sıkıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sıkıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2021 Salı

YİNE Mİ KEDER!


Ne çok sıkıntı biriktiriyoruz bu günlerde! Hayat hep üstümüze üstümüze geliyor! Sabrımızı deniyor desek, çoktan bitti o!

Hiç değişmeyen geçim sıkıntısı var mesela; omzumuzdan hiç inmeyen. Babam “kemer sıkma” politikası lafı geçince haberler gülerdi acı acı. “Daha nereye kadar sıkacağız bu kemeri biz yav?” diye masumca sorardı kendi kendine! Oysa ne kadar sıkarsan, o kadar küçülüyordu sanki bel çevresi. Kör boğaz değil mi, beş lokma versen de doyuyor, bir lokma versen de! 

Ama öte taraftan “kemer sıkma politikası”nı geliştirenlerin kemerleri inadına bir delik daha genişliyordu, garibanın ki bir delik daha daralırken. Ha bire köylüye, işçiye, yoksula vatan için, millet için biraz daha fedakarlık diyenlerin göbekleri şişiyordu. Gariban bir lokmayı koklaya koklaya yemeye kıyamazken, o göbekli politika yapıcılar, “deveyi hamuduyla götürüyordu”. Babam gülüyordu gülmesine ya, yüreğine de ince bir sızı oturuyordu. Çocukları da onunla birlikte “kemer sıkma politikası”nın kobayları olduğu için. Kimbilir belki de geceleri gizli gizli ağlıyordu. Çocuktuk biz unutuyorduk, kıt kanaat geçinmenin sancısını. Ama şimdi baba olunca anlıyor insan, babalar unutmuyordu ve çok utanıyordu delik deşik olmuş kemerlerinden…

Eğitim de sıkıntılı değil mi? herhangi bi yerde rastladığınız iki gencin konuşmalarına kulak verin mesela, gözlerinizi davranışlarından koruyun ama. Yoksa o dakka saygısız tavırlarından inme inebilir. Ne çok bilgi yükü var gençlerin üzerinde. Herşeyden haberleri var, her şeyi biliyorlar, bilmeseler de çabucak öğreniyorlar. Ama bir türlü eğitilmiyorlar. Bir de bilmeyip de biliyormuş gibi ahkam kesenler var. Onların durumu zaten kronik, hiç bir tedaviye cevap veremez onlar. Çünkü cahilliklerinden haberleri yok. Yani kendilerinden! “Sen seni bil sen seni, yoksa patlatırlar enseni” diyordu rahmetli Cem Karaca, bunların enseleri de kalın, patlatmaya güç de yetmiyor. Çünkü hepsi başka ensesi kalınların yanında yalaka, artçı, yancı, dalkavuk, şakşakçı… bunun için de hamileri çok. Siyaset dememe gerek yok herhalde. En büyük ense kalınlaştırma mecrası… Daha da açmayayım şimdi konuyu!...

Sağlık çok büyük sıkıntı bir de! Ne yesek, yapay, sentetik, ilaçlı, zehirli, hormonlu! Saf domatesin tadını unuttuk. O domates, biber ve yumurta üçlüsünün ortaya çıkardığı güzellik menemen mesela. Kaçımız çocukluğumuzdaki tadı bulabiliyor ki! Ne çocukluğumuzun saflığı kaldı, ne domatesin saflığı. Hayatlarımız, güneşte kalmış, ezik büzük domatesler gibi, tatsız, kokuşmuş… Gün aşırı bir başka ağrı yokluyor kaslarımızı, kemiklerimizi. O gün hangisinin şiddeti fazlaysa sahne onun oluyor. bir gün boyun ağrıları arzı endam ediyor, ertesi gün bel ağrısı… bir diğer gün dizleri sızlıyor insanın, ertesi gün dişleri… “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen Kanuni, yediklerimizi görseydi midesi ağzına gelirdi herhalde.... 

Bunları zaten hepimiz biliyoruz. Genel ama yıllardır hiç değişmeyen problemlerimiz! İşte devamına yolsuzluğu ekle, torpili ekle, adaletsizliği ekle…Kendine göre özelleştir, evliliği ekle, ilişkileri ekle, çocukları ekle, ev almayı ekle, arabayı, yazlığı, ekle,... Ekle de ekle… Hep sorun hep sıkıntı…

Yetmezmiş gibi, iki senedir ufacık tefecik bir virüs… ağzımızdan girdi burnumuzdan çıkmadı. Ciğerlerimizi tarumar etti, mezarlığa bile gidemiyoruz cenazelerimizin ardından. Mutasyon geçirip, maske kromozomlarımıza yerleşecek bu gidişle. Maske sabit aksesuar olarak verilecek doğarken. 

