Taylor “Charlie oldunuz, Paris oldunuz peki şimdi Ankara olacak mısınız?” dediğinde Avrupalı medeni(!) insanlar, “ne alakası var canım Ankara Ortadoğu da, bizimle alakası bile olamaz, üzülmeye bile değmez” diye insancıl tepkilerini göstermişlerdi. Müzisyen aslında “terör bizi yani insanlığı katlediyor, korkutuyor buna hep birlikte dur mu diyeceğiz, yoksa senin benim diye ayırıp Ortadoğu’da olunca gülecek, Paris’te olunca kolkola girip ağlayacak üzülecek miyiz” demek istemişti ama nafile. Çünkü;

"Paris benim için bir tren seferi mesafesinde. Hamur işinden daha iyi anlamaları hariç bizimle aynı sayılırlar. Orada ölen ben ya da ailem olabilirdi. Ankara ise orta doğuda. Ankara’da tanıdığım kimse olamaz. Zaten benim gibi değiller. Mesela Irak da öyle. Doğru ya da yanlış, bakış açısı budur." diyordu –uwascalwabbit adlı twitter kullanıcısı.

Ya da “Ankara saldırısı yapıldı çünkü Kürt halkı baskılanıyor ve bombalanıyor ve ifade hakları ellerinden alınıyor. Bu yüzden ahlaki açıdan Türkiye’ye destek vermek zor."  diyordu –theinfamousmrFox adlı bir başka Avrupalı medeni(!), ancak acaba Brükselde patlayan zevkine patlatılmış bir deneme bombası mıydı? Hem de arka arkaya üç tane!... Acaba Belçika yönetimi ya da daha genel bakışla AB neyi baskılıyordu da bu patlamalar oluyordu tam da medeniyetin(!) orta yerinde.

Daha da geriye gittiğimizde 11 Eylül saldırılarının arkasından Amerika Başkanı Bush’un “ya bizimlesiniz olursunuz ya da düşmanımızsınız” demesinden sonra Afganistan, Ortadoğu, Arap ülkeleri, Afrika dahil her yere hunharca saldırıp her yeri kan gölüne çevirmesi kime baskı yaptı da ortaya El Kaideler, IŞİD’ler, YPG’ler çıktı ve her yerde patlayıp duruyorlar.

Evet sen Ankara için üzülmemiş olabilirsin, hatta Ortadoğu ülkesi bırak patlasınlar, kendi bataklıklarında boğulsunlar diye sevinmiş olabilirsin, ancak biz sizin bozuk para atarak eğlendiğiniz üç beş mülteci gibi milyonlara kucak açmış, onca acıya ve sıkıntıya rağmen onları barındırmış, beslemiş, tasta çorbamızı, okulda sıramızı paylaşmış bir Ortadoğu(!) ülkesi olarak Paris’e de üzüldük, Brüksel’e de üzüldük. Çünkü orada da Ankara’da olduğu gibi ölenler, biçare masum insanlardı. Şunu anlamanız gerekiyordu çoktan, samimiyetsizliğiniz gün gelip sizin de başınıza iş açabilir, doğuda yaktığınız ateş gün gelip büyür büyür ve sıcacık rahat yataklarınızda kabuslar görmenize neden olabilir. Ama anlamadınız!

Kapılarınızı kapatarak, ve dahi paranızla satın aldığınızı zannederek “aman bize bulaşmasınlar” dediğiniz mültecilerin içindekileri biliyor musunuz? Onların yuvalarını yıkarken ve bir neslin savaşla büyümesine sebep olurken kendi nesillerinizin rahat kalacağını mı sanıyorsunuz?

Evet üzüldük! Brüksel’de yapılan apaçık bir katliamdır, terördür ve en ağır ceza ile cezalandırılması gerekir. Ama medeni(!) olduğunu iddia eden batı da artık başını ellerinin arasına alıp terörü beslemeyi, en büyük karını silah satışından yapmayı, beslediği terörün gün gelip kendisini de vuracağını görmeli, akıllanmalı ve medeni olmalıdır.


