Adana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2017 Salı

NİSAN’DA ADANA’DA – BİRAZ EĞLENMEYİ HAKETMİYOR MUYUZ


Sanırım tüm dünya olarak insanlığımızdan utanmamız gereken yıllar bu yıllar!

Bir avuç dolar için bataklığa dönen Ortadoğu, bitmek tükenmek bilmeyen mezhep savaşları, Hilal ve Haç savaşına döndürülmeye çalışılan çatışmalar… Yorulduk hepimiz… Tükendik…

Öyle bir coğrafyanın ortasındayız ki “bana ne” diyemiyorsunuz çünkü hem millet olarak hem inanış açısından bağımız var! Olayların tam ortasına dalamıyorsunuz çünkü kimin dost kimin düşman olduğu belli değil, destekçi bulamıyorsunuz! Dost dedikleriniz arkanızdan vuruyor.

Öte yandan dış politika, siyaset derken içsel benliğimize ait sorunlarımızı bastırıyoruz hep. Maddi problemlerimiz, kaybolan komşuluklar, çocuk yaşlara inen tacizler, en aymaz haramilikler… Hepsi bir yerde, bir gün, birinin içinden patlayıp karşımıza toplumsal sorun olarak dikiliveriyor.

Halk olarak topluca terapiye ihtiyacımız olduğu aşikar… ve fırsat kapıda!

“Nisan’da Adana’da” böyle bir terapidir benim gözümde. Bir şehrin tüm sakinleriyle birlikte, misafirleriyle gezmeye çıkmasıdır portakal çiçeği kokuları arasında. Renklerin cümbüşüdür. Bu renk ahenginde kalplerin kara kalması mümkün değildir. Çünkü gülmek, eğlenmek en büyük terapidir zira insan ruhunda. Hele de seninle birlikte ilaç gibi portakal çiçeği kokularını içine çeke çeke gülenler, eğlenenler varsa etrafında.

Korkumuzdan evlere, bilgisayar ve tabletlere hapsettiğimiz çocuklarımızı bu rengarenk dünyaya sokmamız ve onları eğlenirken görmemiz bile bizim kalbimizi yumuşatacaktır.

Bu sene tam üç güne çıkarılmış bir programla karnaval daha bir göz dolduruyor. Programı edinip cepte taşımak gerekiyor.

Nisan’da Adana zaten güzeldir. Mis gibi kokar! Ancak aylardır süregelen siyasi tartışmalar, hemen yanı başımızda ülke olarak çok büyük zararlar gördüğümüz ve hala devan eden savaş ve şehitlerimize ağladığımız sıkıntılı günlerden sonra; bir büyük halk oylamasından hemen önce gerilen sinir kat sayılarımızı yumuşatmak için güzel olan, iyi olan, bizi millet olarak birbirimize bağlayacak her türlü girişime, organizasyona öylesine ihtiyacımız var ki! Kaçırmayın bu fırsatı…

Ancak can sıkıcı bir durum var ki uyarmak gerekiyor. Ne kadar eğlenirsek eğlenelim insan olduğumuzu unutmayalım. Karnaval eğlence demektir zira kavga demek değildir. Her kalabalıkta olası sıkışmalar, sürtüşmeler olabilir, “önden buyur kardeşim” demesini bilelim. Hemen yumruklarımızı sıkıp kavgaya dalmayalım.

Üstümüzde biriken negatif elektriği atmak için güzel bir ortam yaratılmışken değerini bilelim. Nisan’da Adana’da Portakal Çiçeği Karnavalı tam da bu şehrin sıcaklığına, samimiyetine cuk diye otursun. Ve buradan yükselen renkler tüm ülkeyi kuşatsın, kuşatsın da Türkiye’m rahat bir nefes alsın artık. Her alanda pozitif gelişmişliğe bir vesile olsun. Sinerji olsun, hareket olsun, başarı olsun…


Aşk olsun!...

Yok Ben Sosyal Medyadan Takip Ederim Dersen Şöyle Alalım:

Yahu Sen Geçen Sene de Bir Yazı Yazmıştın Dersen Bu Taraftan Gel: http://monologya.blogspot.com.tr/2015/04/nisan-adana.html 

31 Mart 2017 Cuma

MAVİ CAN



Artık tüm Adanalıların ağzında olan ve söylemekten utandıkları bir sorun var: Adana Türkiye’nin en büyük köyüdür…Kabullendik ellam bu sözü!

Çünkü düzensiz yapılaşma git gide şehrin her caddesini sokağını teslim alıyor. Her yerde süregiden dikey yapılaşma ve aşırı betonarme hevesi yüzünden mantar tarlasına benzedi koca şehir. Karmakarışık! Bir yerde gecekondu, hemen dibide üç katlı kabul edilebilir bir küçük apartman, onun sağında solunda on katlı, onbeş katlı, şekli birbirine uymayan, biri hanyaya, biri konyaya bakan, biçimsiz, şekilsiz dikdörtgenler prizması şeklinde ucube güya modern konutlar.