Tabi, biz yanlış politikalar yüzünden evde kalmamız gerekirken, çalışmak zorunda bırakıldığımız, aşı ve tedaviyi bile tedarik edemeyip doğru düzgün ve hızlıca paylaştırmadığımız, ve hala bu yüzyılda pazarlardan meyve sebze toplayıp evine götürüp karın doyuran ama sağlıksız beslenen, hastalıklara karşı  dirençsiz kalan milyonları tam anlamıyla adil, hakça bir ücret ve gelir paylaşımı yapmadığımız sürece virüsten kurtuluşumuz yok gibi görünüyor.

Ama rivayet olur ki, virüs, hep garibanın sıka sıka yine de bol gelen kemer deliklerinden daha kolay süzülürmüş içeri, oysa o “kemeri sıktıran” politikacıların göbeklerinde bir dirhem boşluk yokmuş ki zaten nereye yerleşsin! 

Değil mi a canım!






28 Kasım 2016 Pazartesi

HAYAT SANCISI


Basit düşünemiyorum, zor ile baş edemiyorum!

Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanında kahramanın ağzından şu cümleler dökülüyor: “Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki… Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Elimizden ne yapmak gelir? Hiç! Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında… bu bile biraz palavralı bir rakam.”

Hayat üzerine ciltler dolusu kitap yazan felsefecilerin “bu dünyaya ne halt etmeye geldiğimize” dair kesin bir cevabı yok! Hepimiz yüksek bir hedef için bu dünyada bulunduğumuza dair dinsel öğretilerin gölgesinde üç beş gün sürünüp sonra kemiklerimize kadar çürüyüp gidiyoruz. Ancak bir kaçımızın isimlerini sonradan gelenler minnetle anımsıyor ya da nefretle sövüp sayıyor. Çoğunluk sadece mezarlarda kuru kalabalık. O da elli bilemedin yüz seneliğine sonra…

Anamızın babamızın şekillendirdiği hayatımızla bi yerden tutunuyoruz yaşama, sonra amirimiz göz açtırmıyor, eşimiz hele habersiz gözün kırpsın bakalım. Yaşamak boynumuza asılmış ağır bir sancı, dolap beygiri gibi dön dur koca dünyanın içinde. Koca dünya da dönüyor ha bire. Ölünce belediyenin gösterdiği yere gömülüyorsun! Orda bile söz hakkın yok! Zannetmiyorum öldükten sonra söz hakkımızın olacağını.

Ve gelip sonunda iç karmaşası galip geliyor. Bir türlü çıkamadığımız baş edemediğimiz iç karmaşası. Fiziksel olarak yıllardan beri öğretile geldiği gibi akşam olduğunda evimize sabah olduğunda işimize giderken, beynimiz bin bir kere farklı düşünceleri evirip çeviriyor. Ama biz söylenen vakitlerde hep öğretilen işleri yapmaya devam ediyoruz. Oysa hepimiz kaçmak, kurtulmak istiyoruz. Bir dağ başında herkesten uzak bir ateş yaksak mesela, ya da bir deniz kenarında oltayı sallasak da saatlerce balık tutamasak… ama işte yalnız başımıza kalsak. Uzaklaşsak alışverişten, eğitimden, görgüden, kuraldan…

Ya geride bıraktıklarımız, bırakacak olduklarımız! Onlar geride bıraktıklarımız değil aslında. Tam beynimizin göbeğine yerleştirdiğimiz prangalarımız. Onlar işte bizim ağırlıklarımız. Göz yaşlı anamız, elimize bakan çocuklarımız, sokuluverdiğinde merhametimizi coşturan eşimiz, herşeyimiz, hepsi bizi hayatta tutan değil aslında, bizi bağlayan zincirlerimiz…

İnsan olarak özgürlüğüne bu kadar düşkün olup da özgürlüğünü bu kadar kısıtlayan başka bir yaratık yok dünyada. Çocuklarımızla, kendi eğitimimizle, kariyer denilen zırvalarımızla hep kıstırıyoruz kendimizi. Sonra da yaşamak için mücadele ettiğimizden bahsediyoruz. Mücadele etmiyoruz aslında, can çekişiyoruz sadece. Ve bu işkence elli altmış yıl kadar devam ediyoruz. Ölemiyoruz ki bitsin!...

Bir şarkı ile, bir çiçek ile ya da güneşi doğarken batarken gördüğümüzde bile mutlu olan yaratıklar biz miyiz? Hiç inandırıcı olamıyorsun Ademoğlu… Aldıkça, yedikçe, harcadıkça ve güçlendikçe mutlu olacağımız yerde psikolojik, nevrotik, sosyolojik olarak ezik duruma düşüyoruz. 
“mutluluk azdadır” bunu böyle bil insancık, 
sonra diyorsun “hayat kancık”, 
hayır değil sen insan ol azcık!...