Evet üzüldük! Paris’e üzüldüğümüz gibi, Ankara’ya üzüldüğümüz gibi, ya da Suriye’de Irak’ta Filistin’de bir mazlumun ölmesine üzüldüğümüz gibi Brüksel’e de üzüldük. Çünkü biz “Nerede bir can ölse oralı olur yüreğim, olmazsa insan olmaz yüreğim” diyen şairlere sahip gerçek medeni bir ülkeyiz! Ve Ortadoğu’da insanı seven medeni bir ülke olmak, Avrupa’da insanı parayla maymuna çeviren medeni(!) bir ülke olmaktan çok daha güzeldir bizim için. 

Böyle biline! 

8 Şubat 2016 Pazartesi

ARTIK HER YERDELER


Sabah işe gitmek için servis beklerken üç tane küçük gördüm. Çift şeritli yoldan geçip muhtemelen okula gitmeye çalışıyorlardı. Büyük tedirginlik ve korku içinde el ele tutuşarak zar zor geçtiler karşıdan karşıya. İkisinde mavi okul çantası, belli ki aynı yerden temin edilmiş. Diğeri kız, onun elinde bir poşet, içine sıkıştırılmış kitaplar, defterler, kalem poşeti delmek üzere… yaşlarının ancak ilkokul bir yada ikinci sınıf ayarında olduğunu düşünüyorum. Anne baba yok, bir büyük yok başlarında. Belki de hiç yoklardır, savaştan sağ çıkamamışlardır. Orta refüjde, direğe yazılmış uyarı yazısını okumaya çalışıyorlar, daldılar bir müddet.. sonra koşarak karşıya geçtiler. Küçük kız yetişemiyor, elindeki poşet yırtılıp parçalanacak şimdi.

Cuma akşamı berberdeyim. İnatla berber demeye devam ediyorum. Kuaför anlamsız geliyor, içi boş birazda özenti… Sanki dilime dilime sokulmaya çalışılıyor. Berber iyi. Saç tasarım merkezi diye de bişey uydurmaya başlamışlar. Kendini saç üzerinde sanatçı gören yeni neslin çıkarması işte… Oysa berber iyi, sade, saçın “kırkılacağını” anlıyor insan… Türkmen bir baba var. İki çocuğu birde, ikiz. Onlardan öğrendim “kırkılma” olduğunu, saç tasarımının. Daha doğrusu zihnim tazalendi. Çocukken babam da öyle derdi. Yağsız bir makinesi vardı, kırkardı saçlarımızı. Telaferden gelip, yurt bulmaya çalışmışlar önce, beş çocuk, hanım bir de kendisi yedi kişi. Ne bulursak onunla geçiniyoruz diyor. Aracı olmuş birisi devletin atıl durumdaki binalarından birine yerleşmişler. Camlar kırık diyor, soğuk oluyor ama ne yapalım, Amerikanın, Kırmançilerin ve Işid’in bombalarından yeğdir. Üç çocuğuna birden araba çarpmış daha geldikleri ilk günlerde. Bu ekizler kurtuldu diyor, ötekinin zihni karışmış. Hafızasını kaybetmiş. İyileşir demiş doktorlar. Doktorlar eyi diyor, bedava hem de. Törkiye böyük devlet. Allah zeval vermesin…

Sonra köşe başlarında su,mendil satmaya çalışan yine o çocuklar. Daha küçücükler. Arabanın tekerleği kadar boyları yok. Bir el görürsünüz yalnızca camdan uzanan. Çocuk aşağıda. Boyu yetmiyor. Göremezsiniz, camınızı açmazsanız.

Hiçbirimiz göremiyoruz kapımızı, camlarımızı sıkı sıkıya kapalı tuttuğumuzda. Görmek istemediğimizde kaçıveriyoruz. Yolumuzu değiştiriyoruz. Karşımızdan çarşaflı, peşinde üç beş çocukla yürüyüp gelen kadın gördüysek, Suriye göçmenidir o. Türkmen mi, arap mı, alevi mi Sünni mi, şii mi bilmiyoruz yüzüne bakınca. Tek bir şey biliyoruz. İnsan işte. Benim gibi senin gibi, fiziken, ruhen insan işte.