Altyapıyı tamamlamadan kurulan mahalleler, sonra yolları kazan su idaresi, sonra su idaresinin’nin kapattığı yeri kazan elektrik şirketi, sonra onun yaptığını bozan doğalgaz şirketi, kazmayı kabloyu kapan telekom şirketleri, hepsinin üstüne çam diken belediyelerin bitmez tükenmez düzenlemeleri, sökülen kaldırım taşları, sağda solda azmış ve saldırmaya hazır bir katil gibi kepçesini sallayan iş makineleri, dozerler, kepçeler, şehrin göbeğinde volta atan azılı kamyonlar, nereye baksan vinçler, çimento arazözleri falan filan…

Toz bir de! Eee her yer kazılırken, yıkılırken, sonra tekrar yapılırken olması da normal. Ma aile elimizde toz beziyle dolaşıyoruz evde. Ciğerlerimiz ne halde bilmiyorum. Adanalı zaten astım bronşit hastası geçmişten beri. Yaz kapıda işte, yapış yapış bu toz, terle birlikte akşama kadar vücutlara yapışacak. Malum sıcak yüzünden güneşe ateş edenlerin memleketi. Varın hesap edin sıcağın şiddetini…

O sıcakta çarşıda işi var mesela "naif abinin"! Kozan Yolu, Kiremithane, Sofulu, Buruk tarafında evinden çıkmadan önce serinlemek için duşunu aldı.. Ohhh miss… gayet sakin çıktı yola dolmuş veya “mavi can”lara bindi varsayalım… Sakin Allah’tan … Duraklı duraksız her gördüğü “müsait bi yerde” duran, bu şehir içi ulaşım araçları ve onların, şehrin her yolunu, kaldırımını “babalarının malı” gören, kural bilmez, ışık tanımaz, gömleğinin yukardan üç beş düğmesi açık elinde tesbihi ile belki hangi kavgadan kaldığı belli olmayan kolunda, yüzündeki yaraları, koltuklarının hemen altında, yanında bulunan “kavgaya hazır” uzun kalın sopalarıyla tam bir “adanalı” olan şoförleri  alışkın tabii her gördüğü boşluğa burnunu sokmaya! Öyle olunca trafik biraz sıkışmaya başlıyor Eski Otogar’ın olduğu bölgeye gelince.

Koca birer dev ayağı kadar biçimsiz, bir o kadar hantal, renksiz, korkutucu, ürkütücü “hafif raylı sistem”in köprü ayaklarının dibinden sağa doğru kıvrılıp da E-5’e çıkınca yaklaşık 150 metre kadar hızlanıyor bu şoför abiler. Zira artık sallana sallana geldikleri onca yolda alabilecekleri tüm müşterileri toplamışlar. “Sağlı sollu diziliyoruz abiler”, “yanaş abicim daha oraya on kişi sığar” gibi gayet insani(!), gayet medeni(!) hafiften de ittirmeli, kaktırmalı sığdırdıkları “adana insanları” için araçta daha fazla yer kalmamıştır. Ama çile daha yeni başlıyor….

Duşunu alıp, gayet nezih bir şekilde çarşı yolculuğuna başlayan abimizi unutmayalım. Ancak şu ara gözükmüyor. Muhtemelen sıcak ve terden başka bir nezih abiyle birbirlerine yapışmışlardır, sıkışıklığın içinde. Öyle kalsınlar biraz!

Devam ediyor yolculuk! Mu acaba!

Optimum sapağına girerken bir dev ağzını açmış bekliyor. Solda üç şeritli alt geçit, sağda bir buçuk şeritli yan yol! "Mavi Can'ın" alt geçidi tercih etme gibi bir şansı yok! Zira Optimuma gitmek isteyenlerin ineceği durağa ulaşım sadece bu yan yoldan. O yan yola girerken başlayan sıkışıklık ilerde daha çok olacak. Durakta bir iki genç kız, çocuklu birkaç kadın iniyor. "Can" biraz rahatladı. Sanki bi esinti  bile geldi. Yüzlerine bakınca işsiz, aylak takımından iki genç de kızların arkasından koştura koştura atlayınca iyi bir genişledi orta alan! Bizim naif abimizin yüzünü görebildik nihayet. Saçlar hafiften bozulmuş, gömleğin sağ kolu kırışmış biraz ama hala yaşıyor, şimdi biraz daha rahat nefes alabiliyor artık… Binenler oldu hem de bir değil iki değil beş altı kişi; genç daha doğrusu…gene sıkıştık. Naif, zarif abi savruldu öte tarafa doğru. Gençlerden birisi “pardon” dedi ama çoktan "naif abinin" ayakkabısıyla beraber pantolonun paçasına basmıştı…

Hareket etti minibüs, tam ortada yer alan koca göbekli kavşağa yaklaşırken ışıkların yeşilden kırmızıya döneceğini anlayan şoför bastı gaza. Oturanlar bile savrulmaktan korunmak için tutunmak zorunda kaldılar.

