ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2021 Pazartesi

KIYAMETİ İSTEYENLER


Son günlerde ne de çoğaldı kıyameti isteyenler!

Kıyamet kopsa da artık insanlığın bu çilesi bitsin diyenler….


İnsanlık tarihinin gelişmişlik düzeyi en yüksek toplumlarını ortaya çıkardık şu son yüzyılda. Dünyada ayak basmadığımız, keşfetmediğimiz yer yok örneğin. Oturduğumuz yerden neredeyse her işimizi halledebiliyor, herkese ulaşabiliyoruz. Her gün değişen bir hayatımız var artık. Oturduğumuz yerden ne çok tüketiyoruz…


Ama bu kadar hızlı tüketime hiçbir üretimin yetişemeyeceği aşikar! Üretmiyoruz, okumuyoruz, çalışmıyoruz ve en önemlisi de kendimizle başbaşa kalmıyoruz. Vicdanımızın bizi sorgulamasına izin vermiyoruz. Hani motto olmuş bir söylev var; “Başını yastığa rahat koyabiliyor musun?”...


Koyamıyoruz! Maalesef başımızı yastığa rahat koyamıyoruz. Başımızı yastığa koyduğumuzda vicdanımızın bizi sorgulamasına izin vermiyoruz. Gözlerimiz kapanana kadar elimizdeki ekranlardan güzel sözler okuyoruz, bir parmak hareketiyle kaydırıyoruz, çevremizdekiler neler yapmış merak edip profillerini deşiyor, bir parmak hareketiyle iyi dileklerimizi sunuyoruz, hatta tek bir emoji ile geçiştiriyoruz; ama onların yaşadıkları güzel anlara kıskançlıktan çatlayarak bakıyoruz. Sinir oluyoruz! Ama emojilerimizde yine de sırıtıyoruz. Vicdanımızın, ilkel benliğimizin o günü muhasebeleştirip, zararı ortaya çıkarmasını engelliyoruz. Böylece sabaha hataları biriktirmiş olarak uyanıyoruz ve o gün yine insanları kırmaya, bencillik etmeye, açgözlü davranıp sürekli daha çok kazanmaya, daha çok tüketmeye şartlanıyoruz ve gittikçe büyüyen bir ağırlık altında başımızı hiç bir zaman rahat rahat yastığa koyamıyoruz. 


Bu vicdansızlığımız, aymazlığımız, azgınlığımız artarak her gün devam ederken hiçbir ahlak kuralı, din kuralı, örflerimiz, geleneklerimiz bu “hayvanlığımızın” karşısında duramıyor. Selin üstündeki kuru bir yaprak gibi kaybolup gidiyor birer birer hayatımızdan. Sonra aileler parçalanıyor, çünkü aileyi tutan değerler çoktan yitip gitmiş oluyor; sonra çocuklara bile cinsel saldırılar ortaya çıkıyor, çünkü bütün ahlak değerlerini çoktan rafa kaldırmış oluyoruz; sonra iki kuruş için ana, baba, evlat katili oluyoruz, çünkü bütün algımız daha çok para, daha çok yeme içme üzerine odaklanmış oluyor. Daha çok yemek, daha rahat etmek, yatmak yani, ve daha çok seks! Hayvani şeyler değil mi?... İnsan ancak bunlara sınır koyup, durabilen yaratıktır oysa!...


Ancak, çok nadir de olsa iki arkadaş muhabbetinde, ya da o ekranları elimizden bırakıp da konuşma gereği hissettiğimizde “kıyamet kopacak, insanlıktan çıktı herkes” diye yakınıyoruz, ama bu zayıf vicdan kırıntısı fazla sürmüyor, saman alevi gibi parlayıp kaybolup gidiyor. Ve öldürünce bir kere daha vicdanımızı, hayvani tarafımız daha ağır basıyor ve grup muhabbetleri yine çok para kazanma, akşam içmek için mekan aramaca, çevrede ne kadar kadın kız varsa hepsine bir kulp takıp “hafif kadın” etiketini yapıştırmayla son buluyor. 