Ne halk bu karışıklığın altından kalkabilir, ne devlet tam anlamıyla başa çıkabilir sorunla. Denizde boğulup ölen mültecileri batı, Türkiye’ye para vererek engelledi güya. Onların yüzünden çıkan savaşlardan, Onlar etkilenmesin diye, tampon görevi görüyoruz. Çünkü bizim sınırımız dip dibe, çünkü biz de müslümanız, çünkü biz vicdanlıyız, ayaklarında ayakkabı olmayan bebeklerin yollara mendil, su satmak için çıkması içimiz acıtıyor. Acıyoruz, biz Batı gibi değiliz. Ama olan güzel vatanıma, olan güzel Anadolu insanına oluyor. Anadolu insanı çıkan sorunların, yapılan hırsızlıkların, işlenen cinayetlerin sebebini hep göçmenlerde buluyor. Güvenmiyor artık, kimselere. “Onlar geldi, mahalle bozuldu” diyen çok var dışarıda.

İnsan aç ise eğer, yapamayacağı şey yok. Bugün isteyenler, yarın güçlendiler mi dövecekler insanımızı. Zorla elinden alacaklar kazandıklarını belki de. Dükkanına, evine, malına mülküne el koyacaklar. Gasp edecekler yarın belki de. Sonra mahalleleri onlara bırakıp başka yerlere göcecek asıl sahipleri. Tıpkı Körfez savaşında ve öncesinde Küzey Iraktan akan insan selinde olduğu gibi, sınırlarımızı açıyoruz ama sonrasını tahmin ediyor muyuz.

En mantıklı olan sınır dışında gene Suriyenin içinde güvenli bir kent oluşturup yerini yurdunu bırakanları orda toplamaktı. Ve korunması içinde BM, NATO güçleri devreye sokulmalıydı. Ama olmadı. Biz onları ateşlendirip sorunu çözmek için harekete geçireceğimize, onlar bizi parayla mülteci konağına çevirdiler.


En çok cocuklara acıyorum. Gelenlere de, burada yaşayanlara da bütün çocuklara acıyorum. Hepsi savaş sesleri arasında büyümek zorunda olan çocukların beyinlerinin en derinine kazınmış kin, nefret ve savaş korkusu silinir mi bilinmez. Ve Batı habire savaş çıkartıp insanları yerinden yurdundan ettiği sürece de bu trajedi hiç bitmez.

20 Kasım 2015 Cuma

TÜRKMEN DAĞI İÇİN YA RAB!


“Böyük devletlerin böyük oyunu,
Yok etmek Türk’ün soyunu.
Çoraplar örülmüş, çuvallar geçirilmiş başıma
Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak
Taş kesilmişem gavim gardaş NERDESEN
..”


Tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi “duyan geliyor.” Terörü besleyip büyütenler, şimdi yine terörü bahane edip topunu, tüfeğini, uçağını tankını sürüyor Türkmenler’in üzerine. Türkmen Dağı bölgesinde soydaşlarımız ölüyor.

Esed’in yaptıkları yetmiyor gibi, O’na karşı gelen de vuruyor Türkmenleri, O’nun yanında olan da vuruyor. Yalnızca biz izliyoruz! Hemen dibimizdeki ırkdaşlarımıza el uzatmadan sadece izliyoruz ölümlerini.

Kimin kimle savaştığı da belli değil. Kimin kimi desteklediğinin beli olmadığı gibi. Rus savaş uçaklarının son bombardımanlarıyla Türkmen Dağı bölgesinde seksen bin Bayır Bucak Türkmen’in yaşamı tehlikede!. Bir kere daha yerlerinden yurtlarından ediliyorlar. Ölümden korkmayan ırkın torunları ölümü kucaklarında taşıyorlar artık. Her an silah sesi kulaklarında, her an uçak tepelerinde.

Aynen birinci dünya savaşında olduğu gibi yedi düvelin toplandığı kan ve göz yaşı meydanı oldu Suriye’nin kuzeyi. IŞID’i mazaret gösteren gidip vuruyor. Ama IŞID’i değil. Göderiyor füzeyi, bombayı kime isabet ettiğini kendisi de bilmiyor. Görünürde herkes huzur için savaşıyor ama her gelen ülke, her gelen örgüt daha çok kan ve gözyaşı getiriyor. Olan yine masumlara, yine çaresizlere oluyor. Pire için yorgan yanmaya devam ediyor yani.

Al Jazeera Türk muhabiri Yılmaz Bilgen, "Şii-Rus-Nusayri çeteler, Türkmen Dağı'nda civanları katlediyor. Oturup izleyin, istifinizi bozmadan. Esed'in şebbihalarının kirleteceği namusların mesulu kim olacak?" diye feryât ediyordu dün.