O saçma sapan yan yolun devamı niteliğindeki yoldan Merkez Camii durağına yaklaşıyoruz. Daha doğrusu minibüs şoförünün bulduğu boşluğa burnunu sokma yeteneği, sağında ve solundakilere ağız dolusu küfür ederek , el kol hareketleri olmasa olduğumuz yerde çakılıp kalacağız. Bir santim bile ilerleyemeyeceğiz. HiltonSA tarafından dönüp gelen araçlar, Mustafa Kemal Paşa Bulvarından akan araçlarla birleşince tam bir keşmekeş oluyor trafik bu noktada. Zira yan yol genişliği bir şeride düştü düşecek. Birde Optimum tarafında alt geçide giren araçları sanki o alt geçit tam camii önünde kusarcasına dışarı atıyor. En soldakinin burnunu soka soka sağa geçme çabası minibüs içende hepimizden büyük tepki topluyor. Gençlerden bir ikisi tutamayıp kısık sesle de olsa küfür ediyor.

Caminin önünde bütün sülaleler şoförlerin ağzında ilişkiye sokuluyor artık!

Bir yolunu bulup da kendini kurtaranlar alt geçitten sıvışıp gidiyorlar. Ancak işi yan yoldan yürüyecek olanların sabır devi olması gerekiyor. Çünkü bir mühendislik abidesi(!) olan dev alt geçit bütün yolu kaplıyor ve yanlardan daracık patikalardan geçmeye zorluyor sanki bu şehrin halkını.

En sonunda müze kavşağına gelebildik. Yolculuğu bir iki durak sonra bitecek olanlar şanslı. Çünkü asıl curcuna şehir içinde bizi bekliyor. Vakıflar Sarayına kadar iki adımda bir duran minibüsle gitme düşüncesi iki yüz yıllık bir kaplumbağa yavaşlığındaymış hissettiriyor bana. Neyse ki “bir şey değişecek her şey değişecek” diyen "şehrin başkanı" cesur bir adımla müze kavşağından dört yola kadar olan kısmı elden geçirip alt geçidin üstünü kapatınca yol birden genişleyip ferahladı. 

Şehir insanı bu kısma “karnıyarık” diyordu bir zamanlar. 

Süresinin büyük kısmını geri duraklarda “yoldan geçen herkes potansiyel yolcu” mantığıyla, korna çalıp müşteri toplamakla harcayan şoför bir çırpıda Atilla Altıkat durağına vardı.

Minibüsün büyük kısmı boşalmıştı. Zarif , naif abimiz de kendine oturacak bir yer buldu bu arada. Evden çıktığında ki o janti halinden eser yoktu. Terden gömleğinin sırtına yapıştığını görebiliyordum. Eliyle alnındaki teri silerken damlaların birikip göz çukuruna aktığını ve onu feci şekilde rahatsız ettiğini düşündüm. Pantolonun çoğu yeri tozlanmıştı. Ayakkabısında ve paçasında hala o gencin ayak izi duruyordu.

Atatürk caddesinden gelen diğer minibüsler, İnönü caddesinden E-5’e dönmeye çalışan araçlar ve karşıdan karşıya geçmeye çalışan yayalar gene birbirine karıştı. Turuncu otobüslerden bir muavin dayanamayıp hem öndeki minibüslere el kol hareketleri ile ilerlemelerini işaret ediyor hem de avazı çıktığı kadar bağırıyordu. “Atatürk Caddesi, Baraj Yolu, Balcalı hadeee!” 

Büfeden bir çocuk bizim şoföre bir şişe su fırlattı. Şoför havada yakalamasıyla şişeyi açıp ağzına dikti. Boşta kalan eliyle vitesi değiştirip gaza bastı. Hepimiz aşırı terlemiştik. Yutkunduk…

Türkiye’nin üzerinde trafik ışığı olan tek üst geçidi olma özelliği ile nam salmış, sonra bir şekilde düzeltmeyle biraz ahtapot üst geçitlere benzetilmiş Altıkat köprüsüne tırmanırken gideceğim yere varabilme umudum biraz daha artmıştı. Ama hayalleri bile tam zamanında kurmak gerekiyormuş. Erken davranmışım.