Bu dünyayı, televizyonla birlikte ilişkilerini, vicdanlarını gömmek için mezar kazan altmış ve üstü yaş grubu ile cep telefonları ile o vicdanları, insanlığı o mezara gömüm üzerine bir de tüküren kırk yaş üstü bizler bozduk! Ve şimdi kendi yarattığımız dünyanın son bulmasını istiyoruz. Kıyameti kendi ellerimizle yaratmışken, yaradandan medet umuyor, bu umutsuzluktan en kötü sonla kurtulmak için dua ediyoruz. Yapılanları haksızlık olarak biliyor, görüyoruz ama ya susuyoruz ya da haksızlığı bizzat biz yapıyoruz. Ve çocuklarımızın bütün bu olup bitenlerden haberi bile yok, onlar derin bir uykunun içine doğdular. Uyandıklarında ise çok geç olacak. Onları bile düşünmüyoruz!


Sonra açıp telefondan onların telefonuna sevgi pıtırcığı gülümseme ifadeleri, sarılma  emojileri gönderiyoruz. 


Ve her cuma da “hayırlı” mesajlarımızı unutmuyoruz, tüm hafta boyunca nikahsız yaşadığımız rezilliklere methiyeler düzdüğümüzü unutarak! 


Kıyameti bile istemeye hakkımız kalmamışken, her geçen gün biraz daha bozduğumuz dünyanın yıkılmasını istiyoruz, ne tuhaf, ne acı!


18 Nisan 2018 Çarşamba

AH BE KIZIM

Ah benim minik kuzularım!
Ceylan bakışlı, sırma saçlılarım!
Cennet kokulu, kuş dillilerim!
Pati pati yürüyenlerim, yumuk ellilerim, ekmeğe mamma diyenlerim yine mi acı sizin oldu!
Yine mi ağlattılar sizi yine mi kanınıza girdiler, cehennem de cayır cayır yanasıcalar!
Elleri gözleri kızgın demirlerle dağlanısıcalar!
Benim aklım almıyor bir türlü. Bir türlü insanlığıma yakıştıramıyorum. Düşündükçe kaç kere utanıyorum, yerin dibine geçiyorum. Kahroluyorum ölüyorum!

Bu vahşilik nasıl bir akıl yoksunluğudur ki daha el kadar bebeklere halleniyor, onlardan medet umuyorsun ahlaksız!

O çok övündüğün önündeki fazlalığı sen ez ulan taşla, duvarlara sürte sürte kopart at, lime lime doğra da yok et, yeter ki dokunma küçücük kızlara! Küçücük bedenlere kem gözlerle bakma! Hallenme ulan, git de yak o erkekliğini, şerefsiz!

Eskiden böyle şeyler yoktu bu ülkede deniyor arkadaş muhabbetlerinde, insanın olduğu her yer de ve her zaman da insanlığımızı unutup, hayvanlardan utanır hale getiren sapıklar mutlaka vardı. Vardı da böyle haber ağı geniş değildi. Böyle her şeyi duymuyor, bilmiyorduk! Doktor, tıp gelişmiş değildi. Psikoloji incelemiyordu, dinlemiyordu anne babalar çocuklarını! Dolayısıyla öğrenemiyorduk çocukların dünyasını, anlatamıyorlardı zira kimseye küçücük bedenlerine yapılanları!

Eskiden böyle şeyler yoktu, bu ülke nasıl bu hale geldik diye soruyoruz ya hep birlikte;  nice daha oyun oynamaya doyamamış kız çocukları dedeleri yaşındaki adamlara nikahlanmadı mı senelerce, hem de ana babalarının rızasıyla. Hem de onların gözlerinin önünde anlı şanlı düğünlerle gerdeğe sokulmadılar mı bu ülkede! Her zaman da kızı kadını alıp satılan bir meta olarak görmedi mi erkekler. Bir güç gösteri olmadı mı kadını sövmek, dövmek, öldürmek! Akşama kadar çarşı pazarda el alemin karılarına kızlarına bıyık burup, iç geçirip, dikizleyip, röntgenleyip fortçuluk yapanlar akşam eve gelince karısını balkona niye başı açık çıktın diye komalık edene kadar dövmediler mi! Sonra gidip gene kahveye erkeklik üzerine , bilmem hangi komşusunun karısı üzerine ahlaksızca dedikodu yapmadı mı?