Sahi kim olacak ölen çocukların, kirletilen namusların ve karartılan hayatların sorumlusu. “Saraylarında oturan krallar mı?”. Savaş oyunu oynar gibi silahlarına sarılan çeteler mi, örgütler mi, teröristler mi? Yoksa yarı çıplak şovlarla sürdürülen evlilik programı müdavimi, kimin kiminle düşüp kalktığı belli olmayan  dizi bağımlısı bizler mi? Sen de sorumlusun Türkmen Dağı’nda öldürülen ırkından, soyundan, kanından kardeşinin ölümünden! Ben de!

“Fırat’ın kenarında sürüden bir koyun kaybolsa o benim hatamdır, günahı benimdir” diyen Ömer adaletini getirecek olanların hepsinin gafletle hala uykuda olması ne tuhaf! Oysa hepimiz akşamı nasıl daha güzel geçiririz diye düşünürken, daha çok nasıl yeme derdine düşmüşken nasıl olurda oradakilerin acısını hissedebiliriz. Bugün yardım etmezsek kardeşlerimize, yiyeceklerini temin etmezsek, karşı koyacak güç için silah vermezsek yarın Allah göstermesin aynı duruma düşersek kimden yardım bekleyeceğiz.

Vatan sadece misak-ı millinin içinde kalan yer değil ki! Vatan kendi ırkından bir kişi bile yaşasa Amerika’dır, Afrika’dır, Asya’dır, Kutuplardır. O’nun derdiyle dertlenmeyen de kardeş falan değildir. Hele aynı dinin mensubu olduğunu söyleyip de saraylarından kafalarını çıkarmayan, Amerika da Fransa da otel kapatan Suud krallarının Müslümanlığına falan da kimse inandıramaz bizi.

İyi ki hesap günü var! Yoksa nasıl hesap sorulacak zalimin zulmünden!

O zaman mübarek gün Cumadır bugün. Duaların kabul olduğu gündür bugün. En azından “Kahhar ism-i şerifinle bunları kahreyle” deyiverin de, İbrahim'e su taşıyan topal karınca misali sorumluluktan kurtulun!



6 Ekim 2015 Salı

RUSYA'NIN ÖZRÜ


Maalesef Osmanlı’dan kalan bir toprak parçası daha tatbikat sahasına çevrilmiş durumda.

Suriye’de at koşturan tüm güçlerin tek vaadi düzenin tekrar kurulması. Ancak kendi egemenliği altında. Bastığım toprak benimdir mantığıyla güdümlü ufak örgütler ağabeylerinden aldıkları yardımla karşısında kim varsa saldırmaya devam ediyor. Esed güçleri ise bir zamanlar kendi vatandaşı olduğuna bakmaksızın öldüre öldüre ülkeden kovuyor insanları.

Batılı ülkelerin ise tek derdi, petrol boru hatlarının güvenliğini sağlamak. Bölgede kontrol edilebilir bir kaos onlar için değme barıştan daha iyi. Çünkü çatışma ortamında yerel gruplar egemenlik ve özgürlük savaşını verirken el altından götürülen yer altı kaynakları kimsenin umurunda değil. Kardeş kardeşi öldürürken, babadan kalan evi hırsızlar pay ediyor halbuki.
Suriyeliler ülkelerinde, göç yollarında ölürken, batıda Amerika, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler kışı sıcak geçirmek için Suriye üzerinden geçen doğalgaz ve petrol boru hatlarını gözü gibi koruyorlar. Bunun için ülkelerinden binlerce kilometre ötede güya barış güvercinliğine soyunuyorlar. Ancak barıştan söz ederken daha çok kaos ve insan ölümüne sebep oluyorlar. İnsanlar ölürken veya sürgün edilirken planlı programlı davranıyorlar hem de! Kalmasını istediklerine her türlü yardımı yapıyorlar, eğitiyorlar donatıyorlar. Gitmesini istediklerini ise yollarda ölüme terk ediyorlar. Sınırlarına kadar dayansa bile mülteciler, polislerini kalkan yapıp bir güzel dövdürüyorlar.

Son olarak Rusya’nın Suriye semalarından bırakmaya başladığı bombaların kimi öldürdüğü belli değil. Hem IŞID’den bahsediliyor rakip olarak hem de Esed’e muhalif güçlerden. Dedik ya Suriye, tatbikat sahası oldu artık diye, muhtemelen yeni silahların yıkım gücü de bu esnada deneniyor.