Çetinkaya’nın önünde bineceği minibüsü, dolmuşu görmeye çalışan kalabalık kuralsız bir şekilde kafalarını kaldırıp indiriyor, boyunlarını öne doğru uzatıp çekiyorlardı. Bizim “mavi can”ımız daha bir tenhalaşmıştı. Bir baba oğlu ve kızıyla bindi Çetinkaya durağından. Şoför çocuklar için ücret istese de fazla üstelemedi. Baba kızını kucağına oturtup iki kişilik yere oturdu. Oğlu da yanına. Şoför son bir kere daha aynaları kontrol edip müşteri gelmediğine emin olunca serseri bir tavırla vites topuzunu kavrayıp fırlatır gibi değiştirdi vitesi. Küçük Saate varmak üzereyiz. Allah yardımcımız olsun.

Küçük saat bir toplanma alanı sanki. Bunca insanın burada toplanabilmesi için bir şeylerin bedava dağıtılıyor olması lazım. Ona yakın sayılır. Yıllardır orta halli yaşayan insanların çoğu şeyi bedavadan biraz pahalı bulabildikleri Pazarlar Caddesine ve Melek Girmeze buradan geçiliyor. Bir de tüm minibüs, dolmuş, belediye otobüsü hepsi buradan geçiyor. Öyleki birinin aynası diğerinin aynasını yalıyormuş, bir diğeri ötekinin tamponuna yapışıyormuş, şurdaki burdakiyle kolkola girmiş gibi aradaki mesafeler santimlerle ölçülüyor artık. 

Bir Suriyeli koca bir çuvalla kucaklaşmış olarak daldı içeriye, getirip bizim "naif abimizin" yanına "poff" diye bıraktı çuvalı. Toz bulutu kalkıp yavaş yavalş hepimizin saçına, gözüne, kaşına kondu. Şoför dikiz aynasından Suriyeliyi kötü kötü bakarak süzdü. Bişey diyecek gibi ağzını açıyordu ki Suriyeli iki kişilik para verince ağzına yapmacık bir gülümseme oturttu… Bir kadın kapıya yanaşıp “kardeş bi yardım eder misin” deyip gözüme baktı. Kalkıp arabanın ucundan tutup kaldırdım. Bebek koca koca gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Yarım yamalak teşekkür ederken kadın “şunu da şoföre uzatıver kardeş” deyip elime bozuklukları sıkıştırdı. “Eşeğin mi var be kadın” diyecektim. Diyemedim… 

O sırada şoför gene aynı serserilik ve haşinlikle vitesi değiştirip gaza bastı. Sendeleyip tam “naif abinin” kucağına balıklama düşecektim ki  tavandan sallanan tutamaçlara zor yapıştım. Ara boşlukları santimle ölçülecek araç havuzunun içinde, dur kalk yapa yapa kendine yer bulan şoför aracın burnunu düzeltip düşük viteste gaza da basınca yoldan geçen yayalar çıkan gürültüden korkup, koştur koştur yolun karşı tarafına sıvıştılar.

Küçük saat son kavşaktan Büyük Postaneye geçen ufacık dar yola girdiğimizde artık işkencenin bittiğine emin olmuştum. Postanenin önünde inip, karşıdaki şalgamcıya koşturdum. Sürahi büyüklüğünde bir bardak şalgamı iki dikişte gönderdim mideye. Postanenin kapanmasına yarım saat vardı. Döner kapısını itekleyip içeri girdim. Ohhhh… Bu sıcakta bu serinlik… “Klimayı icat eden cennetlik” yemin ederim… Sıra numarası alıp bekleme koltuklarından birine oturdum. Yaklaşık iki dakika terimi kurulayıp, yüzümü gözümü silerken yanımda oturanın da sanki benimle aynı şeyleri yapıyormuş hissine kapıldım. Boynumu da siliyormuş gibi yapıp kafamı çevirdiğimde O’nu gördüm. Benim çileli otobüs arkadaşım “naif abi” de aynı hareketlerle kah yüzünü ovuşturuyor, kah saçlarını düzeltiyor, kah paçasındaki tozları siliyordu…

Acaba O’nun da aklından geri dönüş yolculuğu geçiyor muydu…





8 Şubat 2016 Pazartesi

ARTIK HER YERDELER


Sabah işe gitmek için servis beklerken üç tane küçük gördüm. Çift şeritli yoldan geçip muhtemelen okula gitmeye çalışıyorlardı. Büyük tedirginlik ve korku içinde el ele tutuşarak zar zor geçtiler karşıdan karşıya. İkisinde mavi okul çantası, belli ki aynı yerden temin edilmiş. Diğeri kız, onun elinde bir poşet, içine sıkıştırılmış kitaplar, defterler, kalem poşeti delmek üzere… yaşlarının ancak ilkokul bir yada ikinci sınıf ayarında olduğunu düşünüyorum. Anne baba yok, bir büyük yok başlarında. Belki de hiç yoklardır, savaştan sağ çıkamamışlardır. Orta refüjde, direğe yazılmış uyarı yazısını okumaya çalışıyorlar, daldılar bir müddet.. sonra koşarak karşıya geçtiler. Küçük kız yetişemiyor, elindeki poşet yırtılıp parçalanacak şimdi.