Eğer bu ülkede artık daha küçücük bebeklere bu tür hayvani muameleyi yapabilenler varsa, bir baba çıkıp da öz bebeğine tecavüz edebiliyorsa o onun sorunu değil, senin benim sorunumdur efendi. Sen ben doğru düzgün çocuk yetiştirmezsek, ahlak edepten yoksun bırakırsak, sadece ama sadece para kazan, iyi bir işin olsun, mesleğin olsun diye çocukları son düzlükteki arap atı gibi koşturursak, ilerde ne kariyerleri olur, ne ahlakları, ne edepleri… ahlaki yoksulluk ve yoksunluk da böyle sapık zihniyetleri doğurmaya ve beslemeye devam eder.

Bugün sorunumuzun temel sebebi budur! Yanı başımızda Suriyede’ki dramın da sebebi budur, Arakan’da ki katliamların sebebi de budur…

Habil ile Kabil’den bu yana karşımızdakini yok etme hırsı içimizde her zaman var zaten. Bir de üstüne bizim bunu körükleyecek materyalist arzularımız bindi mi dünya savaş alanına dönüyor milyonlarca yıldır.

Çünkü maldan mülkten önce, güzellikten önce, hatta ilimden, bilgiden bile önce “edep” gelir:

“Girdim ilim meclisine, kıldım eyledim talep;
 Dediler ilim geride, illa edep illa edep”





20 Temmuz 2017 Perşembe

ER KİŞİ NİYETİNE


“Etrafta onca üniversite bitirmiş var ama hepsi boş geziyor. Okusam ne olacak ki! Adamın olmazsa hiçbir işe yerleşemezsin. Okulda vakit kaybedip sonunda açıkta gezeceğine bir makam sahibinin kıçında yalaka ol hemen işe yerleşirsin, hatta rüyanda görebileceğin makamlara ışık hızında yükselirsin…”

Eğitim seviyesini sadece bina ve derslik sayısı ile  ölçen zihniyetlerin ortaya çıkardıkları düşünce bu!

Maddi kazanç ve güç gösterisi her şeyin üzerine çıkmışken, komşu komşuya arabasıyla eviyle hava atmaya çalışırken öğretimin bu dünyada yeri yok! Dikkat edin eğitim demiyorum! Öğretim bile para etmezken, yazılı basın, görsel basın ve sosyal medya bize habire lüks yaşam, estetikli ve filtreli güzellikler sunarken eğitimi kim takar ki!

Kafanızı her çevirdiğinizde kolay yoldan para kazanma yolları size gösterilirken, yitip giden ahlak, maneviyat, edeb elbet bizi sille tokat dövmek için karşımıza dikilecekler. Kah eşimiz rolünde, kah çocuğumuz rolünde… ama eninde sonunda bize hesap soracaklar…

Aslında eğitim daha ana kucağında başlıyor. Öğretim ise en sonda üniversitelerde veriliyor. Eğer çocuk eğitimini küçük yaşta alıyorsa öğretime gerek bile duymadan ekmek parasını alnının teriyle kazanmaya devam ediyor. Şımarıklığına rağmen hasbel kader üniversiteye kadar geldiyse eğitimsiz, en iyi mesleğin öğretimini dahi alsa "baltaya sap" olamıyor. "Sapın ucunda kazma" olarak kalmaya devam ediyor.

Oysa yüzyıllar öncesinde hiç öğretim görmemiş olmasına rağmen; “girdim ilim meclisine eyledim kıldım talep, dediler ilim geride illa edeb illa edeb” diyen Yunus Emre, daha testi kırılmadan kızını döven Nasrettin Hoca misali kulağımızı çekiyor ama anlayan kim.