Rusya’nın hava sahamızı ihlal etmesi ve F-16’larımızı taciz etmesi hem milli duygularımızı depreştirdi, hem de korkuttu aslında. Bölgede bu kadar güç varken, karşılıklı gruplaşma ve müttefik olma hiç de zor olmasa gerek. Böylesi bir gruplaşmanın milyonların ölümüne sebep olan birinci dünya savaşı gibi bir savaşa mahal vermeyeceğini de kimse kestiremez.

Uçakların hava sahamızı ihlal etmeleri karşısında “sert” çıkışımıza Rusya, “sehven oldu” diyerek yanıt vermiş. Kime göre “sehven”. Kandırmak istediğiniz cahil kesime göre mi? Kendi uçağını kendisi yapan bir ülkenin uçakları iyi tanımaması gibi bir durum olabilir mi? Uzaya adam göndermiş bir ülkenin koordinatlardan haberi olmaması gibi bir durum olabilir mi? O kozmonotların eğitimlerinin ABD’yi bile kıskandıracak düzeyde olduğunu bildiğimize göre, savaş uçağı pilotlarının eğitimsiz olması düşünülebilir mi?

“Uçağın ön düzeni bozulmuş, servise de uğrayamadık, biraz sağa çekiyor.” Diye bir mazereti ileri sürseydiniz daha mantıklı olabilirdi. “Teknik arıza sonucu, konum bilgisi bir süreliğine kayboldu, bu sırada biraz hava sahasına girmişiz abi” deseydiniz inanmamız daha kolay olabilirdi belki.

Biz nasıl bir ülkeyiz diye hayret ediyorum bazen! Ne Suriye de yaşayan Türkmenler bizim soydaşımız deyip “yardım”bahanesiyle topraklarımıza katıyoruz, ne Karabağ’da sorun var deyip Azeri kardeşlerimizin derdine derman olmak için sınırı geçiyoruz. O kadar uslu ülke olmamıza rağmen “el oğlu” binlerce kilometre öteden gelip sınırımızın hemen karşısında at koşturuyor. Ve hava sahamızı ilal ediyor. Öte yandan sınır kasabalarımıza habire durmadan “sehven” havan topu düşüyor, serseri kurşunlar yağıyor.

Öyle ya içeride başımızın belası şımarık çocuklarımız var bizim. “Yerinde yönetim” deyip özgürlük provaları yapıyorlar durmadan. Biz havada uçan sivrisineklerle meşgul olurken, kapıdan bacadan yılanlar, çıyanlar evimize sokulmaya devam ediyor. Allah sonumuzu hayır etsin!.. 06.10.2015 - Adana





17 Eylül 2015 Perşembe

ACIDAN BESLENEN ACINASILAR


İnsanoğlunun aciz ve güçsüzlüğünü her seferinde yüzüne vuran semavi dinlerin, yine insanı en çok sakındırdıkları tehlike tul-u emel’dir. Yani hırs, bitmeyen istek, doymayan karın ve bir türlü tatmin edilemeyen azgınlıktır. Doğa ve hayat karşısında bu kadar aciz olan bir varlığın aksine bu kadar gaddar, katilce yaşaması ancak içindeki canavarla açıklanabilir.

Bugünkü habere göre Amerika PYD ile Kuzey Suriye‘de ortak harekat gerçekleştiriyor şeklindeydi. Bir kere Amerika’nın kıtalar mesafesindeki bilinmedik topraklarda askeri operasyona kalkışması, doymak bilmeyen bir azgınlığın göstergesidir. Tüm terör örgütlerini silah yönünden besleyen, en ücra köşelerde bile karışıklık çıkartıp sonra daha çok silah satan, en nihayetinde kukla devlet kurdurup ona da silah pompalayan yine Amerika’dır. Kendi eliyle ortalığı bozan, sonra düzeltmiş gibi yapan sonra daha çok bozan yine Amerika’dır.  Bu sayede kaos ve kargaşadan yararlanıp yer altı ve yerüstü ne kadar kaynak varsa hepsini sömüren, sömürdükçe iştahlanan ve bir türlü azgınlığı bitmeyen, dünyaya habire tüketim çılgınlığı pompalayan ve okyanuslar arasında kendini güvenli ve korunaklı ülke vatandaşı konumunda gören Amerikalıları mutlu azınlık yaptıran güç bu Büyük Şeytan’ın ta kendisidir.