Cuma akşamı berberdeyim. İnatla berber demeye devam ediyorum. Kuaför anlamsız geliyor, içi boş birazda özenti… Sanki dilime dilime sokulmaya çalışılıyor. Berber iyi. Saç tasarım merkezi diye de bişey uydurmaya başlamışlar. Kendini saç üzerinde sanatçı gören yeni neslin çıkarması işte… Oysa berber iyi, sade, saçın “kırkılacağını” anlıyor insan… Türkmen bir baba var. İki çocuğu birde, ikiz. Onlardan öğrendim “kırkılma” olduğunu, saç tasarımının. Daha doğrusu zihnim tazalendi. Çocukken babam da öyle derdi. Yağsız bir makinesi vardı, kırkardı saçlarımızı. Telaferden gelip, yurt bulmaya çalışmışlar önce, beş çocuk, hanım bir de kendisi yedi kişi. Ne bulursak onunla geçiniyoruz diyor. Aracı olmuş birisi devletin atıl durumdaki binalarından birine yerleşmişler. Camlar kırık diyor, soğuk oluyor ama ne yapalım, Amerikanın, Kırmançilerin ve Işid’in bombalarından yeğdir. Üç çocuğuna birden araba çarpmış daha geldikleri ilk günlerde. Bu ekizler kurtuldu diyor, ötekinin zihni karışmış. Hafızasını kaybetmiş. İyileşir demiş doktorlar. Doktorlar eyi diyor, bedava hem de. Törkiye böyük devlet. Allah zeval vermesin…

Sonra köşe başlarında su,mendil satmaya çalışan yine o çocuklar. Daha küçücükler. Arabanın tekerleği kadar boyları yok. Bir el görürsünüz yalnızca camdan uzanan. Çocuk aşağıda. Boyu yetmiyor. Göremezsiniz, camınızı açmazsanız.

Hiçbirimiz göremiyoruz kapımızı, camlarımızı sıkı sıkıya kapalı tuttuğumuzda. Görmek istemediğimizde kaçıveriyoruz. Yolumuzu değiştiriyoruz. Karşımızdan çarşaflı, peşinde üç beş çocukla yürüyüp gelen kadın gördüysek, Suriye göçmenidir o. Türkmen mi, arap mı, alevi mi Sünni mi, şii mi bilmiyoruz yüzüne bakınca. Tek bir şey biliyoruz. İnsan işte. Benim gibi senin gibi, fiziken, ruhen insan işte.

Ne halk bu karışıklığın altından kalkabilir, ne devlet tam anlamıyla başa çıkabilir sorunla. Denizde boğulup ölen mültecileri batı, Türkiye’ye para vererek engelledi güya. Onların yüzünden çıkan savaşlardan, Onlar etkilenmesin diye, tampon görevi görüyoruz. Çünkü bizim sınırımız dip dibe, çünkü biz de müslümanız, çünkü biz vicdanlıyız, ayaklarında ayakkabı olmayan bebeklerin yollara mendil, su satmak için çıkması içimiz acıtıyor. Acıyoruz, biz Batı gibi değiliz. Ama olan güzel vatanıma, olan güzel Anadolu insanına oluyor. Anadolu insanı çıkan sorunların, yapılan hırsızlıkların, işlenen cinayetlerin sebebini hep göçmenlerde buluyor. Güvenmiyor artık, kimselere. “Onlar geldi, mahalle bozuldu” diyen çok var dışarıda.

İnsan aç ise eğer, yapamayacağı şey yok. Bugün isteyenler, yarın güçlendiler mi dövecekler insanımızı. Zorla elinden alacaklar kazandıklarını belki de. Dükkanına, evine, malına mülküne el koyacaklar. Gasp edecekler yarın belki de. Sonra mahalleleri onlara bırakıp başka yerlere göcecek asıl sahipleri. Tıpkı Körfez savaşında ve öncesinde Küzey Iraktan akan insan selinde olduğu gibi, sınırlarımızı açıyoruz ama sonrasını tahmin ediyor muyuz.

En mantıklı olan sınır dışında gene Suriyenin içinde güvenli bir kent oluşturup yerini yurdunu bırakanları orda toplamaktı. Ve korunması içinde BM, NATO güçleri devreye sokulmalıydı. Ama olmadı. Biz onları ateşlendirip sorunu çözmek için harekete geçireceğimize, onlar bizi parayla mülteci konağına çevirdiler.