Bu yıllarda makam koltuklarına kurulan eğitim ve edepten yoksun idarecilerin yetişen genç nüfusa ne kadar zarar verdiklerini, böylece birliğimizi beraberliğimizi kökünden dinamitlediklerini bir sonraki jenerasyonun o koltuklara oturmasıyla çok acı olarak tecrübe edeceğiz. Sonuçta boynuz elbet kulağı geçecek.

Neden böyle bir düşüncede olduğumu anlamak için yazının ilk paragrafına bir daha dönelim. O düşünceler henüz eğitim öğretim hayatının ortalarında olan ve tam da bugünlerde üniversiteye hazırlanmaya başlaması gereken bir ergenin ağzından çıkan sözler. Annesi “bir devlet kapısına girsin de nasıl girerse girsin” derdinde. Babası ise “keşke okula göndereceğime bir partinin gençlik kollarına gidip gelseydi. İşte orda getir götür işlerine bakarken birilerini tanır, sayelerinde işe girer böylece okulu kazanmak için ve okumak için para dökmek zorunda kalmazdım” pişmanlığında…. Ne o annenin ne o babanın bir suçu var, Onlara bu düşünceyi habire pompalayanlar dışarda. Ya da tam aksi içerde!. Salonumuzda, cebimizde taşıyoruz onları. Onlar emek sarfetmeden kazandıkları paraları öyle hızlı, öyle çok ve öyle güzel yiyorlar ki o ergen neden dirsek çürütmeyi seçsin ki!..

Muhtemelen fotoğrafı da merak ettiniz!

Fotoğraf PKK tarafından kaçırılıp şehit edilen öğretmen Necmettin Yılmaz’ın ev eşyaları. Ne kadar az değil mi? Ne kadar kırık dökük!

Bu yoksunluk haliyle Şanlıurfa’nın ücra bir köyünde o “beach party” lerden, “sneak house” lardan, şezlonglardan, kumsallardan ve envai çeşit dünya zevklerinden uzakta ne yapıyordu. Neden kabulleniyordu itin uğramayacağı yerlerde yaşamayı ve ekmek parası kazanmayı. Sadece öğretmek için mi? Sedece okuma yazma, toplama, çarpma öğretmek için mi ordaydı? "Bölme" öğretmek niyetinde değildi kanımca!

Orda olmasıyla zaten o köylü çocuklarına en büyük eğitimi veriyordu. “Ben buraya size ilk adımlarınızı sağlam atmanın, edebli olmanın, saygıda kusur etmemenin, vatanına aşık bireyler olmanın, yarın büyüyüp makam sahibi olduğunuzda haktan hukuktan ayrılmamanın eğitimini vermek için geldim diyordu.” Ve o küçücük; belki yalın ayak, giyecek başka çift elbisesi olmayan çocukların gözlerinde duruşuyla büyüyor büyüyordu. Yani O ve onun gibiler o köylerde bir Yunus , bir Mevlana , bir Akşemsettin oluyordu….

Oluyordu da işte bu tarafta da güya öğretiminde zirve yapmış ancak edeb kapısından sopayla kovalanmış “kültürlü” okumuşların gazladığı kara cahiller tarafından kaçırılıyor ve öldürülüyordu. Şimdi o ufacık köylü çocuklarının gözünde kim devleşiyor. Kendilerine kaç kilometre uzaktan gelen ve  ilim irfan öğreten öğretmenleri mi, dağda gezerken taharetlenmeyen (afedersiniz ama götü boklu) o terörist soytarıları mı? 

Tabii ki hep birden “öğretmen” diyoruz ama yazının başına dönüp paragrafı bir daha okuyun eğer siz de de aynı düşüncelerden zerre miktarı varsa, buyurun cenaze namazına!

Gömelim artık öğretmeni, ilmi, irfanı, edebi, ahlakı….