Geçmişte bir bahaneyle saldırdığı Afganistan’ın hala düzelmemiş olması, Afrika’da kabile dönemlerinde görülen savaşların hortlaması ve Ortadoğu’da bitmek bilmeyen güç dengesi değişikliklerinin sebebi, hep Amerika’nın haltlarıdır. Myanmarda Budistler tarafından hint okyanusunda ölüme zorlanan, pala ve satırlarla doğranan Müslümanların,  Afrika’nın bambu çadırlarında açlıktan ölen siyahi bebeklerin, ne sebebi belli, ne sonucu tahmin edilebilen savaşlar yüzünden milyonlarca insanın evinden yurdundan atılmasının, göçebe olarak Ortadoğu’dan yollara düşmesinin sebebi de yine Amerika’dır. Uyuyan ve bütün tepki refleksleri alınmış Arabistan Krallarının, arap ülkelerinin, çiğnenen Mescid-İ Aksa’nın, Mısır’ın, Suriye’nin, Yemen’in tek sebebi bu azgın, doymak bilmez, sonu gelmez açlığı yüzünden hiçbir kutsala saygısı olmayan Büyük Şeytan Amerikadır.

Ancak ne tuhaftır ki her ülkenin, herkesin bilmesine rağmen yine de bu sorun çıkarıcı ülkeyle ortak olma, müttefik olma çabası anlaşılır gibi değil. Güya dost olduğu ülkeyi eninde sonunda kaosun içine atan bu şer odağıyla mücadele etmek yerine sürekli olarak mübadele havasında olmak hiçbir ülkenin, toplumun, örgütün lehine değildir. Dün nasıl ki Saddamı ortaya çıkardıysa ve heykeline bile tahammül edilmez hale getirip darağacına gönderdiyse, Bin Ladin’i besleyip sonra güya terörist ilan edip, Afganistan’ı cehenneme çevirdiyse bugün güya anlaşma yapıp ortak ediyor algısı yarattığı Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürtlerinin yarın ağzına s*çmayacağını kafasızlar bilmiyorlar mı?

Sınırları ve nüfusu artmış imparatorlukları ve büyük ülkeleri bölmenin yegane kuralı “milliyet” düşüncesini kafalarına yerleştirmektir. Amerika bunu yıllardan beri her girdiği bölgede yapıyor. Bugün Suriyede olan da tam da budur. Herhangi bir sağlam köke dayandırmadıkları geçmişlerini Amerika sayesinde “milliyet” bulma çabası içine giren acınası Kürtler acaba yarın yine bu Amerika’nın alacağını tahsil etme günü geldiğinde ne yapacaklar. Bugün ite kaka peşmergeleriyle, savaş kazandığı zanneden PYD, Amerika’nın “hep ben veriyorum” biraz da sen ver bakalım” isteğine ne cavap verecek?

Türkiye düşmanlığıyla bütün düşmanlarımızla dost olma yarışına giren dağdaki ve Meclisimizdeki teröristler acaba borçlarını günü geldiğinde ödeyebilecekler mi? Yoksa bugün Türk Kürt diye ayıran şer odağı, yarın onları da Zaza, Ezidi diye ayırmayacağını garantisini mi aldılar.

Bütün P’li grupların yaptığı yanlıştır. Bir vatan ve ülke içerisinde yaşama ve bölüşme idealini baltalamak için ellerinden geleni yapanlar unutmasın ki batan gemiden sağ çıkan zor olur ve batan geminin malları ucuz olur. Amerikan asker ve istihbaratı ile kültürünün girdiği her yerde yozlaşma inanılmaz boyutlara varır. Bütün o kutsallarımız, namusumuz, şerefimiz, onurumuz bile ayaklar altına alınır da ruhumuz duymaz.. Bugün elinizdeki maddi değerleri almak için kapınızı aşındıran köpekler karşısında hem maddiyatınızı hem de maneviyatınızı kaybetmiş uyuz sokak köpeklerine dönersiniz.

Acınacak hale gelirsiniz acıdan beslenenlerin elinde de kıçınızı tuta tuta, bir dilim ekmek için yalvarırsınız sonra!... Demedi demeyin!...