En çok cocuklara acıyorum. Gelenlere de, burada yaşayanlara da bütün çocuklara acıyorum. Hepsi savaş sesleri arasında büyümek zorunda olan çocukların beyinlerinin en derinine kazınmış kin, nefret ve savaş korkusu silinir mi bilinmez. Ve Batı habire savaş çıkartıp insanları yerinden yurdundan ettiği sürece de bu trajedi hiç bitmez.

8 Eylül 2015 Salı

TERRIBLE TURK (Korkunç Türk Koca Yusuf)

Sondan başlayalım!

Amerikadaki güreş müsabakaları tamamlanıp yurda dönmeye çalışırken bindiği gemi başka bir gemiyle çarpışıp batıyor. Sağ kurtulan Koca Yusuf yüzüp filikaya yetişmeye çalışırken müsabakalardan kazandığı paraları çevirdiği altınlar ağır gelip yüzemiyor ve Atlantik Okyanusunda boğularak can veriyor.

Bu gerçeğe daha yakın bir rivayet! Bir de daha destansı olan başka bir son var!

Gemi batmak üzereyken herkes can havliyle ne kadın dinliyor ne çocuk! Birbirinin üstüne basıp geçen insanların arasında Koca Yusuf önüne geleni haklıyor ki kadın çocuk kurtulsun! Ancak kendisi de düşüyor soğuk sulara, yüzmeye çalışıyor, filikaya tutunuyor ancak 140Kg’ın üstündeki ağırlığıyla filikadakileri batarız korkusu sarıyor. Ne bulurlarsa vuruyorlar kafasına gözüne ama koca pehlivan bir türlü bırakmıyor filikayı. Sonunda Aklı evvel biri çıkıp halat kesmeye yarayan baltayla bileklerinden ayırıyor Koca Yusuf’un ellerini. Koca gövde Atlantik Okyanusunun dibinde kaybolup gidiyor.

Adana Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla Bulgaristan Şumnu Karalar'daki evi restore edilip müzeye dönüştürüldü ve geçtiğimiz günlerde kalabalık bir katılımla açılışı yapıldı. Başkan Hüseyin Sözlü’nün dediği gibi “siyaseten burada değiliz, kültürel anlamda buradayız. Türk dünyasının bulunduğu her yere uzanabilmek anlamlı ve güzel. Burada Koca Yusuf’un ayağına gelmek Türklüğe gelmek, Türklüğü yüceltmek, Müslüman Türk kültürünün ilelebet buralarda  yaşamasına hizmet etmektir”. (http://www.adana.bel.tr/adana-buyuksehir-belediyesinden-sinirlari-asan-tarihi-hizmet-sayfa.html) Amerikan medya gücünün yarattığı hayali kahramanlarla beynimiz iyice ezilirken ve Türklük her yerden saldırı altındayken binlerce kilometre öteye Adana Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı kültürel yatırım elbetteki gurur verici. Hele “öz vatanında garip, parya durumuna” düşürülmeye çalışılarak, eli kanlı terörle yıpratılmaya çalışılan milletin içinden “destansı atalarına” sahip çıkılmasını görmek ayrı bir onur! (http://www.aljazeera.com.tr/haber/koca-yusufun-evi-muzeye-cevrildi)

Koca Yusuf lakabıyla anılmasının sebebi hakikaten “koca” olması. 1,90m boy ve 140 kiloyu aşan ağırlığıyla bir insan azmanı pehlivan. Gençliğinde köyünde kardeşiyle sürekli kavga ediyorlar tarla işlerinden dolayı. Maksat köy meydanında yapılan güreşlere katılmak. Her gittiği güreşten ödül olarak önüne koyun, keçi, inek katıp geliyor. Kardeşi de katılmak istiyor ama O daha kurnaz, kaçıp kaçıp gidiyor. Babası O’nun bu kaçmalarından dertli, huzursuz. Ama önüne katıp geldiği ödülleri görünce de içten içe gururlanıyor. Ancak tarla işleri kalıyor. Yine öyle bir günde babalarının gözü iki kardeşin üzerinde, izin vermiyor güreşe gitmelerine. İki kardeş bahse tutuşuyorlar. Kim yenerse o gidecek. İşi gücü bırakıp dalıyorlar birbirlerine. İş güç hak getire. Zaten Yusuf da sevmiyor tarla, saban işlerini. Gün batıyor yenişemiyorlar. Karanlık basmaya başlarken Yusuf kardeşinin ensesine çöküyor, çeviriyor sırtüstü. Galibiyet O’nun. Ertesi gün güreşe gitmek de!. Yine önünde koyun keçi toplamış gelmiş. Galip yine O!

Kendisi gibi heybetli bir ağaç var evlerinin önünde! İş güç sıkıcı. Dönüp dönüp el ense çekiyor ağaca! Günde 200, 300 kere tokatlıyor ağacı. Eller kayış gibi oluyor haliyle. Tuttuğunu deviren Kurtdereli Mehmet Pehlivan var o sıralar. “Koca Yusuf güreşte elini insanın omzuna dayadığı zaman hiçbir el esnemesi hissedilmez. İnsan ne kadar güçlü olsa da elin gene kendine göre bir esnemesi vardır. halbuki o, elini dayayınca sanırsın ki insanın omzuna bir hatal direği dayadılar. Hem de bu dayanan direği arkadan bir lokomotif itiyor..." diyor. Ki Kurtdereli, “Güreşirken bütün Türk milletini arkamda hisseder ve onun şerefini korumak için her şeyi yapardım. Ve sanki bütün Türk milletinin kuvvetinin arkamdan dayandığını hissederdim!” deyip, Atatürk’ten 1000TL ödül kazanmış devasa bir Türk pehlivan.


Fransız güreşçi Joseph Doublier 1894'te rakibi Sabés'e yenildikten sonra onu yenecek bir güreşçi arayışına girmiş Koca Yusuf’un köyüne gelmiş. Başlangıçta gavur ellerine gitmekte tereddüt eden pehlivan, Müslümanların gücünü göstermenin de bir cihat olduğu uyarısı üzerine gitmeyi kabul eder.Minder güreşi kurallarını Pariste öğrendikten sonra amacına uygun olarak Sabés'i yener. Önüne çıkanı yıkan Koca Yusuf rakip bulamaz hale gelir. Ta ki yine Paris’te bir sirkte karşısına Hergeleci Mahmut Pehlivan çıkana kadar. Güreş başlar başlamasını da bitmez bir türlü. İkisi de babayiğit, ikisi de inatçı, pes etmek yok. Kan ter içinde güreş dövüşe döner bir müddet sonra. Hergeleci Yusuf’a, Yusuf Hergeleci’ye. Ne varsa dağılıyor ortalıkta. İki Türk’ün güreşle başlayıp kavgaya dönen oyununu Fransız Polis’i zor bela bastırır. İki devin arasında birkaç polis de payına düşen şamarı alır tabii.

Yenildiği görülmemiş iken Kavalalı Çolak Mümin Pehlivan’ı anmadan geçmek olmaz. Koca Yusuf’un namı yürümeye başladığında karşısına Çolak çıkar. Hakem, Sultan Abdülazizin başpehlivanı Kel Aliço. O’nunla da daha önce güreşmişler, yenişememişler. Tabii başpehlivan, namına yaraşır o zaman berabere kalsalar da vermiş başpehlivanlığı Koca Yusuf’a. Her neyse  güreş devam ederken Çolak Mümin bir ara Koca Yusuf’u açık düşürmüş, Kel Aliço da mağlubiyetini ilan etmiş Koca Yusuf’un. Tabii itiraz etse de Yusuf, "yarım oldu sayılmaz" dese de hakemin dediği olur. “Bir Çolağın güreşi de böyle olur”. Sindirmemiş Koca pehlivan yenilgiyi, duvarları yumruklamış gecelerce, omzunu çıkarırcasına yüklenmiş nerde bir ağaç gövdesi gördüyse. Gün olup zaman geçince Çolak tekrar rakip olmuş Yusuf’a. Hırs buya, alıp alıp yere çalmış zavallı Çolağı. Bir daha güreş tutamaz hale gelmiş zavallı. Zavallı dediğimize bakmayın O da bir cihan pehlivanı.

Fransa ve diğer Avrupa şehirlerinde nam üstüne nam, ödül üstüne ödül alınca, duymuşlar Amerikalı organizatörler. Aramışlar bulmuşlar, gel bizde de güreş tut diye yalvar yakar götürmüşler deniz ötesine. Memleketten biraz daha uzaklaşmış bizim pehlivan. Bir taraftan güreşe olan hastalık derecesindeki tutkusu, memleket hasreti, kazanma azmi, ağaç tokatlamaktan gelen beton gibi sarsılmaz elleri, tuttuğunu devirmiş burada da. 26 Mart 1898'de Ernest Roeber ile yaptığı maçta Madison Square Garden'da rakibini ringden dışarı tutuğu gibi fırlatıp atmış. Yere kapaklanan Amerikalıyı öldü zanneden seyirciler, galeyana gelip yürümüşler bizimkinin üstüne. Ama naçar kalktıkları ile yerlerine oturdukları bir olmuş Ne yapsınlar insan irisi adamın karşısında. Tabii haliyle bizimki diskalifiye olmuş maçtan.Neyse ki Roeber’e bişey olmamış. Hatta iki gün sonra bu sefer Opera Evi’nde tekrar rakip olmuşlar. Boğa gibi adamı zaptetmek kolay değil. Serde iman kuvvetini de gösterecek. İtişip kakışma başlamış ikili arasında. Seyirciler bakmışlar gene uçacak kendi sporcuları ringten yere, bu sefer izin vermemişler. Hep birlikte yürümüşler Yusuf’un üzerine. Menejerler, polis derken maç gene iptal. Hatta Opera Evi o günden sonra güreş yüzü görmemiş. Kapatılmış tüm müsabakalara. Yani velhasıl kelam Amerikalıları bir korkutmuş bu bizim Koca Yusuf, “terrible Turk” diye feryat figan kaçışmışlar. O günden sonra “korkunç Türk” deyince bi kendilerine çeki düzen verir hale gelmişler. Hatta New York Halk Kütüphanesinde resmini de özenle saklamışlar. (http://digitalcollections.nypl.org/items/510d47e1-3de0-a3d9-e040-e00a18064a99#)