17.09.2015 - Adana

3 Eylül 2015 Perşembe

KUMSALDAKİ KELEBEKLER


Lanet olsun bizim insanlığımıza, vicdanımıza, hayatımıza ve sizin savaşınıza!

Muhtemelen bütün dünya izledik minicik bir bedenin sahilde cansız yatışını. Kimimiz gündemi takip edip siyasi nutukları okurken, kimimiz sevgilisine özlü sözler ararken, kimimiz öğle molasında emperyal hamburger ve kolayı mideye indirip internette sörf yaparken… ama hepimiz ekrandan izledik! Hissedemedik ıslaklığı, soğukluğu!

Sonra hep birlikte yarış yaparcasına paylaşmaya başladık özlü sözler eşliğinde. Önce fotoğraf, sonra cehennem ve ilahi adalet hatırlatmaları, sonra ağlak ikonlar eşliğinde… ama hiçbirimiz duyamadık o botun batma anındaki çığlıkları, o bebeğin korkudan ağlamalarını, haykırışlarını…

O sırada kim bilir birinin sırtında roketatar menzildeki evlerden birini nişan alıyordu, büyük gürültüyle patlayan silahlar bombalar korkulu rüyaların arasında kim bilir kaç bebeği daha öldürüyordu! O sırada kim bilir birileri kazıyordu toprağı, mayın döşüyordu, kim bilir kaç bebek babasız kalacaktı patladığında! O sırada kim bilir canımız sıkılıyordu bilmem kaç ekran TV’mizin karşısında yarı çıplak showları izlerken! O sırada kim bilir oğlumuz son model bilgisayarında hayali kahramanlarla savaş oyunu oynuyordu, gerçeğinin çok acıttığını bilmeden öldürüyordu hayalinde! Ve o sırada kim bilir içkisini yudumlarken kaç silah tüccarı anlaşma imzalıyordu, ya da kaç insan taciri daha çok nasıl sığdırırım insanları lastik bota diye itekliyordu insanları saman balyası gibi! Yazıklar olsun yaşantımıza!..

Bindikleri lastik botta muhtemelen o kısa ömürlü kelebeğin yeri bile yoktu. Anasının veya babasının kucağındaydı onun yeri. İnsan taciri tarafından “insan” bile sayılmıyordu belki de! Yok hükmündeydi kim bilir!

Yaşadığı iki üç senelik ömürleri ile dünyadan ne kadar razı olabilirlerdi ki! Ne kadar haklarını helal edebilirlerdi bize! Belki de hiç gülmemişlerdir hayatlarında, hep korkmuşlardır, hep saklanmışlardır. Biraz olsun gülebilmek umuduyla binmişlerdir o lastik botlara! Gülüşleri kundakta meleklere kalmıştır belki de! Lanet olsun bizim kahkahalarımıza!

Dün bir dram yaşandı Akdenizin karanlık sularında, karanlık vakitlerde! Kelebekler kucaklardaydı, rengarenk gülsünler, rengarenk yaşasınlar diye umutla çıktıkları yolun, ölüm olduğunu nerden bilsinlerdi. Uçacakken kumlara nefessiz çakılıp kalacaklarını nerden bilsinlerdi. Lanet olsun bizim bilgimize de, teknolojimize de!

Hep senin suçun bunlar ey doymayan nefis, ey doymayan karın! Bir varken hep beş istemenden kaynaklı bu ölümler ey para babası emperyal sömürücüler! Hep senin doymak bilmeyen hırsınının sonucu bu insanoğlu! Hep bana Rabbena demenin suçu bu ey Müslüman! Yanı başında savaş varken senin Pariste koca bir otel kiralamanın suçu bu Arap Kralı! Lanet olsun bizim Müslümanlığımıza!

Öyle yüzükoyun yatarken gözünden perde kalkıp acaba gösterildi mi kendisine karanlık, koca göbekli doymak bilmeyen katilleri . Ya da zaten biliyor muydu “kelebek” ömrünün bu kadar kısa olduğunu! Yaşasa da dünyanın daha berbat hallerini göreceğini! Yaşasa da yaşadığına pişman olacağını!


Kimbilir! Merak ediyorsak sorarız Mahşer meydanında artık. Tabi insaf edip de konuşmamıza izin verir, bir çırpıda sorgusuz sualsiz O da bizi boğmazsa!

Adana-03.09.2015


Kör Parmağım Gözüne: "İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz." der Atsız...