Orada tüm güreşçileri sıradan geçirdiktin sonra, Chikago’da dünya şampiyonu Evan Lewis’i üst üste iki defa yenerek “yeter artık yurda döneyim” diye düşünmüş. Gavur ellerinde namını salmış, Ulemanın dediği gibi müslümanın gücünü de göstermiş, güreş hırsını da almış, e hatırı sayılır da bir miktar para da kazanmış ne yapsın daha gurbet ellerinde. Menejeri “gel dolar yap” paralarını dese de “kağıt paraya güvenememiş” pehlivan. Altına çevirmiş olan biteni. 20 Kg altını koynuna doldurup Avrupa’ya geçecek La Bourgogne adlı transatlantikle açılmış Atlas Okyanusuna. Kısmet buya yolculuk başladıktan iki hafta sonra bindiği gemi bir İngiliz şilebiyle çarpışmış. Bir can pazarı ortasında kalan Koca Yusuf, işte yazımızın başında anlattığımız gibi iki rivayetten birisi neticesinde Hakk’ın rahmetine yürümüş.

Bütün bu anlatılanlar O’nun hayatından kısa kısa notlar belki ama anlamamız gereken şu! Kah kendisi olsun kah ustaları olsun önce Türk’ün gücü demişler. Önce arkamızda Türk’ün gücünü hissediyoruz, öyle indiriyoruz el enseyi, öyle getiriyoruz kündeye demişler. Hal böyle iken bugün bizim Türk olmaktan başka elimizde asil duygumuz ne kaldı. Milliyetimizi de kaybedersek övüneceğimiz neyimiz kalacak. Bunca anlı şanlı tarihimize sırt çevirirsek, ecdadımızı yobaz, iğrenç, bilgisiz, cahil, doğulu, Asyalı diye karalarsak çocuklarımıza neyi anlatacağız. Kökü kökeni belli olmayan Amerikalı’lar yalancı çizgi hayali süper kahramanlar yaratıp beynimizi esir alırken, onlara mı inanacağız. Yoksa Müzelerinin duvarlarını süsledikleri, etiyle kanıyla gerçek atamızla, atalarımızla gurur mu duyacağız.

Aslında tam da bu günlerde vatan bayrak aşkına, milliyetimiz kaybolmasın aşkına kanını feda eden Mehmetçiklerimizin tabut tabut şehadete yürüdüğü zamanlarda daha çok anmalıyız, Koca Yusufları, Çolak Müminleri, Hergeleci İbrahimleri, Kel Aliçoları, Kurtdereli Mehmet Pehlivanları, daha nicelerini. Asıl tam da onların millet adına, bayrak adına, vatan aşkına hırslandıkları gibi, hırslanma, kenetlenme zamanıdır.

Bu mana ile Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Meclis Üyeleri ve Büyükşehir Bürokratlarının ne derece önemli işlere imza attığını biraz daha iyi anlayabiliriz. Yoksa kendisinden binlerce kilometre ötedeki bir “atanın” evini müzeye çevirmek için destek olmak, ön ayak olmak siyaseten bir şey kazandırmaz belki ama Başkanın da dediği gibi “kültürel harsımızın” gelişmesi konusunda çok faydalı olur. Bu sebeple alkışlar Başkan ve ekibine….
Ve son söz!...

Onca iri yapısı ve heybetine rağmen böbürlenme görmemişler daha yüzünde, abdestsiz namazsız gezmezmiş diye söylerler arkasından. Gamsız dünya fukarası bir insanmış. Güreş dışında hiç birşeye hırslanmaz, iş güçle uzaktan yakından ilgilenmezmiş. Velakin konu güreş olunca, heybet ikiye çıkar, yüklendikçe yüklenirmiş rakibine. Gelip geçici fani dünya işte. O da namını bırakıp gitmiş Dünya’ya.

Esas olan da bu değil mi ya! Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri… Nur içinde yatsın!... 

08.09.2015-Adana

Kaynak:
http://www.eurozine.com/articles/2003-05-23-noble-en.html